Kağıt üzerindeki haliyle suratımıza vurulan diyaloglarla yoran ve müsamere izlenimi bırakan bir gazetecilik filmi… “Spotlight”, ‘okuma provası’ yapan oyuncular ve fazla hesaplı duran göndermelerle dolup taşınca dijital çağda sinemanın görsel bir sanat olduğunu unutuyor. Kamerayı ses kaydı için kullanıyor. ‘Mini dizi’ ya da ‘beşinci sınıf TV filmi’ projesi, Katolik Kilisesi’ndeki çocuk istismarıyla ilgili... 88. Oscar Ödülleri’ne aday olduğu altı dalın ikisinde favori olan “Spotlight”, yarın vizyona giriyor.

Sinema 1927’de sesli döneme girmişti. Bu sebeple özellikle 1930-1940 arası üretimin merkezi olan türlerde yoğun diyalog devreye girdi. Müzikalde ‘sahne arkası müzikali’ alt türü, komedide ‘diyalog komedisi’ alt türü, romantik-komedinin doğuşu anlamına gelen ‘screwball komedi’nin popülerliği bundan kaynaklanıyordu. 1960’ların ortalarına kadar edebiyat ve tiyatro birincil kaynağa dönüşürken 70’lerde ‘Yeni Hollywood’ bir değişime işaret etti.

‘OYUNCU KADROSU’, ‘SÜRE’ VE ‘KİLİSE’ ALKIŞ İÇİN

Artık sinema dili, yönetmenlik sanatı ve üslup daha değerli hale gelmişti. Bu devrede Sidney Lumet, Alan J. Pakula gibi isimler ise dekupajına bakınca ‘minimalist sinema’yla bağ kurulabilecek işlere imza attılar. Bunlar arasında 1976’da çekilen “Başkanın Bütün Adamları” (“All the President’s Men”) ve “Şebeke” (“Network”) gibi klasikler, medyanın hazin durumunu (ilki gazete, ikincisi TV), ‘üst’lerle ilişkinin sinir bozuculuğuyla ele aldı. Ama devir farklıydı. Vietnam Savaşı’nın yaralarının sarılması, Watergate skandalının ve petrol krizinin patlamasıyla karamsarlaşan, iç tehdit arayan bir ülke vardı.

Günümüzde o dönemin vukuatlarını, bu anlayışı yansıtan yönetmenler görülebiliyor, misal George Clooney (“Zirveye Giden Yol”, “İyi Geceler İyi Şanslar”), Tony Gilroy (“Avukat”) yeri geldiğinde bu dekupajla başarılı ve inatçı işlere imza attılar. Soderbergh de kasıntı olmadığı zamanlarda… Tom McCarthy ise beşinci uzun metrajında bu geleneği takip etme hedefiyle “Spotlight”ı çekmiş, süreyi 128 dakikaya uzatarak ciddi dururken, ‘şaşaalı oyuncu kadrosu’ ile de Akademi’yi ve olgun kişileri hedeflemiş. İşin içine ‘kilise’ kelimesini ya da ‘kilisenin sapkınlıkları’ tamlamasını dahil etmek izleyenleri etkilemek için yeterli.

30’LARIN DİYALOG YOĞUNLUĞUNDAN ÇIKAN ‘TV’ KAFASI

Aslında bu hesap görünürde fena değil. Yola çıkılan ise Katolik Kilisesi’nin 2001’de açığa çıkan kirli çamaşırları. The Boston Globe’un 11 Eylül sebebiyle geç açıkladığı, Pulitzer’li gazetecilik olayı, Amerika’yı etkilemişti. Rahiplerin çocuk istismarına kaydığı, tacize, pedofiliye yeltendiği gerçeği tüm berraklığıyla yansıtılıyordu. Özellikle dünya sinemasında bu konuyu ele alan çarpıcı ve cesur işler görüyoruz (bkz. “Kötü Eğitim”, “The Club”).

Tom McCarthy bu damara güvenerek yola çıkıyor. Ama senaryo için ‘konuşan karakterler yerleştirelim yeter’ düşüncesini uygun buluyor. Bu da 70’lerde özene bezene yaratılan dengeli dokunun değil, şimdi ilkel duran 1930’ların sinemasının harekete geçirilmesini sağlıyor. Geriye bakınca demode gözükecek o dönemin konuşmalı filmlerini mini diziye çevirmek veya TV filmi olarak küçük ekrana hapsetmek mümkün.

LİBERAL, GEVEZE VE SANKİ İKİ RENKLİ

“Spotlight”ta Masanobu Takayanagi’nin sinematografisinden Tom McArdle’ın kurgusuna, hatta Howard Shore’un tek ezgiden oluşan boyutsuz bestelerine kadar bu izlenim net. Siyah-beyaz dönemin iki renkli anlayışını akla getiren renk skalası, ortaya rastgele bırakılmış bir kameranın sadece ses kaydı yapmasından destek alıyor. Böylece “Press” (2009) gibi bizim çöp (trash) gazetecilik filminin bir tık üzerinde olsa da her yönüyle bir ‘radyo tiyatrosu’ canlanıyor. Perdenin önünde sürekli konuşan, hiçbir şekilde karakter olması için uğraşılmamış bir grup gazeteci görüyoruz. Onların olayı çözmesi ancak TV’deki reklam aralarıyla mümkün olabilir.

Zira “Spotlight”ı ses bandını kapatarak izlerseniz hiçbir şey anlamazsınız. Aksine Pakula, Lumet gibi isimler böyle bir durumda bile anlaşılacak, matematiğiyle hayranlık uyandıran klasiklere imza atmışlardır. Üstelik buradaki bakış o kadar liberal ki ‘Vatikan’ sadece telefondaki bir sese dönüşüyor, tabulaştırılmış bir kurum olarak karşımıza çıkıyor. Oraya ait bir otorite figürünü, bir görüntüyü asla göremiyoruz.

KONUŞAN KAFALAR FİLMİ

Göstermelik muhaliflik Paul Greengrass’ı da tatmin edecek seviyede. “Spotlight”ta McCarthy, ABD’de Ortadoğululara karşı olan önyargıyı masaya yatıran ve minimalist dekupaj açısından sorunsuz duran, en iyi filmi “Misafir”in (“The Visitor”, 2007) seviyesine ulaşamıyor. Aksine Keaton, McAdams, Ruffalo, Schreiber, Tucci, Crudup gibilerini hiç susmadan konuşturup, karakter tanımına sokmayarak üzerimize atıyor. ‘Müsamere’ seviyesine inen yapıttaki yalapşap makyaj çalışmalarına ise hiç girmeyelim…

Film, TV gazeteciliğiyle ilgili üretilen “Köstebek” (“The Insider”, 1999) gibi başyapıtları bırakın, Ron Howard’ın klasik dekupajla ‘temiz’ çektiği ‘gazetecilik filmi’ “İşkolik” (“The Paper”, 1994) kadar bile inandırıcı olamıyor. Üstelik orada başroldeki muhabiri Michael Keaton canlandırıyordu. ‘Gazeteci öyküsü’ söz konusu olduğunda bunu hakkıyla yerine getiren, sinema tarihindeki konumunu ispatlamış klasikler var: “Yurttaş Kane” (“Citizen Kane”, 1941), “Shock Corridor” (1963), “Diri Gömülenler” (“Ace in the Hole”, 1951).

McCarthy, burada ‘konuşan kafalar filmi’ ile ‘minimalist film’i karıştırınca beşinci sınıf TV filmine yol açması da zor olmamış. Yeni milenyumda bağımsız sinemanın yükselen değeri, sanki ilk kez ruhunu sattığı, kendi geleneklerinden uzaklaştığı bir memur işine imza atıyor. “Spotlight”, onun filmografisinin uzak ara en kötüsü, özellikle Katolik Kilisesi’ne dil uzatırken lafını sakınmayıp rahiplerin tarafına geçen “The Club”ın (“El Club”, 2015) yanında pembe dizi gibi kalıyor.

FİLMİN NOTU: 2.5

Künye:

Spotlight
Yönetmen: Tom McCarthy
Oyuncular: Michael Keaton, Mark Ruffalo, Rachel McAdams, Liev Schreiber, Stanley Tucci
Süre: 128 dk.
Yapım yılı: 2015

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
1881 -
1938