Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        “Kocan Kadar Konuş” dizisinden hatırlayacağınız Burcuoğlu’nun yeni romanı, Alfa Kitap’tan çıktı... “Şekerfare”nin şeker mi şeker kahramanı Şükran Tanay, eğlenmek için uydurduğu hikâyeleri senaryoya zengin, ünlü ve başarılı olmak, yırtmak isteyen Ankaralı Burcu Şebnemoğlu, pardon Şebnem Burcuoğlu’nun yeni kitabının kahramanı Şükran Tanay, başarıdan başarıya koşan abisine yetişebilmek için hayatta her şeyi denemiş; resim yapmış, keman çalmış, dans etmiş, pastacılıkta deneyim kazanmaya çalışmış... Fakat olmamış, neye elini attıysa, hüsranla sonlanmış, girdiği her işten kovulmuş. Ama ısrarlı; öyle veya böyle, başarı konusunda abisini geçmeden bu dünyadan göçmeyecek. Sonunda bir gecede fenomen olma hayaliyle “Şekerfare” isimli hikâyesini bir film şirketine satmaya karar veriyor. Satıyor da. Devamını bu eğlenceli kitaptan okuyunuz... Öncesinde Şebnem Burcuoğlu’yla röportajımıza göz atabilirsiniz.

        Siz nasıl kalpsiz bir yazarsınız da karakterinizle Şükran Nanay diyerek dalga geçiyorsunuz?

        Hele o sizi, sizinle dalga geçen öteki karakterlere karşı müdafaa etmiş, onlar size Burcu Şebnemoğlu dedikçe “Hayır, doğrusu bu” diye itiraz etmişken... Vallahi benim bir günahım yok. Aslında, bir işe emek vermeden kolay yoldan yırtıp ünlü ve zengin olmanın ne kadar zor olduğunu gören Şükran Tanay bu kitapta kendiyle kafa buluyor. “Hayaller Kim Kardashian, gerçekler Şükran Nanay”...

        Şükran’ın en yakın arkadaşı Meryem’in sizin hakkınızda bu kadar ileri geri konuşmasına yazarı olarak nasıl izin verdiniz?

        Eh, n’apalım, bir insan hakkında ileri geri konuşmak için o insandan izin almıyoruz ki...

        Şaka bir yana, kendiyle dalga geçmeyi de başaran biri olmanın avantajları neler?

        Hani deriz ya “Hayatıma girecek insan beni hem iyi yönlerimle hem de kusurlarımla sevmeli” diye. Biz de kendimizi aynen böyle sevmeliyiz. Bunu kabullendiğimiz zaman hayat daha kolay akıyor sanki.

        BU KEZ ANKARALI KIZLARIN ROMANINI YAZDI

        “Kocan Kadar Konuş” nasıl İzmirli kızların romanı olduysa, bu da Ankaralı kızların romanı olacak gibi görünüyor. İzmir’le bir ilginiz olmadığını söylemiştiniz, peki Ankara’yla var mı?

        Bilkent mezunuyum; hayatımın en güzel dört senesi Ankara’da geçti. Bu şehir gri görünür fakat zamanla içindeki renkleri keşfedersiniz. Hikâyemiz ilerlerken kendini gri bir insan olarak gören Şükran da içindeki renkleri aynen böyle keşfetmeye başlıyor.

        Bir şehirli kızlar dizisi mi gelecek bunun arkasından?

        Mesela İstanbul kızlarının romanını da yazacak mısınız? Geçtiğimiz yıl “Şekerfare”yi yazmaya başladığımda karşı koyamadığım bir şekilde Ankara’yı anlatmak istedim. Özledim herhalde. İstanbul da güzel fikir, neden olmasın? n Mizahçı olarak sivrildiğiniz bir roman “Şekerfare”.

        Yazarken siz en çok hangi bölümlerde eğlendiniz?

        Şükran’la Meryem’in zıt karakterlerinden oluşan dostluklarını yazarken kendi kendime deli gibi güldüm hep. Meryem gibi tatlı-arıza bir arkadaş istiyorum, var mı öyle bir tanıdığınız?

        ‘Başarma isteğim hep aşktan daha baskındı’

        Her bölümün başında birbirinden komik kötü film senaryoları kullanmışsınız. Bunda televizyon kanallarındaki film özetlerinin payı var. Gerçek bir örnek vereyim: “Bir çocuk, çocuk şarkısı öğrenir ve olaylar gelişir.” Şükran da aynen bu film açıklamaları gibi, olaylar ha gelişti ha gelişecek diye bekliyor. Bana gelince; Türkiye’nin büyük yapım şirketlerinden biriyle iki kaliteli filme imza attık. 110 dakikalık bir filmin arkasında ne denli özveri olduğunu gözlemlemek benim için enteresan deneyimdi.

        Tecrübeleriniz ne diyor; sinema ya da genel olarak bu popüler kültür işleri “yırtmak” için hakikaten iyi bir yol mudur?

        Tecrübelerim diyor ki kalıcı başarıya giden her yol zor. Uykusuz geceler, yüzüne kapanan kapılar, verdiğin emek, yaşadığın stres... Bunlar yaşanmadan gerçek ve kalıcı bir yırtma olmuyor ki.

        Gerçi Şükran Tanay da çok geçmeden öğreniyor bu işlerin hiç de uzaktan göründüğü kadar kolay olmadığını. Sizce günümüz insanının yırtmaya olan bu tutkusunun kaynağında ne var?

        Sabırsızlık. Kaybedecek bir dakikamız bile yok. Başkalarına ne olsa “Zaten bu doğuştan şanslı”, size ne olmasa, “Zaten bende şans mı var” diyoruz. Halbuki kendi şansımızı kendimiz yaratıyoruz aslında, o da ancak sabrederek oluyor.

        Peki yırtmak mı aşk mı?

        Şükran’a göre değil, size göre sorayım... 10 küsur yıldır yırtmaya çalışıyorum. Bilkent’i, Boğaziçi’ni bitirdim, yabancı diller öğrendim, derken iş hayatına girince betona tosladım. İşten de kovuldum, kapılar yüzüme de kapandı. Pes etmedim. Kim bilir önüme daha ne zorluklar çıkacak. Yalan yok, şu hayatta bir şeyler başarma isteğim, aşktan hep daha baskındı.

        “Yazdıkça asosyal biri oldum”

        Şükran’ın hayallerini kitapta okuyoruz, sizin hayallerinizde ne var?

        Yazmak var. Kurduğum hayalleri yazınca gerçekleşmiş gibi geliyor.

        Yazarlık dışındaki diğer işlerinizi hâlâ sürdürüyor musunuz?

        Son iki yıldır nefes almadan yazıyorum. Başka bir şey yapmaya vakit kalmıyor.

        Tipik bir yazı gününüzü anlatır mısınız?

        Yalnızken rahat yazıyorum. Kapalı hava ve gece vakti benim için ideal. Sanırım asosyal oldum.

        Âşık olduğunuz ilk kitabı ve sizi nesiyle etkilediğini hatırlıyor musunuz?

        Buket Uzuner’in “Kumral Ada Mavi Tuna”sı. “Allah’ım, bu Tuna’nın Ada’ya duyduğu nasıl bir aşktır?” demiştim.

        Peki en sevdiğiniz yazarlar, şairler hangileri?

        Ahmet Hamdi Tanpınar, Murathan Mungan, Cemal Süreya, Hakan Günday aklıma ilk gelen isimler. n Favori roman karakteriniz? Tolstoy’un Anna Karenina’sı. Âşık bir kadının sınırı yoktur.

        ‘Yazarlar, bizim söylemek istediklerimizi dile getiriyor ve içimizi rahatlatıyorlar’

        İlk kitapta Şebnem Burcuoğlu’nun yarattığı karakterin, yani Efsun’un şahane bir yol göstericisi vardı. Zor zamanlarında sığındığı bir liman, ona ne yapması gerektiğini söyleyen bir ruh... “Kürk Mantolu Madonna”nın yazarı Sabahattin Ali. Burcuoğlu’na bunu da soruyorum...

        Mizahi bir aşk romanına Sabahattin Ali’yi bir yan karakter olarak sokmak fikrinden bahseder misiniz?

        1943 basımı Kürk Mantolu Madonna, bir edebiyat âşığı olan rahmetli dedem avukat Vedat Burcuoğlu’nun bana ilk hediyesidir. Gerçekten de başucu kitabımdı. “Kocan Kadar Konuş”un Efsun’u kitaplara âşıktı ve aşkı kitaplarda arıyordu. Sabahattin Ali de Efsun’un bu naif ve romantik yanıydı.

        Sevdiğimiz yazarlardan öğreneceğimiz neler var?

        Duygularımızın tarifi. Bazen bir his doluyor içimize, ama yok bir türlü anlatamıyoruz. Sonra bir kitapta bir cümle okuyoruz ve diyoruz ki “Ah, işte tam da böyle demek istemiştim!” Yazarlar, bizim söylemek istediklerimizi dile getiriyor ve içimizi rahatlatıyorlar.

        ROMAN

        Nick Hornby kimseye benzemeyen bir edebiyatçı, hem yaratıcı hem eğlenceli... Kıyak yazıyor, lafını esirgemiyor, bunu yaparken de kalp kırmıyor, onarıyor. Üstelik “Bir Erkek Hakkında”, “Ölümüne Sadakat” veya adı ne olursa olsunromanlarında sanki hep benim hikâyemi anlatıyor. “Komik Kız”da da böyle. Ona sunulan “normal” hayatı kararlılıkla reddeden, zaten reddetmese bile beceremeyecek olan taşralı bir güzellik kraliçesinin ince zekâsı ve sahiciliğiyle şöhret basamaklarını hızla tırmanıp bir komedi yıldızına dönüşmesinini anlatıyor Hornby. Kabul, okuyanların hepsi hayatlarında ille bu çizgiyi takip edecek diye bir şey yok ama yine de garanti veriyorum, bu romanda biraz da siz varsınız. Bu kez 60’ların popüler kültürünü mercek altına alan Hornby, sınıfsal çelişkilerin ve cinsiyet rollerinin hem güçlü bir parçası hem de üreticisi olan şov dünyasının çarpıcı bir portresini çiziyor. Televizyon yapımlarının kayıt dışı gerçekliğinden hareketle bir toplum panoraması sunuyor, orta sınıf ahlakının ikiyüzlülüğünü yerle bir etmekten de geri kalmıyor. Sel Yayıncılık etiketiyle ve çok tatlı kapağıyla raflarda.

        FANTASTİK

        Ransom Riggs’in aşırı sevdiğim “Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları” romanını birkaç hafta önce yazmıştım. İthaki Yayınları, bu şahane serinin ikinci kitabını yayınlamakta gecikmedi, kendilerine teşekkür ederim. “Gölge Şehir” 3 Eylül 1940 tarihini saran esrar perdesini bir parça daha aralama yolunda sürükleyici bir çaba. On tuhaf, kusurlu ama mutlaka bir konuda çok yetenekli çocuğun, kusursuz bir dünyayı yaratma peşindeki ölümcül canavarlardan oluşan bir ordudan kaçtığını ilk kitapta okumuştuk. Macera, kaldığı yerden devam ediyor. Jacob Portman ve arkadaşları, bin bir badireden kurtulduktan sonra Londra’ya gidiyor ve orada sevgili müdireleri Bayan Peregrine’e yardım etmenin bir yolunu arıyorlar. Tabii savaş yüzünden yaralanmış bu şehrin karanlık köşelerinde onları başka tehlikeli olaylar bekliyor. Ransom Riggs bu kez de sahaflarda bulduğu ve taklidi imkânsız güzellikte eski fotoğraflardan yararlanarak yazmış romanını. Eski fotoğraflar ve Riggs’in metni birbirini kusursuz bir şekilde tamamlıyor ve biz her sayfayı soluğumuzu tutarak okuyoruz. Açıkçası Tim Burton’ın çektiği “Bayan Peregrine” filminin hemen öncesinde bu kitabın çıkması nefis oldu.

        EKOLOJİ

        Çıkması nefis oldu. “Muhriplerin şiddetine ve açgözlülüğüne karşı yerli kabile halklarının galip geleceğine dair hiçbir umut olmadığını mı düşünüyorsunuz? Dünyanın öfkesini ve asla durmayacak titremesini unutuyorsunuz. Dünya bir gecede tüm ulusların zenginliğine tekrar el koyacak.” Greg Garrard’ın “Ekoeleştiri” adlı kitabı, edebiyat çalışmaları ve çevre konularıyla tarih, felsefe, psikoloji, sanat tarihi, siyaset bilimi gibi ilgili alanlarının etkileşim noktalarının izini sürüyor. Kolektif Kitap etiketiyle çıkan “Ekoeleştiri”, Kirlilik, Pastoral, Yaban Hayat, Kıyamet, Mesken, Hayvanlar ve Dünya gibi başlıklar altında ekoeleştirel kavramları inceliyor. Wordsworth ve D.H. Lawrence’tan Thoreau’nun “Walden”ına, Heidegger ve Derrida’dan Werner Herzog’un “Ayı Adam”ına sayısız göndermeler yaparak, insanlarla çevre arasındaki ilişkiyi nasıl hayal edip tasvir ettiğimizi inceleyen Garrard, insan/ doğa çatışmasının toplumsal çıkarımlarından ekofeminizme, küresel ısınmadan insanın doğaya uyguladığı şiddete işaret eden Kızılderililere kadar uzanan etkileyici bir çalışma sunuyor.

        Diğer Yazılar