Gişede "lirik" heyecan
“AT AVRAT SİLAH ŞAN” BİZİM!
Türk filmlerinin geçtiğimiz haftaki çıkışına cevap gecikmedi. Hollywood bir hafta aradan sonra “Ye Dua Et Sev”le (Eat Pray Love) tekrar liderliği ele geçirmiş durumda. Sadece 55 kopyayla, salon başına tam 977 bilet yapan film, toplamda 53.746 kişiyle tartışmasız bir birincilik kazandı. 12.8 liralık ortalama bilet fiyatı da cabası.
Bu iyi tabloya rağmen dikkatli bir inceleme yapıldığında, “Ye Dua Et Sev”in aslında mağrur değil mazlum olduğunu görüyoruz ne yazık ki. Dağıtımcının ülkemizde son yıllarda yükselişe geçen kadın merkezli duyarlılıkları pek fazla okuyamadığı hemen belli oluyor. Tam 180 hafta “New York Times En Çok Satanlar” listesinde kalmayı başarmış bir hatırat uyarlamasını, çok daha fazla ciddiye almaları gerekiyordu. Gerçekten de 55 kopya, “Ye Dua Et Sev” için çok ama çok düşük bir kopya sayısı. Bu rakamın 100’ün altında olmaması gerekirdi. Biraz daha derine inince, dağıtımcının burada yine kendi filmi olan “Başlangıç”ı korumaya çalıştığı hemen fark ediliyor. Dilim varmıyor, bence yılın en iyi filmi ama “Başlangıç”ın nefesinin tükendiği daha geçtiğimiz haftadan belliydi. 11. haftasının yaşayan bir filmin hala daha 96 kopyayla gösterimde olması, bu salon kıtlığında hiç de mantıklı değil zaten.
Mümkünse zorlanmalı, fakat yeni kopya getirtmek için bence artık çok geç. Bununla birlikte dağıtımcı en azından kopya transferiyle ekran sayısının 80’lere ulaşmasını sağlayabilir. Bu cümleyi bu aralar çok kullanıyorum belki, ama “zararın neresinden dönülse kardır” diyeceğim ben yine…
YAPTIĞINA “ŞANTAJ” DENİR, BÖYLE AŞKA “MONTAJ” DENİR…
Dedim ya Hollywood’un kontrası çok kuvvetliydi. De Niro’lu, Norton’lu, Jovovich’li “Şantaj” (Stone) listemizin ikinci sırasına bileğinin hakkıyla yerleşti. 95 ekranla vizyona giren film, salon başına 395 kişiyle 37.489 bilet yaptı. Aslına bakılırsa bu rakam kallavi bir Ekim ikincisi için çok yüksek değil, fakat daha fenalarını da gördük. Film önümüzdeki bir hafta boyunca bu tempoyu koruyabilirse en azından asgari hakkını almış olur.
Bu arada başlıktaki şarkıyı sanırım “Ceylan” söylüyordu. O sıralar hala küçük müydü, yoksa yanakları artık al al olup büyümüş müydü bilemedim şimdi. Fakat şarkının nakaratı sanki dünmüş gibi hiç aklımdan çıkmıyor. Şantaj, montaj, şantaj, montaj… Ne badireler atlattı memleket be…
GÖĞSÜME VURA VURA LE, ÇÜRÜTTÜM SOL YANIMEY…
Bu hafta Türk filmlerinin şerefini “Aşkın İkinci Yarısı” kurtarmış oldu. Son bir gayretle kendini podyuma atmayı başaran film, 154 ekranla 37.052 bilet yapmayı başardı. 9.9 liralık ortalama bilet fiyatı da bir Türk filmi için fevkaladenin fevkinde. Öte yandan film hakkında diyeceklerim tabi ki bunlarla sınırlı değil.
Yeni vizyona giren tek Türk filmi olarak hafta sonuna çok avantajlı başlamıştı “Aşkın İkinci Yarısı.” 154 ekran hatırı sayılır bir dağıtım rakamıydı ve bir çok eleştirmen de film hakkında olumlu görüş bildirmişti. Buna rağmen filmin tanıtımına gereken özenin kesinlikle gösterilmediğini görüyoruz. Ekran sayısıyla tanıtım bütçesi birbirinden bağımsız düşünülemez. 154 yerine sanki 50 kopyayla vizyona girilmiş gibi tanıtım yaparsanız, minimal örgülü sanat filmi muamelesi görürsünüz işte böyle. Zaten filmin afişi ve ismi de bu algıyı kırmak bir yana, pekiştiriyor.
Halbuki “Aşkın İkinci Yarısı,” aslında popüler sinema dilini ve estetiğini kullanmaya çalışan kalbur üstü bir romantik dram. Buna paralel olarak filmin, bir sanat filminden çok daha büyük bir bütçeyle çekildiği hemen anlaşılıyor. Hatta son bir yıldır basında yazılıp çizilenler doğruysa ki bunlar Mehmet Aslantuğ’un kendi açıklamalarına dayanıyor, film yönetmen/oyuncunun tüm birikimlerine mal olmuş olabilir. Zira ilk 3 gününde 37 bin kişi yapabilen filmin, 200 bin kişiye ulaşabilmesi bile şu anda mümkün görünmüyor.
Her şeyden önce şunu bilmekte fayda var. Yıllardır mutlu bir birliktelik süren Arzum Onan-Mehmet Aslantuğ çiftinin, “Aşkın İkinci Yarısı” gibi bir ayrılık hikayesine “Türk izleyicisini” inandırması gerçekten de çok zor. Film sadece sanatsal beklentilerle çekilmiş olsa söyleyecek sözüm olmazdı, fakat milyon dolarlık bütçelerin telaffuz edildiği bir ortamda senaryonun dertlerine herkesi ortak etmek durumundasınız, başka çare yok. Açıkçası bundan yaklaşık 1,5 yıl kadar önce ayyuka çıkan “ayrılıyorlar mı?” tartışması bu yıl köpürseydi, çok daha fazla işlerine yarardı.
Bir iki söz de Mehmet Aslantuğ için söylemek istiyorum. Beyefendi bir insan olduğundan şüphe duymadığım sanatçı, özellikle eleştiriler karşısında kontrolünü çok çabuk kaybediyor. Son olarak kendisini ve filmini eleştiren Ahmet Hakan’a karşı gösterdiği tepki hiçbir şartta filmine fayda sağlamayacaktır. Zira Ahmet Hakan’ın üslubu zaten belli. Yazarın filme tek başına gitmediği, en azından önyargılarını da sinema salonuna götürdüğü yazdıklarının her kelimesinden belli oluyor. Öte yandan “İsmail Cem Televizyon Ödülleri”nde provasını yaptığı bu önyargıların oluşmasında sanatçının kendisinin de büyük sorumluluğu var.
Mehmet Aslantuğ’un kendisiyle/eserleriyle/filmleriyle ilgili tüm tanıtım ve halkla ilişkiler çalışmalarını mutlaka işin profesyonellerine tam yetkiyle bırakması şart. Kendinize bir haksızlık yapıldığını düşündüğünüzde bunu yine siz dile getirmeye çalışırsanız, hem kontrolünüz böyle çabuk kaybedersiniz, hem de Türk medyasının sizi dirhem dirhem sömürmesine zemin hazırlarsınız.
Ha, siz yine de aslanlar gibi mücadele mi etmek istiyorsunuz hasımlarınızla, o zaman bu tip kapışmalara en azından vizyondan bir hafta önce başlayın. Kendi imajınıza yine zarar verirsiniz, ama en azından filmin tanıtımına çok daha fazla katkınız olur. Naçizane tavsiyem budur.
İyi film çeken her ne olursa olsun bunu karşılığını görmeli. Fakat ne yazık ki bu sadece temennilerle olmuyor. Sinema çok disiplinli bir sanat dalı ve eğer başarı istiyorsanız, onca değişkenle beraber kendinizi de kontrol altında tutmalısınız. Le le le, le le le, le le le, le hanım/canım…
ATAM “TOTEM” BEN SENİ
Hafta sonu geldiği halde, vizyona yeni bir 3 boyutlu film girmemişse, hemen toteminizi çıkarın ve gerçekliği test edin. Dom Cobb etraflarda olabilir.
Neyse ki şimdilik telaşa gerek yok, zira “Satılık Ruh 3D” (My Soul to Take) 6. sırada karşımıza çıkıyor. 50 kopyayla vizyona giren film, salon başına 278 kişiyle 13.919 bilet yapabildi. Öyle bir performans ki bu, sanki tam ortada, iyi de diyemiyorum, kötü de. Tüm koordinat ekseninde sadece bir tane orijin olduğu düşünürsek, atışın tam da buraya isabet etmesi beni biraz işkillendirdi. Düşünüyorum da dağıtımcı totemini en azından bir kez denesin. Ne olur, ne olmaz…
BENİM SADIK YARİM, KAARAA TOPRAKTIR
Hafta sonunun diğer bir yeni filmi “Toprak Altında” (Buried) 56 kopyayla başladığı vizyon serüveninin ilk 3 gününde, sadece 8.200 bilet yaptı ve ancak 9.’luğa kadar yükselebildi. Salon başına 146 kişi manasına gelen bu performansın, filmin başına çok iş açacağı kesin. Gelecek hafta “Gişe’nin kılıcı” filmin tepesine düşerse kimse şaşırmasın. Öyle “Toprak Altında”yım diye de kendinize güvenmeyin, kılıcın boyu “6 feet”ten fazladır.
YALNIZ KALAMAZ HİÇBİR YARATIK, VAKİT YOK GEMİ KALKIYOR ARTIK...
Bir sonbahar akşamı 16. sırada rastladım “Sevgili Hedefim”e (Wild Target.) Histerik bir telaş içindeydiniz…
Açıkçası bu telaşa ben de hak vermiyor değilim, zira film 40 kopyayla ancak 3.151 bilet yapabildi. “Sevgili Hedefim” 10 bini bulsa iyidir…
ÇOKTAN YIKILIRDIK BİZ ÇOKTAN, UMUT OLMASA…
Nihayet beklediğim kıpırdanma gerçekleşti ve bu hafta sinemaları 280.807 biletli seyirci ziyaret etti. Bu rakam geçtiğimiz haftaya göre %32, geçtiğimiz yıla göreyse tam %60’lık bir iyileşmeyi işaret ediyor. 2010’da sektör olarak 40 milyon bilete ulaşmak istiyorsak, bu trendin artarak devam etmesi lazım. Zira “Kurtlar Vadisi Filistin” gibi bir vizyon bombasını bir takım talihsizlikler nedeniyle 2011’e kaptırdık. İyimser bir tahminle en azından 2 milyon bilete mal olacak bu kaybı kapatmak için daha gayretli olmamız şart…
Detaylı rakamlar için www.boxofficeturkiye.com adresine başvurabilirsiniz.