Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Sabah Gazetesi'nin iki köşe yazarı birbirine girdi, patron katı da kavgaya

        müdahil oldu!

        Sabah Gazetesi iki köşe yazarı arasındaki sert tartışmayla medyanın

        gündeminde. Büyük kavga Sevilay Yükselir'in Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet

        Hakan ve kardeşine sert eleştiriler yöneltmesiyle başladı. Hakan'ın köşesinden yapım şirketi olan kardeşinin TRT'den iş alabilmesi için TRT

        yöneticilerine övgüler düzdüğünü iddia eden Yükselir'e yanıt yazının muhatabı yerine aynı gazetede yazan Nazlı Ilıcak'tan geldi. Ilıcak, Ahmet Hakan ve kardeşini savunduğu yazısını öyle bir cümleyle bitirdi ki, polemiğe Sabah Gazetesi patronajını da dahil etti: "Sevilay Yükselir'in yazısı Biz yandaşız, onları değil, bizi gör; köşeyi biz dönelim" demenin örtülü bir şekli gibi görüyor" Ilıcak'ın bu cümlesi "Yandaş" yaftalamasından son derece rahatsız olduğu

        bilinen Sabah Gazetesi yönetimini de kızdırdı. Yazı günü olmadığı halde Nazlı Ilıcak'a yarım sayfa uzunluğunda ve çok sert suçlamalar içeren bir yanıt veren Sevilay Yükselir, yanıt hakkını gazete yönetiminin özel izniyle kaleme aldığını vurguladı. Ilıcak'ın patron katınca da istenmediğini ima eden Yükselir'in bu yazısı Sabah'tan Ilıcak'a "git" mesajı olarak algılandı. Nazlı Ilıcak ise dünkü köşesinde bir kez daha Sevilay Yükselir'i hedef aldı ve aynı sertlikteki yanıtında grubun patronu Çalık'ın kendisine çok değer verdiğini yazdı.

        Kavganın nereye varacağı merakla beklenirken, bugünkü polemik sayfamızı

        tarafların "yağdanlık", "çamur" gibi karşılıklı hakaretler de içeren sert yazılarına ayırdık

        GÜLİN YILDIRIMKAYA

        gulinyildirimkaya@haberturk.com

        Çınar ağacı ve balkabağı Acaba kâbus mu görüyorum diye irkildim. Hayır, kâbus filan değildi. Başıma gelebilecek en büyük felâketlerden biriyle karşılaşmıştım: "Çamur" bana da bulaşmıştı. Üstelik benim gazetemde!!!???

        Hayatım boyunca, çelme takmaya çalışanlar çok olmuştu da, bu sefer ayağıma dolanan pek zavallı bir şeydi. Ağız dolusu iftirayla, vidanjörlüğe soyunan bu ufacık şey, nokta mı, virgül mü, neydi? Sabah gazetesine Fatih Altaylı beni almamış, Ahmet Ertürk'ün pistonuyla girmişim ama, "gerçek patron" un atadığı yöneticiler, keyfimi kaçırmış. Zira onlar, her aradığımda "Aloooo" diyecek adamlar değilmiş. (Halbuki aksine, hem Ahmet Çalık'ın, hem Serhat Albayrak'ın cep telefonları bile bende var.) Üstelik Fatih, beni siyasi fikirlerim dolayısıyla almadı. Ama, acaba, Ufuk Güldemir neden sana kapıyı gösterdi? (Bilgiler Tuğçe Tatari'nin Akşam'da çıkan 29 Ağustos 2009 tarihli yazısında mevcut.) Aydın Doğan'ı, onun gazetesine transfer olmayı istediğim için savunuyormuşum. Transfer olmayı istiyormuşum, çünkü, Sabah'ta rahatsızmışım.

        Peki Sabah'ta neden rahatsızmışım... Sıkı durun! Gazetedeki yöneticiler "dişime göre" değilmiş... Bir telefonumla akşam evimdeki davete koştura

        koştura gelmiyorlarmış! Güler misin, ağlar mısın? (Allah'ım akılsız kullarına biraz akıl ihsan eyle!) Çok şükür evime gelenin gidenin hesabı yok. Kimler geldi, kimler geçti. Gelenler, hep bir hoş seda bıraktı. Mesut Yılmaz'a -Başbakanken- "Ben senin yağdanlığın olmak istiyorum" demişim. Allah Allah... bu iş, arzuhal vermek suretiyle mi oluyor? O lâfın, "Özal ve yağdanlıkları" sözüne karşılık bir lâtife olarak sarf edildiği ortada değil mi? (Allah'ım, çamur kullarına biraz izan, biraz insaf ver) Mehmet Ali, puro ithal etsin diye, Kemal Unakıtan'ın lehine yazı yazmışım! Mehmet Ali, çok sayıda yabancı puro markasının temsilcisi. Ayrıca reklam işi var; müteahhitlik yapıyor. Puroyu, mevcut yasal düzenlemeler çerçevesinde ithal ediyor. Blackwood markası, toplam cirosunun % 1'i bile tutmaz. Özerk bir kurul olan TAPDK'nın koyduğu ilkeler çerçevesinde ithalat gerçekleşiyor. Kemal Unakıtan'ın bu işle ne ilgisi var?

        Çamur... hiç ummadığın zaman çıkar önüne. Benimkisi de öyle! Birilerinden

        yüz bulmuş. Ayıp etmiş ona bu yüzü verenler; çamura aldırmadım da, ona yol

        verenlere kırıldım. Son birkaç cümle... anlayana: İnvictus filminde Mandela'nın dediği gibi, "Başıma darbe gelse de başımı eğmedim... Hayatım boyunca kaderimin efendisi, ruhumun kaptanı oldum." Ve yıllar bana şu gerçeği öğretti: Derinlere kök salan çınar ağaçlarına bir şey olmaz ama, yerden birden bire biten balkabağını gün gelir kırağı çalıverir

        Merak edene...

        Sabah gazetesinde çalışmaktan son derece memnunum. Geniş bir okur kitlem var. Patronum Ahmet Çalık da, her karşılaştığımızda, kendisinin ve ailesinin bana büyük değer verdiğini söyler. Eğer okuduysa, böyle bir "çamurun" üzerime sıçratılmasına canı sıkılmıştır. Herkes müsterih olsun. Gazetemi terk etmeye niyetim yok.

        "Biz yandaşız, onları değil bizi gör" mü diyorsun?

        Nazlı Ilıcak'ın büyük polemiği başlatan yazısı:

        Sevilay, TRT'nin, Uzak İhtimal filmini almasına, -filmin yönetmeni Ahmet Hakan'ın ağabeyi Mahmut Fazıl Coşkun diye- karşı çıkıyor. Diyor ki: "Fütursuzca, ağabeyleri Ahmet Hakan'ın yerden yere vurduğu AKP iktidarının

        para kaynaklarından ceplerini doldurmaya devam ediyorlar. Burada, tek utanmaz olan Ahmet Hakan ve kardeşleri mi? Değil tabii. Belli ki, İbrahim

        Şahin de, Amasya'dan tanışıklığı olan o aileye köşe döndürmeyi kafasına

        koymuş." Ne kadar ayıplı bir muhakeme tarzı!

        1) Mahmut Fazıl Coşkun ve Ahmet Hakan, ayrı şahsiyetler. Birinin muhalefeti,

        diğerinin başarısını gölgelemez.

        2) TRT'nin parası AKP iktidarının kaynağı değil.

        3) TRT, Ahmet Hakan'ın AK Parti'ye muhalefeti yüzünden filmi almasaydı, asıl

        o zaman fevkalâde adaletsiz bir davranış söz konusu olurdu. Mefhum-u muhalifinden gidersek, bu sözler, "Biz yandaşız, onları değil, bizi gör; köşeyi biz dönelim" demenin örtülü bir şekli gibi görüyor.

        Sevilay Yükselir'in yazı günü olmadığı halde Sabah Gazetesi patronajının

        özel izniyle Nazlı Ilıcak'a verdiği yanıt:

        Bak Nazlı Ilıcak! Şimdi beni dinle!

        Sen de biliyorsun ki, benim derdim, "Neden muhalifler TRT'de program

        yapıyor?" filan değil. Asıl mesele, çekilen filmin Kültür Bakanlığı'nın bütçesiyle çekilmesi ve sonra da bir başka kamu kuruluşuna yüksek meblağlar ile satışının yapılması. Neden, "Mücahitler müteahhit oldu" diyerek yaygara

        koparan ama aynı zamanda kardeşleri kâh TRT'de, kâh AKP'li belediyelerde iş

        tutsun diye köşesinden yıkama yağlama çeken Ahmet Hakan'a, bir gazeteci

        olarak, "Ne oluyor kardeş? Bu nasıl iş?" deme hakkıma başka bir mana

        yüklemeye çalışıyorsun?

        Yalçın Doğan yazdı da öğrendik. Hani 1996'da dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz'la bir seyahate gidiyormuşsunuz hep beraber. Ve sen kalkmış Mehmet

        Ali Birand'ın, Sedat Ergin'in ve Sebahattin Önkibar'ın gözleri önünde Mesut

        Yılmaz'a, "Ben sizi çok seviyorum, bundan sonra ben sizin yağdanlığınız

        olmak isterim" demişsin ya...

        Sadece bu bile senin aslında neden bana böyle bir suçlama getirme hakkın

        olmadığını ortaya koyar Nazlı Ilıcak!

        Bir gazetecinin köşesi üzerinden piar yapmasını, kardeşlerine kamuda yol

        verilsin diye arsızca kalemini kullanmasını doğal karşılamanı çok iyi anlıyorum.

        Çünkü onun yaptığının aynısını sen 30 küsur senedir yapıyorsun!

        Biz seni biliyoruz. Sen kâh Demirel'in otobüsündeydin, kâh Erbakan'ın, kâh

        Unakıtan'ın...

        Haa mesela Unakıtan dedim de bak aklıma ne geldi?

        Gerek bu gazetede, gerekse Takvim'de yazdığın zamanlar sık sık eski Maliye

        Bakanı'na övgü düzüyordun ya. İşte taa o zamanlar kulağıma birileri diyordu

        ki; "Nazlı Ilıcak oğlu Mehmet Ali dünya markası Backwoods purolarının aleni

        taklidi olan Blackwood'un Türkiye'ye ithalatını yapabilmek için Kemal Unakıtan'a yağdanlık yapıyor. Taklit malın yasal olarak önünü açtırmak için

        Unakıtan'ın piarcısı gibi çalışıyor." Hani hatırlar mısın ben SABAH'ta henüz muhabirdim. Sen de o tarihlerde Takvim'de yazıyordun. Bu binanın 8. katındaydı odan. Bir gün tesadüf karşılaşmıştık hani. Çok mutsuzdun. Dert yanmıştın: "Benim yerim burası değil aslında. Buradan etkili olamıyorum yeterince. Benim yazmam gereken gazete SABAH. Ama Fatih Altaylı beni istemiyor oraya."

        Sonra bir gün TMSF el koydu gazeteye. Ben TMSF'nin yönetimindeki gazetede

        çalışamadım mesela. Üstelik de Ahmet Ertürk ve o dönem SABAH'taki birçok

        yönetici memleketlim olmasına rağmen. Çok mutsuzdum ve bir gün bile çıkıp, "Ahhh hemşerim. Bana sahip çık lütfen" demeden çektim gittim. Onurumu ayaklar altına almadım.

        Peki sen ne yaptın?

        Ciner'in eli ayağı çekilip, gazete TMSF'nin eline geçer geçmez doğruca başbakanlığın yolunu tuttun! Öyle değil mi? Bütün ilişkilerini seferber ettin. Adamları usandırdın! Ahmet Ertürk ne dermiş o tarihlerde yakınlarına biliyor musun: "Bıktım şu kadından yahu! Verin şuna SABAH'tan bir köşe de

        düşsün yakamızdan!" TMSF'li günlerde çok mutluydun ilk başta. Çünkü her zamanki gibi atını koşturuyordun. Ama sonra SABAH gerçek bir patrona devroldu. Eski bir medya patronun eşi olmandan mı yoksa kendini kıymetli saymandan mıdır nedir bilemiyorum, senin en büyük keyfin ve emelin her daim yazdığın gazetenin tepe yöneticileri ile yakın ilişkide bulunmaktır!

        Ama bir de baktın ki bu ekip senin dişine göre değil! Bunlar öyle senin bir

        telefonunla akşam evindeki davete koştura koştura gelecek, her aradığında

        sana "Alloooo..." diyecek adamlar değil!

        Ondan sonra başladın yaygara koparmaya. Birden Aydın Doğan ve ailesinin aşkı depreşti sende. "Bakın ben buradan ilan ediyorum işte. Siz 2009'un

        mağdurusunuz" falan deyip yanaştın da yanaştın adamlara. Üstelik de bu

        gazeteyi kullanarak. Hepimiz o yazıları yazmaktaki tek derdinin, torpille ele geçirdiğin ve fakat mutsuz olduğun SABAH'taki bu köşeden bir an evvel gitmek olduğunu biliyoruz! Biliyorsun ki, bugün aslında benim yazı günüm filan değil! Ama senin cuma günü ettiğin o ağır hakarete ve iftiraya karşılık bir cevap hakkı istedim gazete yönetiminden. Sağ olsun onlar da uygun gördü. "Yandaş" sözü senin kulağına tanıdık, sıradan ve hoş bir söz gibi gelebilir.

        Ama bil ki benim için bu söz ağır bir hakaret yerine geçmektedir. Çünkü ben

        bütün meslek hayatım boyunca kimseye yanaşmadan ya da ona buna yağdanlık yapmadan, köpekler gibi çalışarak, alnımdan ter akıtarak hayatımı kazandım! O yüzden bir daha sakın bana yandaş mandaş filan deme! Ettiğin anda yine beni karşında bulursun bilesin! Ve lütfen bir daha o köşede yandaş,

        yandaşız, yandaşlar diyerek bu gazeteye emek veren insanları çıldırtma!

        Diğer Yazılar