Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Sezgin Kaymaz 30 senelik bir spor adamı, hentbol milli takımının eski antrenörü. Türkiye Voleybol Federasyonu İcra Kurulu Koordinatörü olarak çalışmaya başlayınca hentbolu bıraktı. Dört ay önce voleybola da veda etti. Paralel yürüttüğü öteki işini, yani romancılığıysa aralıksız sürdürüyor.

        Ateş Canına Yapışsın, Sandık Odası, Zindankale, Geber Anne, Kaptanın Teknesi ve Uzunharmanlarda Bir Davetsiz Misafir... Şimdi de Kün. Eski spor adamı Sezgin Kaymaz'ın gizemli, ürpertili, ürkünç, komik ve benzersiz romanlarını düşününce aklıma ilkin paralel evrenler geliyor; kendilerine has sakinleri olan apayrı paralel evrenler. Zaman zaman birbirlerinin yolunu kesiyor, hatta iç içe giriyorlar. Son roman Kün'de de böyle. Birinde biz varız, yani her gün gördüğümüz insanlar... Diğerindeyse sokak köpekleri Konya ağzıyla konuşuyor, ölüler bir türlü tam ölemiyor ama kalkıp yürüyor, alev gözlü mahluklar gökyüzünde süzülüyor, hedefe kilitlenmiş 300 milyon sarhoş sperm önlerine çıkanı saldırganca silip süpürüyor ve daha neler neler oluyor... Bu dünyalardan bir tanesi bütün sahiciliğiyle burası, peki ya öteki neresi? Sezgin Kaymaz'a soruyorum bunu, "İkisi de burası" diyor, "kimi zaman paralel, kimi zaman komşu, kimi zaman yatıya misafirler birbirlerine. Gideceğimiz yer aynı olduğu sürece, ölüler bizim kadar diri, biz onlar kadar ölüyüz."

        Bir antrenörün hayatı nasıldır?

        Karmaşık, gergin ve zordur. Ömrünüz seyahatlerde geçer. Bir dünya şey öğrenirsiniz öğretmek için başında bulunduğunuz insanlardan, yaptığınız transferlerden... Ama ille de öğrettiğinizden daha fazlasını öğrenirsiniz.

        Peki ya bir yazarın hayatı?

        Artık Voleybol Federasyonu'nda çalışmıyorum. 4 aydan beri tüm zamanım, her anım yazmaya hasredilmiş vaziyette. Bir roman kapıma dayanıp da "Yaz" dediğinde, dünya yansa yazmaya devam ederim. Günlerce yatak yorgan yüzü görmediğim zamanlar da olur, bir satır yazmadan miskin miskin beklediğim de... Yazacağım diye kendimi helak etmem; bağrıma jilet atmam, yırtınmam, çırpınmam. Geliyorsa, kendi haline bırakırım, akar gider, benden çıkar. Yazasım yoksa da oturmam o masaya, tek harf çıkmaz o zaman.

        'GÖLGESİNDEN KORKANLAR ORDUSU YETİŞTİRMEDİM'

        Hayatınızda bir paralel evrenler buluşması veya çatışması söz konusu olur mu, yani spor ve edebiyat birbirini etkiler, besler veya tam tersi birbirinin yolunu keser mi?

        Hentbol antrenörüyken iç içeydiler, birbirlerini besliyorlardı. Günde 3 saat antrenmana, 3 saat de programlamaya ayırıyordum. Kalanı da benim oluyordu. Ancak voleybol döneminde değil roman yazmak, eve gidecek vaktim olmuyordu. Voleybolda da bambaşka bir roman yazıldı ve Voleybol Federasyonu, o dönemde Türkiye'nin herhangi bir federasyonu olma boyutundan dünyanın en büyük Voleybol Federasyonu olma boyutuna ışınladı kendini; yani evren değiştirdi. Bu yüzden o yılları kayıp değil, kazanç sayıyorum. O evren, bu evreni beslemiştir.

        Takımdaki oyunculara direktifler veriyorsunuz, bunu karakterlerinize de yapıyor musunuz? Yoksa bazen sizi dinlemeyip kafalarına göre mi takılıyorlar?

        Hentbolle uğraştığım 30 senede Uzak Doğu ve Antarktika hariç, Kuzey Kutbu dahil, dünyanın her yerine gittim; her türlü takımla her cins sporcuya akıl hocalığı, eğitmenlik yaptım. Ama ne zaman takımı, sporcuyu kurgulamaya, kodlamaya kalktımsa kaybettim. Ve ne zaman onları kendi haline bıraktımsa kazandım. Sporcuyu "maç başlayınca" hür bırakmazsanız, kısa zamanda her problemin çözümünü sizden bekleyen nurtopu gibi bir gölgesinden korkanlar ordunuz olur. Cesaret ve yetenek sahneyi terk eder. Kazansanız da kaybedersiniz. Roman yazışım da böyledir. Bir kez başladıktan sonra her şeyi romanın kahramanlarına bırakırım, kafalarına göre hareket ederler. Hiçbirine sufle vermem, sonunu bildiğim şeyi de yazmam. Yazarlığın bu tekinsiz ve maceralı yanını seviyorum zaten.

        YAYINEVİ ONU İKİ YIL SONRA BULABİLDİ

        İlk romanınızı müstear isimle yazmışsınız ama zarfa adres koymadığınız için yayınevi sizi iki yıl bulamamış. Ne yaptınız o iki yıl zarfında, size cevap vermediler zannederek yazmaya küstünüz mü?

        "Uzunharmanlarda Bir Davetsiz Misafir"di o roman. Ama düzelteyim; romanı yayınevine ben göndermedim, bir aile dostumuz benden habersiz göndermiş, sonra da İstanbul'a taşınmış, adresi değişmiş. Gerisi doğru, fantastik şeyler olmasa İletişim beni bulamayabilirmiş. Editör Tanıl Bora bir gün bir gazetede o dostumuzla yapılan röportajı okumuş, aniden bu isme nereden aşina olduğunu hatırlamış, vesaire. Bozulup küsme meselesine gelince; kitabın yayınevine gittiğini bilmiyordum ki küseyim. Bilsem küser miydim, meçhul. Üstüne iki roman daha yazıp çekmeceye koymuştum zaten. İletişim Yayınları beni bulamasaydı muhtemelen o romanlar çekmeceden hiç çıkmayacaktı.

        Hayvanlar ve insanlar: Siz hangisini severdiniz?

        Karakterleriniz arasında hayvanlar da var. Ve bence siz hayvanları insanlardan daha çok seviyorsunuz; neden?

        Bizimle yaşamayı onlar seçmedi. Bilakis, yaşam alanlarına insafsızca sarkan bizdik. İşgalci olduğumuz halde affedip sevdiler bizi. Siz yüzü cerahatli, ağzı salyalı, kötü kokulu, çirkin, çarpık, çopur bir adamı o sizi sevdi diye sevmeyi başarabilir misiniz? Bir köpek başarır. Hem de ölümüne sadakatle, ölümüne aşkla... Bir an olsun dönüp "Daha güzeli var mı" diye bakmaz. Aynı sokakta oturduğumuz bir kadın, birkaç gün önce, henüz zehirlenmiş ve can çekişmesi yeni kesilmiş bir köpeğin ölüsü başında dikilmiş, "Şunların hepsini niye zehirlemezler bilmem ki" diyerek apartman yöneticisiyle sohbet ediyordu. Siz hangisini severdiniz?

        Diğer Yazılar