Herkes sanattan söz ediyor ama sanatın ne işe yaradığı meçhul. Tamam, koleksiyonerler, galeri sahipleri, yayıncılar ve daha bir sürü profesyonel için önemini anlıyoruz. Ama bir sanat eseri ona hayranlık duyan kişide ne gibi bir değişime yol açar, işte o biraz belirsiz. Bu hafta sanat kitapları arasında dolaşıp bu konuyu ele alalım istiyorum...

Lev Tolstoy, sanatın diğer insanlarla aramızda bir empati köprüsü oluşturduğuna inanıyordu. Anais Nin ruhumuzdaki fırtınayı dindirdiğini, olumsuz duyguları içimizden şeytan kovma işlemine benzer bir şekilde söküp attığını düşünüyordu. Oscar Wilde için bir sanat eserinin etkisi, niteliği, verdiği hazla yakından ilişkiliydi. Bana gelince, hepsine belli ölçülerde katılıyorum. Bir de şu belki... Bir resme bakarken ya da bir film seyrederken içinde dolaşmaya, keşifler yapmaya başlamışsam, öğlen okumaya başladığım bir kitap beni sabaha kadar uyanık tutmuşsa, bir şarkı sürekli zihnimde dönüp duruyorsa; o filmle, o kitapla, o şarkıyla aramda “aşk” başlamıştır. Tabii siz başka türlü bir etkiden bahsedebilirsiniz.

İşte “Terapi Olarak Sanat”ı yazan Alain de Botton ile sanat tarihçisi John Armstrong, sanattan fayda bekleyen “pragmatist”lerden... Sanatın terapi etkisine; kusurlarımızı düzeltmemizde ve en sıradan ikilemlerimizi çözmemizde dahi bize yardımcı olabildiğine inanıyorlar. Neden daha tatminkâr bir işim olmasın? Neden başka insanların hayatı bu kadar eğlenceli ve anlamlıyken ben hep sıkı- lıyorum, mutsuzum? İlişkilerimde ters giden şey ne, bunu düzeltmenin bir yolu yok mu? İşler ters gittiğinde sükûnetimi nasıl koruyabilirim? Siyaset niye bu kadar iç karartıcı? Sorular uzayıp gider...

Peki sanatın bu sorulara nasıl bir deva olabileceğine de bakalım mı? İşte Botton ve Armstrong’a göre 8 maddede sanatın şifa verme işlevi...

UNUTTUKLARIMIZI HATIRLATIYOR

Sadece ufak tefek ayrıntıları değil, üzerimizde travmatik etkisi olan önemli olayları da çok kolay olmamış sayabiliyor, unutabiliyoruz. Ve bir hadise hiç yaşanmamış gibi davrandığımızda, ondan öğreneceklerimizi de öğrenmemiş oluyoruz. Fakat bazen bir tablo durup dururken kilidi açıyor; zihnimizden kayıp giden o “büyük balığı” bulup bize geri getiriyor. O balıkla yüzleşmek zor olabilir ama kıymetli olduğuna kuşku yok. Hele hayatımızın en güzel anlarını bile unutmayı tercih edebildiğimizi düşünürsek...

İÇİMİZE UMUT TOHUMLARI EKİYOR

Botton ile Armstrong özetle diyor ki: “Oturduğunuz ev iç açıcı, ferah olsun istiyorsanız, onu güzelleştirmenin bir yolunu bulur, mesela köşeye bir demet çiçek yerleştirirsiniz. Bunun bir tür kaçış olduğundan, bir demet çiçeğin hakiki bir bahçenin yerini alamayacağından bahsedenler olacaktır: aldırmayın. Sağlıklı, yani gerçekleri örtmeyen umut suçlanacak bir şey değildir. Ve bir sanat eseri bazen tam da kaybettiğimiz bu umudun yerini tutabilir.”

KEDER VE ACI VERİYOR

Hoppala! Bütün bu umut, iyileşme hikâyelerine ne oldu şimdi, hepsi palavra mıydı yani? Hiç de değil. Dünyanın gidişatından habersiz, adeta bir sepet zerzevat gibi yaşayıp gitmek daha korkunç değil mi? Bir sanat eseri kalbimizi yaralayan şeyler anlattığında, yaşadığımız acıları başka bir dille yeniden canlandırdığında bile bize iyi geliyor, çünkü acımızda yalnız olmadığımızı idrak ediyor, başkalarının da bizim gibi gözyaşı döktüğünü keşfediyoruz. ‘Meğer tıpkı benim gibi hisseden başkaları da varmış’ duygusuna paha biçilemez! Sözgelişi gettolaşmış eşcinsel toplulukların içine girip onları fotoğraflayan Nan Goldin birçok yalnız ruha güç vermişti. Benim de kendimi bulduğum en azından birkaç kitap, resim ya da müzik var. Peter Weir’in filmleri mesela.

DENGEMİZİ YENİDEN KAZANMAMIZI SAĞLIYOR

Herkesin başka bir yarası, travması vardır. Sanattaki tercihlerimizi biraz da yaralarımız belirler. Aslında bir sanat eserini değil, kendi yaramıza denk düşen bir atmosferi seçmişizdir farkında olmadan. Bu yüzden kimileri manzara resimleri asar duvarına, kimileri de kasvetli, siyah tablolar. Ve yine bu yüzden birinin çirkin ve sevimsiz bulduğu şey, başkasına pekâlâ güzel gelebilir. Duvara astığımız şey, olmak istediğimiz, olmaktan korktuğumuz ya da olmaktan vazgeçemediğimiz şeydir bir bakıma. Orada öylece durmaz, bunun yerine bize karanlığımızı, korkularımızı, pişmanlıklarımızı, özlemlerimizi hatırlatır, travmaların sarstığı ruhumuzun yeniden denge kazanmasına yardım eder. Yüksekten düştüğümüzde uzanan görünmez bir el gibi...

KENDİMİZİ İFADE ETMEMİZİ KOLAYLAŞTIRIYOR

Aslında aynı şey; her şey yalnızlıktan, iletişimsizlikten. Sanat aynı zamanda kuvvetli bir iletişim dilidir. Bu yüzden sanatla ilgileniriz, bu yüzden Facebook duvarımıza notlar yazar, hayatımızın çeşitli anlarını Instagram’da yayınlar ya da Tumblr’da blog açarız. Bazılarına göre bu yaptığımız teşhircilikten başka bir şey değildir. Bırakın öyle düşünsünler. Kiminle ne şekilde iletişim kuracağımız, kime neyi göstereceğimiz bize kalmış, öyle değil mi? Tıpkı sabah evden çıkarken hangi ayakkabıyı giyeceğimize kendimiz karar verdiğimiz gibi.

KAFAMIZDAKİ TUHAFLIĞI İYİLEŞTİRİYOR

Başkalarına benzemediğimiz için “kafamızda bir tuhaflıkla” yaşarız kimi zaman. Herkes normaldir de sanki bir biz problemliyizdir. O zaman da kendi kendimizin en acımasız eleştirmeni oluruz. Kendimize şefkat göstermeye ise ancak hissettiklerimizi anlamlandırabildikçe başlayabiliriz. İşte sanatın işe yaradığı doğru noktalardan biri daha! ‘Bu korku doğal, bu öfke kaçınılmaz ve ben hiç de sandığım kadar zayıf biri değilim’ diyebildiğimiz an, kafamızdaki tuhaflık yerini çok daha sakin bir duyguya bırakır. Hem Shakespeare başkalarına mı benziyordu, Mozart normal miydi, Leonardo da Vinci refah içinde, dertsiz tasasız bir yaşam mı sürüyordu?

SIRADAN OLANIN GİZLİ GÜZELLİĞİNİ KEŞFETTİRİYOR

Yatak odamıza bakalım... Karyolamız, dolabımız, kitaplarımız, oraya buraya atılmış giysilerimiz, köşede küçük bir komodin belki ve duvarda eğik duran bir tablo... Ne kadar sıradan! Oysa Van Gogh bu sıradan ayrıntılardan muazzam bir eser çıkarmıştı. Yahut baharda açan badem ağaçları... İçimizi ısıtır, bizi gülümsetir ama onda büyük bir şey olduğunu, hayatın kusursuz işleyişini gösterdiğini pek azımız düşünürüz. İşte Van Gogh bunu görmekle kalmayıp sanata da dönüştürmüştü. Andy Warhol’un domates çorbası kutularının sözünü bile etmeyeceğim. Warhol’un konserve kutusu baskıları, ‘Marketten alınan bir ürün nasıl 20’nci yüzyıl sanatında dönüm noktası haline gelir?’ sorusunun canlı kanıtı adeta.

BİYOGRAFİ

17 SANATÇININ BİLİNMEYENLERİ

Bacon, Caravaggio, Cézanne, Dalí, Gaudi, Gauguin, Goya, Kandinsky, Leonardo da Vinci, Magritte, Matisse, Monet, Pollock, Rembrandt, Van Gogh, Warhol, Frank Lloyd Wright... Farklı ülkelerden, farklı akımlardan, sanat dünyasında iz bırakmış 17 sanatçı. Ödüllü çizerlerin illüstrasyonlarıyla her biri kendi başına da bir sanat eseri adayı olan 17 kitap. Hep Kitap “İşte Sanat” dizisiyle sizi keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Mesela “İşte Leonardo da Vinci”...

Leonardo da Vinci... Bir bilim insanı, mimar, 20. yüzyıl askeri teknolojilerine kendi çağından bakabilmiş bir dâhi. Botanikten fabllara, anatomiden gebeliğe kadar uzanan bir ilgi alanı var. Aileden gelen noterlik geleneğine uygun olarak, ürettiği her şeyi kayıt altına alan bir sanatçı. Bilginin ve sanatın hemen hemen her kolunda varlık göstermiş bir yaratıcı, geleceği öngörebilmiş bir vizyoner. Tasarımıyla göz dolduran bu kitapla, sanat tarihçisi Joost Keizer ve illüstratör Christina Christoforou da Vinci’nin hayatına, bilinmeyenlerine, sanatına ve vizyonuna yepyeni bir kapı açıyor. Serinin diğer kitaplarıyla birlikte tavsiye ederim.

İşte Leonardo da Vinci

Joost Keizer, Christina Christoforou Hep Kitap

OTOPORTRE

“Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” sözünün sahibini biliyorsunuz. Elimizdeki kitapta, ressam, grafiker, bağımsız film yapımcısı ve en mühimi “Sanatın Pop Prensi” unvanını hakkıyla taşıyan Andy Warhol, aşk, seks, yemek, güzellik, sanat, şöhret, çalışma, para, başarı, New York, sanat sosyetesi ve dahası üzerine samimi yorumlarından oluşan felsefesini açıklıyor; kendisini de yermekten çekinmeyen matrak bir üslupla, “karım” diye adlandırdığı teybine kaydettiği düşüncelerini sergiliyor. Polonya göçmeni annesinden Amerikan taşrasındaki çocukluğuna, Liz Taylor’dan Rolling Stones’a, ‘Fabrika’sından filmlerindeki oyuncularına ona dair her şey burada. İşin güzel yanı birinci ağızdan...

A’dan B’ye ve Gerisin Geriye

Andy Warhol Sel Yayıncılık

MEKTUP

Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo’ya 17 yıl boyunca, yani intiharından iki gün öncesine dek yazdığı mektuplar, sanatçının AuversSur-Oise’da noktalanan yaşamından ve yaratım sürecinden bir kesiti sunuyor. Bu büyük sanatçıyı daha iyi tanımak isteyenler okuyabilir ama sıkı edebiyat arayanlara da tavsiye ederim.

Theo’ya Mektuplar

Vincent Van Gogh Yapı Kredi Yayınları

BU HAFTA NE OKUSAK?

Duvara astığımız bir sanat eseri, olmak istediğimiz, olmaktan korktuğumuz ya da olmaktan vazgeçemediğimiz şeydir bir bakıma, bizi iyileştiren bir bakıma budur.

HAFTANIN ÖNERİSİ 

Picasso Gertrude Stein Dedalus Yayınları

Chagall Betül Kadıoğlu Yapı Kredi Yayınları

İki büyük sanatçıya dair iki inceleme. Birincisi modernizmin önde gelen yazarlarından Gertrude Stein’ın imzasını taşıyor.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
1881 -
1938