Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ‘Tanımadığım genç bir kadının ölüm haberiyle uyandım, korkunç bir acı’

        Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni AHMET ALTAN:

        Bütün çaresizlerin son sığınağı olan “ilahi adaletten” kuşkuya düştüğün, o adaletin tecelli ediş biçimine baş kaldırdığın, bu baş kaldırışa verilecek cezaya bütün kalbinle razı olacak ve o cezaya aldırmayacak kadar üzüldüğün zaman, her canlının var gücüyle tutunmaya çalıştığı hayat da anlamını yitiriyor. Otuz iki yaşında genç bir kadının ölüm haberiyle uyandım ben dün sabah. Ve, ben hiç tanımadığım genç bir kadının ölümüyle bu kadar acı çektiysem, o genç kadının ailesi nasıl bir acı yaşıyor diye düşündüm. Böyle zamanlarda, ünlü bir İngiliz yazarın, bir filmde izlediğim sözünü hatırlıyorum hep, “tanrı bizi bir heykel gibi çekiç darbeleriyle biçimlendiriyor”. Bazen heykeli yaparken taşı kırıyor tanrı. Heykel onun, taş onun ama her kırılan heykelde canı yanıyor insanın. Kader diyebilirsiniz. Bir dans yarışmasının yıldızı olacak kadar dansı seven birinin kronik astım hastası olması nasıl bir kader? Nasıl insafsız bir kader bu? Ölümün yanında durup da, o sonsuzluğa değerek baktığınızda, bütün kâinat, insanlar, hatta ölümün kendisi bile öylesine küçük toz zerrelerine dönüyor ki, bir “kudret” bize ne kadar önemsiz olduğumuzu hatırlatmak ihtiyacı mı duyuyor diye merak ediyorsunuz. Kendimizi önemsesek, büyük ihtiraslara kapılsak da aslında hepimiz biliyoruz ne kadar küçük, önemsiz olduğumuzu. İnsanlık tarihi bu “korkunç” unutuşla dolu ama hiç unutmadan, hep bilerek, hep bir “toz zerresi” gibi hissederek nasıl yaşayacağız? Unutmadan yaşadığımızda hep sonsuz bir karanlığın gölgesi olacak üzerimizde. Unuttuğumuzda ise o gölgeden kurtuluyor ama bu kez de sahte bir ışığın peşine takılıyoruz. İkisini birlikte taşımak zor. Ve, yaşamak dediğiniz ikisi de birbirinden ağır yükü, bazen birini, bazen diğerini unutarak taşımak anlamına geliyor. Sonra ölüm çıkıveriyor.

        Unutuş bitiyor. Gerçek görünüyor gözüne. Bu gerçeğin bize “gençlerin” acısıyla gösterilmesi mi insanın canını böyle yakan. Korkunç bir sabah yaşadım. Gerçeği bir daha gördüm. Çaresizliğini, hiçliğini, başkalarının kaybıyla, başkalarının acılarıyla anlamak o çaresizliği ve hiçliği daha da arttırıyor. Böyle acılarla karşılaşan her insan, “neden” diye soruyor. Neden? Bir sessizlik bunun cevabı. Hayatı anlamsız, yaşamayı değersiz, ölümü bile önemsiz gösteren kudretli bir sessizlik. Bütün gün bu sessizliği duydum. O sessizliğin içinde herşey silindi, bir gün önce önemli olan ne varsa öneminden soyundu, koca bir hayat, milyarlarca insan tek bir ölümle canlılığını kaybetti.

        ‘Spiker, Tan Sağtürk’e ‘Kendini geliştirebilmiş miydi’ diye soruyordu!’

        Hürriyet Gazetesi Yazarı KANAT ATKAYA:

        Haber kanalları bu konuda büyük ölçüde sınıfta kaldı. Bir kanalda spiker Tan Sağtürk’e “Peki kendini geliştirebilmiş miydi?” sorusunu yöneltiyordu mesela? El insaf! Sorulacak soru mu bu? Bir haber kanalı, Defne Joy’un kızı değil oğlu olduğunu 11.00 bülteninde ancak düzeltebiliyordu. Peh! Ulusal kanallarda sabah kuşakları “Kadın Programı” adı altında çeşitli magazin figürleri tarafından parsellenmiş durumda. “Genç, popüler, sevilen, tartışılan, yeni anne olmuş bir kadın”, sürpriz şekilde ölüyor. Bu programlar için sizce dün sabah başka konu olabilir mi? Gördüm ki olabilirmiş. Kiminde yemek tarifi, kiminde “Onunla evlenme, bununla evlen” hikâyesi... Eller havaya, göbekler uçuşa!.. Burada televizyon eleştirmeni kesilip “Yas yayınına niye geçmediniz?” babalanması yapacak değilim. Ama özellikle “kadın kuşağı” için, herkesin “Defne niye öldü?” sorusuna cevap aradığı bir sabahta başka konu aramaya gerek var mı? “Yumurta safra kesesine zararlı mıdır?” sorusu yerine, “Astım krizi nedir? gibi sorulara cevap aramayı akıl edemedi sağlık programları. Zaaf mıdır, tembellik midir, refleks gösterememek midir bilemedim?

        ‘Milletvekillerine soralım, ister misin Bülent Arınç ağlasın!’

        Hürriyet Gazetesi Yazarı YILMAZ ÖZDİL:

        Ahmet Altan’ın oğlunun evinde öldü. Ahmet Altan’ı arayın. Babasını canlı yayına çıkaralım. Amerikalı abi, kimbilir nerde? Annesi geldi, onu çıkaralım. Kocasını bulun. Anne babası boşanmış, kendi evliliği de görünen o ki limoni, oraları kurcalayın inceden. Mübarek’in konuşması vardı... Bırak şimdi Mübarek’i.. Acun’u konuk alalım. Çıkmaz, kendi programına çıkar. Yarışma bitirilsin mi, devam mı etsin, polemik başlatalım, ahaliye soralım. Veda konuşmasını verelim. Nouma’yı çıkaralım! Partnerini de alsın gelsin... Cıvıtma, Azra Akın’ı arayın. Yüzücü vardı bi tane, olur mu? Tan Sağtürk gelsin. İki lafı bir araya getiremiyor o... Astımmış, doktor bulsak? Milletvekillerine soralım... İster misin Bülent Arınç ağlasın. Hürrem’i oynayan kızı çıkaralım. Niye? Ne bileyim abi, aklıma geldi. İçki hap map işine girelim mi? Ölmüş kız, üzülür şimdi millet. Abartmasak, kısaca versek... Öbürleri kesin köpürtür. Vermezsek reyting çöker. Cenaze töreni yarın... Sanatçı tayfasının alayı gelir. Mustafa Sarıgül banko gelir. Kahkaha atan jüri kimdi? Saba Tümer. Hah... Onu getirelim. Bu sefer ağladı deriz. İletişim fakültelerinden sık sık davet gelir, gazetecilik televizyonculuk işini anlatayım diye... Vakit darlığı nedeniyle hiçbirine gidemiyorum maalesef, diyeceğimi topluca burdan diyeyim. Limon satın... Bu işi yapmayın.

        ‘Dün ‘antipatik’ olduğunu yazmıştım ölüm pişman etti utandırdı beni...’

        Hürriyet Gazetesi Yazarı AHMET HAKAN:

        Ölüm geldi. Apansız ve beklenmedik bir şekilde... Çok kaba ve intizamsız bir şekilde... Ölüm geldi. Ve “şov” bitti. Artık laf sokmak, incitmek, sempatik ya da antipatik bulmak, söz oyunu yapmak, alay etmek, kafa bulmak “küt” diye devre dışıdır. Şu tatsız rastlantıya bakın: Bir deyip bin güldüğü için... Dans yarışmasındaki yüksek enerjisini fazla göze soktuğu için... Daha dün hakkında “antipatik” diye yargıda bulunduğum o tuhaf soyadlı kız, “pat” diye ölüverdi. Oysa o yüksek yaşam enerjisi, o bir deyip bin gülme hali ve o hayata tutunma azmi ile ölüm arasında zerre kadar irtibat kurulamazdı. Ben de kurmadım. Her şey o kadar normaldi ki...

        Bir “şov yıldızı” ile kafa bulmanın meşruluğuna sığınarak kaygısızca hafiften kafa buldum. Ama “ölüm” ertesi gün geldi ve hem pişman etti, hem de utandırdı beni. Ne yapılır bu durumda?” Aslında çok sempatik bir kızdı” diye yazarak pişkinliğe mi vurulur? Sessizce ölüm fırtınasının yol açtığı dalganın geçmesi mi beklenir? Anlamsızca günah mı çıkarılır? “Dün antipatik diyordun, bu gün kızcağız öldü. Şimdi ne diyeceksin?” diye soran şapşallarla kalem kavgası mı yapılır? Hiçbirini yapmak içimden gelmiyor. Ben de herkes gibi ölümün her şeyi tersyüz eden gerçekliğiyle karşı karşıyayım. Sadece ve sadece... Yalın, içten, hesapsız bir şekilde üzülmek istiyorum.

        ‘Defne muhalif bir yazarın evinde ölseydi Taraf ‘Ergenekon öldürdü’ iması yapardı’

        Akşam Gazetesi Yazarı ORAY EĞİN:

        Defne Joy Foster, Taraf Gazetesi’nin kurucusu Ah met Altan’ın oğlu Kerem Altan’ın değil de bir başkasının evinde hayatını kaybetseydi... Diyelim ki Hürriyet’in bir yazarının evinde yaşansaydı bu tatsız hadise. Hatta bırakın bir gazeteciyi, bir yazarı, onların bir yakınının, tanıdığının, akrabasının başına gelseydi aynı süreç. Ertesi gün, bu haberi Taraf’ın nasıl vereceğini düşünüyor musunuz? Muhalif bir gazetecinin evinde olsaydı ‘Ergenekon öldürdü’ imasından tabii ki kaçınmayacaklardı. Taraf’ın peşine takılan diğer gazeteler, yandaş basının tetikçileri de bu yoldan ilerleyip bir karalama kampanyasına başlardı.

        Bu gazete NTV santralının Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düşürdüğünü haber yaptı. Ahmet Altan bu haberi savunan yazı yazdı! Yasemin Çongar NTV’nin canlı yayınına çıkıp ‘Belki birileri santralınızı kullanmıştır’ dedi. Bunu düşünen, kafası böyle çalışan bir gazete böylesi bir olay bir başkasının başına gelseydi nasıl davranırdı? Diyelim ki benim evimde hayatını kaybetseydi Defne Joy Foster... Nelerle uğraşacağımı, ömrümden kaç sene geçeceğini düşünemiyorum bile. Dün, Cemaat’çi ve dinci militan sitelere baktım. Daha ölüm sebebi açıklanmadan, otopsi yapılmadan hemen ferman verilmiş: ‘Alkol yüzünden öldü!’ Bir site ilerleyen günlerin de habercisiydi adeta: ‘Bu ölüm yüzünden Altan ailesinin başı çok ağrıyacak.’ Nedir bu örtülü tehdit mi?

        Merkez medya ise Altan adını karıştırmamak için büyük bir özen gösteriyor. Televizyon kanalları ‘ev sahibi’ diye gizliyor Kerem Altan’ın adını. Telefon diplomasisiyle dünden beri ‘Aman ne olur Altan’lar üzerine haber yapmayın’ telkinleri geliyor.

        Altan ailesi haklı olarak bu ölümün şokunu, kendi soyadlarının böylesi bir olaya karıştırılmasının şokunu yaşıyor dünden beri. Yapılan haberlerden de rahatsızlar. Ama biraz da ittifak yaptıkları dinci ve Cemaat’çilerin gerçek yüzünü görsünler. Yoldaşlarını tanısınlar. Kendi başlarına gelene kadar başkalarını asan, yargısız infazla manşetlerde hedef gösteren, yalan haberlerle insanları intihara sürükleyen bu çarpık medyayla hiçbir sorunları yoktu. Şimdi akılları başlarına gelir mi dersiniz? Bu aile hep geç uyanıyor. Ne zaman ki kendi başlarına tatsız bir olay geliyor, o zaman isyan etmeye ve hak aramaya başlıyorlar. Çünkü bütün hesapları kişisel.

        TWİTTER’DA TARTIŞMA KONUSU OLDU

        Oray Eğin’in yazısına Taraf Gazetesi Yazarı Melih Altınok ve B irgün Yazarı Ümit Alan Twitter’dan yanıt verdi. Melih Altınok “Oray Eğin sen bir ölü soyucusun!” derken, Birgün yazarı Ümit Alan “Defne J. Foster’in ölümünü Altan ailesiyle hesaplaşma vesilesi olarak kullanmaya çalışan Oray Eğin; çirkinlikte zirveyi gördün, tebrik ederim” diye yazdı. Ardından da başka bir Twitter kullanıcısının şu mesajını retweet etti: Genç bir bedeni henüz toprağa bile verilmeden böylesi bir hesaplaşmanın zeminine çevirmek nasıl bir kötülüktür ? Küçükkaya bunu nasıl basar?

        Diğer Yazılar