Bu şekilde takdiri hak ediyoruz!
Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın görevi sonuç açıklamak mıdır? Eğer öyleyse bu işi tek başıma ben de üstlenebilirim. Nasıl olsa bir sorumluluk gerektirmiyor. Önlem almak, çözüm üretmek gibi bir kaygı taşımama da gerek yok. Zira Kızılay rotasını ciddi şekilde düzeltti. Zamanında yardım yapıyor, sıcak mekânlar kurup, yiyecek-içecek servis edebiliyor. Fakat ‘araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur’ misali kerpiç kerpiç üstüne kurulan binaları eleştirenler de ziyadesiyle fazlalaşıyor. Dolayısıyla Kızılay’a benzer bir kurum gibi, ama afet öncesinde çalışacak, hasarları azaltmak için çaba gösterecek, halkı eğitecek bir kuruma daha ihtiyaç var. Afetin sonrasına odaklanmayı vazife saymayan bir kurum gerekiyor. Tedbir alan, uyaran hatta gerektiğinden yaptırım gücü olan bir kurum… Halen daha afet ve acil durumu yönetiminde epeyce gerilerdeysek, kıyaslandığımız ülkeler en geri kalmış memleketler ise en azından bu sonra deprem bir şeyler yapmak için milat olmalı. Afeti ve acil durumu yöneten var. Yaraları saran Kızılay da var. Ama zincirin bir halkası eksik. Afet bölgesine birden fazla bakanla yapılan çıkarmalar, anında olay yerine intikaller artık acıları sarmaya yetmiyor. Çünkü kaybedilen canlar, çok ucuz ve basit hataların neticesinde gündemimizde. Afet sonrası bölgeye sevk edilen yardımlar, harcamalar, sarf edilen mesailer ve gayretler, vakıa öncesi yapılmış olsaydı, bu kadar kayıp yaşanmazdı. Depremleri takdir-i ilahi mantığıyla geçiştirme dönemleri çoktan kapandı. Yok, kapanmadı diyenler varsa, bu şekilde takdir edilmeyi de hak ediyorlar demektir.
Denizbank Galatasaray’ı Fransızlaştırır mı?
Spor âleminin gündeminde Galatasaray’ın ne kadar borcu olduğu tartışılıyor. Muhalifler 800 milyon, Başkan Adnan Polat 133 milyon, kısa süre önce yönetimden ayrılan Yiğit Şardan ise 200 milyon dolar seviyesinde bir borç rakamına işaret ediyor. Bu tartışmalar, hem yaklaşan kongre sebebiyle hem de zarardaki Sportif AŞ ile bilançosu iyi göstergelere sahip olan Futbol AŞ’nin birleştirilmesi nedeniyle gündeme geliyor. Hâlbuki Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) onayı alınarak gerçekleştirilen birleşme sonrası, piyasadan hisseleri toplayacak kaynak için bankalarla kredi sözleşmelerine de imza atıldı. Sorun çıkmadı. Ayrıca çok borcu olduğu iddia edilen Galatasaray’a Denizbank'ın konsorsiyum lideri olduğu 5 banka, 70 milyon dolar kredi verir mi? Verebilmeleri için bizim bilemeyeceğimiz bir şeylerin olması gerekir. Veya iki şirketin birleşmesinde bankalar açısından en azında geçmişte Denizbank ile yaşan benzer bir sıkıntılı durum olsaydı, bu işin finansmanına kimse soyunmazdı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BBDK) Başkanı Tevfik Bilgin ve ekibinin tavrı bilindiği için cesaret de edilmezdi. Galatasaray’ın mali tablosunun daha iyi ortaya konabilmesi için geçmişte yaşananlar ile günümüzdeki birleşmenin temellerine bakmak gerekir. Eğer Denizbank’ın Dexia üzerinden Galatasaray’ı Fransızlaştırma gibi bir projesi yoksa, kulübün borcu da çevrilemeyecek kadar yüksek değildir. Asıl izlenmesi gereken oyuncu da tartışmasız Denizbank’tır.
Bade Harab’ül-Basra Klavyesi Deniz Gezmiş ve diğer öğrencilerin soruşturmalarında görev alan dönemin Ankara İkinci Şube Müdürü Tahsin Gürdal’ın ilginç bir ‘F Klavye’ anısı var. Deniz Gezmiş’i yakalamışlar, ama ifadesini alırken kullandığı devrimci dil sebebiyle hiçbir şey anlamamışlar. Deniz, anlattıklarının anlaşılmadığını görünce, 'Siz benim ifademi zor alacaksınız. En iyisi siz bana bir 'F Klavye' daktilo bulun kendim yazarım, siz de altına imza atarsınız' demiş. Demiş ama 1970’lı yıllarda bile Emniyet'te 'F Klavye' yokmuş. Bunun üzerine yine Deniz’in uyarısıyla yakın bir bankadan 'F klavye' daktilon bulunup getirilmiş. İfadesi de böylece alınmış. Defalarca ‘Q Klavye’nin sebep olduğu kültür erozyonu üzerine yazılar yazdım. Neden milli klavyeye, Türk dilini rahat kullandığımız ‘F Klavye’ye şans tanınmadığını eleştirdim. Başkaları da bu konuya dikkat çekti. AK Parti Hükümeti’nin Sanayi ve Ticaret, Milli Eğitim, Kültür ve Turizm bakanlarından tek bir tepki, mevcut durumu izah eden bir cevap dahi almadım. Özellikle Ali Coşkun’un bu konuda tavrı ve yaklaşımı hiç olmadı. Onun döneminde bakanlık kendi kültürüne değil, ithalatçılara ve üreticilere çalıştı. Şimdi AK Parti ‘Q Klavye’ye savaş açmışmış. İyi de yaklaşık 8 yıldır nerede idiniz? Her şeye savaş açılarak çözüm üretilmez ki? Okullarda ve kamu kurumlarında ‘F Klavye’ teşvik edilecekmiş. Dizüstü bilgisayar firmalarına bu konuda zorunluluk getirilecekmiş. Mış mış da mış. İyi ama çok geç kalınmış. Bir nesil ‘Q Klavye’ ile büyüdü. İsteseniz de onları alışkanlıklarından vazgeçiremezsiniz. 3–5 milyon nüfuslu ülkeler bile kendi milli klavyelerine yönelik düzenleme yaparken, koca Türkiye bu konuda yıllarca uyudu. Üretici tarafın esiri oldu. Aslında kamunun milli menfaatler konusunda ne kadar duyarsız olduğunu yıllar önce Deniz Gezmiş ortaya çıkarmış, ama bizler uyumuşuz.