Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Deneyimli gazeteci Hulûsi Turgut’la konuşurken köklü firmaların tarihçesini okumanın, Türkiye’nin yakın tarihini okumak gibi bir şey olduğunu düşünüyorum. Turgut sadece bir yaşam öyküsü değil; yakın tarihimize dair hafızalarımızı tazeleme görevi üstlenmiş bir kitap yazmış bence. Yaşam öyküsünü kitaplaştırdığı Sabri Ülker, ‘93 Harbi, Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve Bolşevik İhtilali’nin Türkiye’den Kırım’a, Kırım’dan Türkiye’ye savurduğu bir ailenin üyesiydi. Kırım’da doğdu, Türkiye’de büyüdü. Çok küçük yaşlarda çalışmaya başladı; kimi zaman çıraklık, kimi zaman seyyar satıcılık yaptı. 1944’te ağabeyi Asım’la beraber Sirkeci’de küçük bir şekerleme ve bisküvi dükkânı açtı. Ve üç kişinin çalıştığı o dükkândan dev bir marka yarattı. Dinlediklerimden görkemli bir film, acayip bir televizyon dizisi çıkacağını düşündüm sonradan, sinemacı olsam kaçırmazdım açıkçası. Nefes kesici olaylar vardı çünkü. Ve “Neden bizde kimse bu tip hayat hikâyelerini filmleştirmeye teşebbüs etmiyor” diye merak ettim. Hulûsi Turgut’la röportajımızı ve onun Doğan Kitap’tan çıkan Sabri Ülker biyografisini okuyunca siz de hak verecek, Sabri Ülker’in benzersiz hayat hikâyesine hayran kalacaksınız...

        GALATA KÖPRÜSÜ’NDE ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜ

        Kitabınızı okumayanlar için Sabri Ülker’i biraz anlatır mısınız?

        1920’nin 16 Eylül’ünde doğuyor. Ekim Devrimi’ni gerçekleştirenler o doğduğu sırada Kırım’ı işgal ediyorlar. Sabri Ülker’in doğumundan Kırım’ı terk ettikleri 1929’a kadar aile tam 9 yıl boyunca büyük bir baskı altında yaşıyor. Büyük travmalardan söz ediliyor. Mesela Bolşevikler okullara doktor gönderiyormuş. Çocuklar sağlıklı mı, değil mi, baksınlar diye... Muayenede sağlıklı çıkanların listesi polise veriliyormuş ve polis hemen o evlere baskın yapıyormuş.

        Sağlıklı aile varlıklıdır diye düşündüklerinden mi?

        Evet, muayenede sağlıklı çıkan çocukların iyi beslendiklerini düşünüyor ve evlerine baskın yapıp stoklanmış gıda arıyorlar. Sabri 1929 Haziran’ında ailesiyle İstanbul’a geliyor. İstanbul’daki ilk özgürlük yürüyüşünü Galata Köprüsü üzerinde yapıyorlar ama yanlarında beş kuruş paraları yok. Yaklaşık 5-6 yıl sonra Sabri o köprüde tablayla kurabiye satacak.

        ■Halbuki Kırım’dayken yoksul sayılmazlar, değil mi?

        Elbette gelirken evleri falan bir yana tasarruflarını altına dönüştürmüş, yarısını çanakla bahçedeki kümese gömmüşler. Kalanına gelince; bir kısmını Sabri Ülker’in annesi bir yorganın içine dikmiş, bir kısmını da ablası Sıdıka Hanım, düğmeli etekliğinin kemerine yerleştirmiş. Odesa Limanı’nda bir İtalyan şilebine binerek İstanbul’a gideceklermiş. Bir hafta kalmışlar Odesa’da. Fakat şilebe binerken yanlarında altınlarla yakalanmaları halinde sorgusuz sualsiz Sibirya’ya sürgün edileceklerini öğrenince, yorganı da, Sıdıka Hanım’ın eteğini de bir sokak köşesine bırakıp şilebe öyle binmişler.

        Beş kuruşsuz bir şekilde...

        Beş kuruşsuz gelmişler İstanbul’a. Sabri Kadırga İlkokulu’nda okurken Galata Köprüsü üzerinde bisküvi ve kurabiye satmaya başlamış.

        Nereden buluyormuş bisküvileri?

        Abisinin çalıştığı bisküvi fabrikasından temin ediyormuş.

        Ama iş olarak bu alanı seçmek gibi bir kararı yokmuş.

        Hayır, mühendis olmak istiyormuş. ■ Seyyar satıcılık yaptığına göre durumları iyi değil... Ailesine destek olmak için yapıyor. İstanbul Erkek Lisesi’nde okurken parasız yatılı sınavına giriyor, yine ailesinin üzerine yük olmamak için. Sınavı kazanıyor da. Bu durumda ikinci seneyi Bilecik Ortaokulu’nda okuyacak. Evde uzun uzun beraberinde hangi kıyafetleri götüreceğine bakıyorlar. Giyecek doğru dürüst ayakkabısı yok, tek ayakkabısı paramparça. Yenisini alacak paraları da yok. Komşulardan biri bunu duyunca, ona bol gelen yeni ayakkabılarını paketleyerek başarı dilekleriyle Sabri’ye hediye ediyor. Halbuki ayakkabılar 43 numara. Sabri gene de giyiyor ama adım attıkça ayakkabılar ayağından fırlayacak gibi oluyor. Yine de hiçbir öğretmeni “Oğlum bu ne biçim ayakkabı” demiyor, hiçbir arkadaşı da sene boyunca yoksulluğunu yüzüne vurup haline gülmüyor. Çok sevilen bir öğrenci. Arkadaşlarına karşı mesafeli ama saygılı. Duygu yüklü bir genç, edebiyata düşkün. Sevdiği beğendiği şiirleri yazdığı defterler hâlâ duruyor, kaligrafisi çok güzel.

        O lisedeyken İkinci Dünya Savaşı patlak vermiş.

        Evet. Ve tabii Sabri’nin hayatı gene karmakarışık olmuş. Ülkeyi yönetenler, “Sivil halk Trakya’yı ve İstanbul’u boşaltıp Doğu’ya gitsin” demiş. Ailecek bu kez Ankara’ya yerleşmişler. Sabri Bey’in abisi Asım Anafartalar Caddesi’nde bir şekerci dükkânı açmış. Fakat aksilikler, sıkıntılar başladı mı peş peşe gelir ya; Asım’ı askere almışlar. Böylece dükkânla ilgilenmek Sabri’ye düşmüş. Bu şekilde tecrübe kazandıktan sonra 1944’te İstanbul’a dönüp Sirkeci’de Üç Yıldız markalı bir bisküvi imalathanesini satın almış ve abisiyle beraber çalıştırmaya başlamış. İçeride sadece eski püskü bir makine varmış ve üç işçi çalışıyormuş.

        KOCA FABRİKA BİR GECEDE 70 TIR’LA TAŞINDI

        Üç Yıldız nasıl Ülker olmuş?

        Sabri Ülker o sırada romancı Safiye Erol’un Ülker Fırtınası romanını okuyormuş. Üç Yıldız adını değiştirmeleri gerekince bisküvilere Ülker adını koymaya karar vermiş.

        Aslında en başta konuşmalıydık belki de, Ülker soyadını 1950’lerde almış... Evet, çünkü Ülker markasını yarattıktan bir süre sonra bütün postalar Sabri Ülker adıyla gelmeye başlamış. Halbuki soyadığı kanunuyla gelen soyadı Berksan, fakat yabancılar da ona “Mr. Ülker” diye hitap ediyorlarmış. Sonunda işler iyice karışmasın diye resmi başvuru yaparak soyadını Ülker olarak değiştirmiş. Ama öncesinde ailece çok zor günler yaşamışlar. İmalathanedeki o tek bisküvi makinesi çok ilkel bir şeymiş. Gündüz üç işçiyle harıl harıl üretim yapıyorlarmış ama akşam olunca Sabri orada kalıp makineyi tamir ediyormuş. Ertesi sabaha hazır olsun diye. Sabah gene üretim başlıyormuş.

        ■ Her gün mü?

        Her akşam tamir ediyormuş makineyi. Durumları düzelince tabii Almanya’da gördüğü bir makinenin aynısını burada imal ettirmiş.

        Çok acayip bir hikâye bu, film gibi...

        Sabri Bey gerçekten kimseye benzemeyen bir adamdı. Kitapta okuyacaksınız, hayatında film gibi olay çok. Mesela 1970’lerde işçi olayları yaşanıyor. Grevi destekleyen İşçi Sendikası DİSK. Sabri Ülker, bir dini bayram tatili vesilesiyle İstanbul’daki fabrikayı ve makineleri 70 TIR’la Ankara’ya naklettiriyor. Üretim durmasın devam etsin diye. Bir gecede... Sonrası da dokunaklı. O tarihte sendikanın başında rahmetli Kemal Nebioğlu var. 12 Eylül darbesiyle Nebioğlu hapse düşüyor. İşte Sabri Ülker, Kemal Bey’i cezaevinde ziyaret eden kişi...

        Vefa duygusu kuvvetli biri demek ki...

        Herkese karşı saygılı birisi. Tüketiciye karşı da. Her türlü şikâyeti takip ettiği, o şikâyetlerin üzerine üzerine gittiği anlatılıyor mesela. Bir defasında Mersin’den bir tüketici mektupla üründen şikâyetçi olduğunu yazıyor. Sabri Bey mektubu okuyunca vakit kaybetmeden otobüse atlayıp Mersin’e gidiyor, adamı bulup şikâyetini bizzat ondan dinliyor. Tüketici de şaşırıp kalıyor elbette. Düşünsenize; karşısındaki bizzat Ülker fabrikasının sahibi. Sabri Bey özür diliyor, karşılıklı uzlaşıyorlar. Sonra otobüsle tekrar İstanbul’a dönüyor.

        Sabri Ülker’in başarı prensipleri

        Hulûsi Turgut’a Sabri Ülker’in iş hayatındaki yükselişinin sırlarının olup olmadığını soruyorum. “Ticaret toplumundan sanayi toplumuna geçiş döneminin öncülerinden bu iki kardeş işin başında büyük bir dayanışma içindeler. Kuruluşlarını sağlam temellere oturtmuşlar, kanaatkârlar... Tüketiciye karşı son derece saygılılar, yemediklerini ürünü piyasaya sürmüyorlar. Önce kendileri tadıyor, yiyorlar, sonra satışa sunuyorlar.” “Sabri Ülker’e göre ailede sevgi, saygı ve güven duygusu her şeyden önemli. İnsanın aile hayatı istikrarlıysa, iş hayatında da huzuru buluyor.” “İşine çok düşkün. Sabah erken kalkıyor, herkesten önce işe o gidiyor. Yaka kartı takıyor mutlaka ve “Fabrikada makinenin sesini işçiden önce benim işitmem lazım” diyor. Ve paydos saatinden sonra, makinenin sesi kesilince orayı son terk eden mutlaka o oluyor.” “Üretime ilk başladığında hammaddeleri piyasadan tedarik ediyor ancak zamanla o hammadeleri de kendisi üretmeye başlıyor. Böylece ürünün maliyeti düşüyor, kalitesi artıyor.” “İleri görüşlü bir insan olduğu için pek çok ilki o uyguluyor. Mesela Türk sanayiinde ilk kez Avrupa’dan, Amerika’dan uzmanlar çalıştıran işveren. Prof. Dr. Haluk Yavuzer’i görevlendirerek Türkiye’nin ilk bilimsel insan kaynakları müdürlüğünü kuran da o. Eskiden “zat müdürlüğü” denen daha ilkel birimler olurdu fabrikalarda.”

        Diğer Yazılar