11 MART FİLMLERİ

Türkçe konuşan Türk oyuncuların gözünden ilerlese de Bosnalı ve Sırp karakterler kullanan bir film. Kulağa tuhaf geliyor öyle değil mi? BKM prodüksiyonunda seviyeli komedi filmleri çeken Ozan Açıktan, “Annemin Yarası”nda Bosna Savaşı’nın bıraktığı izleri incelemek isteyince kariyerinin en zayıf eserine imza atmış.

Yedinci sanatta 1992-1995 arasında yaşanan ve sayısız insanın ölümüne yol açan Bosna Savaşı’yla ilgili fazlaca üretim yapılmıştı. Bu filmler dolaylı olarak veya doğrudan bu kritik siyasi olayı kullandılar. Özellikle “Yağmurdan Önce” (“Before the Rain”, 1994), “Kusursuz Çember” (“Savrseni Krug”, 1997), “Barut Fıçısı” (“Bure Baruta”, 1998) ve “Tarafsız Bölge” (“No Man’s Land”, 2001) bu insanlık dramından beslenerek kalıcı olmayı hak etti. Ama 2010’larda savaşa giren ülkelerin sinemalarında konuların tükenmesi ve meselenin uluslararası alana yayılması sebebiyle yeniden bir geriye dönüş yaşandı.

SICAĞI SICAĞINA YAKALANAN ETKİ, 2010’LARDA YOK

Bu furyaya “Güzel Bir Hayat Düşlerken” (“Circus Columbia”, 2010), “Kan ve Aşk” (“In The Land of Blood and Honey”, 2011), “Çocuklar” (“Djeka”, 2012), “Sen Dünyaya Gelmeden” (“Venuto El Mondo”, 2012), “Yokmuşum Gibi” (“As If I’m Not There”, 2012), “Güneş Tepedeyken” (“Zvizdan”, 2015) ve bizim “Üç Yol”u (2013) dahil edebiliriz. Ama bu alanda tematik ve görsel açıdan inceleyecek bir şey kalmadığı için Milcho Manchevski’nin, Danis Tanovic’in, Goran Paskaljevic’in sıcağı sıcağına yakaladığı etkiyi sadece Aida Begic canlandırabildi. 2008’de “Kar” (“Snijeg”) ile bu mevzuya giren yönetmen, “Çocuklar”da Bosna çocuklarının yeni neslinin de acılardan uzak kalamayacağına parmak basan olgun bir minimalist sinema örneğine imza atıyordu.

İşin doğrusu bir Bosna köyünde geçen “Annemin Yarası”nın bu döneme denk gelmesi şaşırtmıyor. Ülkemizde artan tecavüz meselesinin de bunda katkısı olabilir. Ama özellikle Sergio Castellito (“Sen Dünyaya Gelmeden”) ve Angelina Jolie’nin (“Kan ve Aşk”) ‘taciz’ olayına ‘melodramatik’ bakışını canlandıran bir öykü var burada. Altı kişinin elinden geçen senaryoda ‘Müslüman-Hıristiyan’ ya da ‘Bosnalı-Sırp’ çekişmesine/ilişkisine uygun karakterler, aile halleri ve yüzleşme mevcut.

OYUNCULUKLAR TATMİN EDİYOR

Özellikle Ozan Güven’in Borislav, Meryem Uzerli’nin Marija, Belçim Bilgin’in Nerma ve Bora Akkaş’ın Salih tiplemeleri yerine cuk oturmuş. Oyunculuk açısından bakarsak bir sıkıntı yok, ama mucize yaratan bir isimden de bahsedemeyiz. Sadece Bilgin’in sonlara doğru ‘melodramı devre sokma’ hedefine malzeme edilip ‘yapay bir makyaj’la Yeşilçam’a yanaştığı görülüyor.

Flashback’ler ile Bosna Savaşı’ndaki dini hesaplaşma problemine bağlanan ‘dramatik damar’ ise sanki “Sen Dünyaya Gelmeden”de tecavüze uğrayan özgürlükçü genç kız Aska’nın Diego’yla girdiği yasak ilişkinin devamında olanları hatırlatıyor. İlginçtir orada Aska’yı Saadet Işıl Aksoy canlandırırken, Gemma’yı (Penélope Cruz) aldatan Diego’yu ise Emile Hirsch oynamıştı. Tecavüz çocuğu böylece görünürde gösterişli, ama temelde pespaye bir melodrama malzeme edilmişti.

BOSNA’DA ANA DİL TÜRKÇE Mİ?

Burada aslında seyir sürecinin en tuhaf tarafı, 18 yaşındaki Bosnalı Salih’in gözünden bir Bosna köyü gösterilmesine karşın hikayenin tamamının Türkçe akması. Bu durum ilk bakışta ‘iç piyasa için yapılmış’ dedirtiyor. Türkçe konuşulan ama Balkanlar’da geçen Bosna Savaşı arka planlı film fikri zaten en baştan garip... Bu sebeple de “Çocuklar”ı yeniden izleme arzusuna kapılıyoruz. Peki ama Alman sinemasında el-omuz kamerasıyla, doğal oyunculukla, doğaçlamayla bilinen Hans-Christian Schmid’in filmlerinden tanıdığımız Polonyalı görüntü yönetmeni Bogumil Godfrejow projeye nasıl bir katkı veriyor?

Godfrejow, ev içindeki röntgenci genel planlarda kendini hissettiriyor. Ama gri-beyaz dokulu sallanan/titrek kamera kullanımı hiç tatmin edici değil. Kendisinin ticari durmaktan ziyade işin dramatik boyutunu öne çıkardığını bildiğimizden (örneğin şeytan çıkarma filmi “Requiem” bu açıdan tutarlıdır) bu durum yüzeyselliğe yol açıyor. Açılış sekansı almadan başlayan görsel yapı, ‘hellicam’ gibi teknik ekipmanlara karşın zorla tamamlanıyor. Bosna filmlerinde Jasmila Zbanic gibilerinin kullandığı ‘gerçekçilik’ ise sanki ‘abartılı oyunculuklar’dan destek alınca ‘iki arada bir derede kalma’nın adı konuluyor.

TAM BİR MUAMMA

Ozan Açıktan “Çok Filim Hareketler Bunlar” (2010) ve “Sen Kimsin?”de (2012) seviyeli komedi filmi çekebileceğini ispatlamışken, “Silsile”den (2014) sonra burada da tökezliyor. “Annemin Yarası”nda, sinematografik tercihleriyle farkında olmadan Çağan Irmak ekolüne, dizi alışkanlığına kayıyor. Erkan Erdem’in kurgusu ‘sıradan’ olmasına karşın, hikayeyi oyuncular gibi ayağa kaldırabiliyor. Jingle House’un iz bırakmasına alıştığımız ‘baskın müzik’ kullanımı ise dramanın baltalanmasına yol açıyor bu kez. Yaban domuzunun nehre düşme sahnesinde Skills Division’a yaptırılan animatronik efekt fazlasıyla kitsch (pespaye)…


Yönetmen evrensel bir acıyı perdeye taşımış, ama tanıdık, bayat ve yerel durmaktan kurtulamamış. Hollywood mantığıyla Bosna-Sırp çatışmasını Türkçe çekmek ne işe yaramış orası da tam bir muamma. Çoktan düşler ülkesinin seviyesine ulaştık da, biz mi bilmiyoruz? Olan bu kadar emek sarf eden oyunculara olmuş diyebiliriz.

FİLMİN NOTU: 2.9

Künye:

Annemin Yarası
Yönetmen: Ozan Açıktan
Oyuncular: Ozan Güven, Meryem Uzerli, Belçim Bilgin, Okan Yalabık, Bora Akkaş
Süre: 120 dk.
Yapım yılı: 2016

GÖRSEL DÜNYA ZENGİNLEŞİYOR

2014’te izlediğimiz “Uyumsuz”un ‘pilot bölüm’ konumunu sağlamlaştıran “Yandaş”, romanın gelecek dünyasını en iyi yansıtan eser. Üçüncü cildin ilk yarısının uyarlaması, “Hayal Şehir”in geleneğini akla getiren ‘geliştirilmiş genç yetişkin distopyası’yla dikkat çekebiliyor. Serinin bütçesi ve geliri arttıkça profesyonelleştiğini ispatlıyor.

“Kuralsız”da (“Insurgent”, 2015) simülasyon, bilgisayar yaratımı, mitolojik kutu gibi öğelerle zenginleşen ‘Uyumsuz’ (‘Divergent’) serisinin üçüncü halkası… “Yandaş” (“Allegiant”, 2016), Robert Schwentke’nin, Florian Ballhaus’un varlığıyla beş grubun mücadelesine sahne olan geleceğe başka bir boyut katma peşinde. Açıkçası Veronica Roth’un romanının distopik tarafı burada iyiden iyiye açığa çıkıyor.

‘MATRIX’ SONRASI DİSTOPYASI MI?

DNA ile oynarken sanal/alternatif gerçeklikten beslenen ‘karakter ilerletme’ metotları, ‘kıyamet sonrasını tasvir eden çöl’ün ortasındaki yapay bir şehirle, ‘Genetik Refah Bürosu’ (‘Bureau of Genetic Welfare’) ile katmanlı hale geliyor. Bu bölge, “Hayal Şehir”in (“Logan’s Run”, 1976) dünyanın ortasında küçük gözüken ‘bir fanusa sıkışmış distopya’ tanımına yaklaşıyor. Ancak bunun üzerine o mekanın etrafının bilgisayar boşluklarıyla kapatılması da ekleniyor.

Tris’in gruba liderlik ettiği açığa çıktıkça, onun rüyalarının, yaratılan anılarının değerli hale geldiğini görüyoruz. Açıkçası “Hayal Şehir” ile “Solarbabies”in (1986) buluşmasına, “Matrix” (“The Matrix”, 1999) sonrasından bir teknolojik dokunuş ilave ediliyor. Philip K. Dick’in kaçış senaryosu geleneğinin yerini sanal bellek gibi kavramlar alıyor. Daniels’ın kötü lider prototipi ise biraz sırıtıyor. Romanın görsel altyapısı devreye girdikçe film serisi zenginleşirken, “Uyumsuz” (“Divergent”, 2014) da pilot bölüm olmayı garantiliyor.

GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ BİR BİLİNÇ KATMIŞ

Michael Ballhaus’un oğlu Florian Ballhaus, özellikle ilk bölümde sıkışmışlığı anlatma adına bölünmüş alan diyoptrisi kullanıyor. İsyankar gençlerin durumuna ayna tutuyor. Schwentke’nin kurgucusu da aslında ‘yapay doku’ya, ‘yaratılan fütüristik öğeler’e destek veriyor. Çölün üzerine turuncunun tonlarının, içerideki karanlıkla bir bütün oluşturduğu, kendini her geçen gün daha da geliştiren Woodley’nin ten rengine yakıştığı açığa çıkıyor.

Roman serisinin üçüncü cildi ‘Allegiant’ın ilk yarısı, ‘Uyumsuz’ dünyasını keşfetmek için ideal bir çalışma. Serinin bütçesi ve geliri arttıkça görsel efektlerinin profesyonelleştiğini, mini dizi görünümünün devre dışı kaldığını ispatlıyor. Elbette ‘genç yetişkin edebiyatı uyarlamaları’ arasında “Göçebe” (“The Host”, 2013), “Labirent: Ölümcül Kaçış” (“The Maze Runner”, 2014), “Seçilmiş” (“The Giver”, 2014) gibi ‘net bir başarı’ değil. Ama ‘Açlık Oyunları’ndan (‘The Hunger Games’) daha özgün. Schwentke’nin Hollywood kariyerinde ise “Ölümsüz Polisler”in (“R.I.P.D.”, 2013) arkasından “Uçuş Planı” (“Flightplan”, 2005) ile birlikte ikinci sıraya yerleşiyor.

FİLMİN NOTU: 5.7

Künye:

Yandaş (Allegiant)
Yönetmen: Robert Schwentke
Oyuncular: Shailene Woodley, Theo James, Ansel Elgort, Jeff Daniels, Zoë Kravitz,
Naomi Watts, Miles Teller
Süre: 120 dk.
Yapım yılı: 2016

YENİ FRANSIZ AŞIRILIĞI’NDAN BESLENEN BİR FİLM DAHA

“Naciye”, korku sineması aşkıyla yanıp tutuşan coşkulu bir Türk yönetmeni duyuruyor. Yeni Fransız Aşırılığı’nın geleneğini kullanan filmlerin artışına dikkat çekerken, Derya Alabora’nın kadın katil prototipiyle ve flashback sahneleriyle hatırda kalacak. Ama müziği kullanma, günümüzdeki sekansları kurma ve yan hikaye yazma konusunda beceriksiz ve çaylak duruyor.

Kabul etmeliyiz ki, Türkiye’de seks sahnesi çekmekte ve şiddet kullanmakta başarılı yönetmenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Hatta ‘bir tane’ bile zor bulabiliriz. Lütfü Emre Çiçek, “Naciye”de bunu becermiş. Türk işi slasher filmi (kesme-biçme filmi) tanımına ulaşmak, Büyükada’yı fona yerleştirmek, oradaki müstakil evden ‘lanet’ çıkarmak kolay iş değil.

MÜZİKTEN UZAK DURUNCA HAREKETLENİYOR

Derya Alabora, Naciye’ye can verirken çok başarılı, karakterine yakışmış. Çiçek’in kurgulama esaslarında, müziği ısmarlama girişiminde ve sinema aşkında sıkıntı yok. Yönetmen, belki “Bebek Jane’e Ne Oldu?"nun (“Whatever Happened to Baby Jane”, 1962) Bette Davis’i, belki “İçerde”nin (“A L’Intérieur”, 2007) Béatrice Dalle’ı kıvamında bir korku ötekisi yaratıyor. Alexandre Bustillo-Julien Maury ikilisine yakın bir üslup var.

‘Flashback sekansı’, Yeni Fransız Aşırılığı’nın perdeyi kana bularken yakaladığı, akıllarda çıkmayan tedirgin edici anları çok iyi yansıtıyor. Bu kısmı izlerseniz, yönetmenin müziksiz atmosfer yaratmakta, seks sahnesi çekmekte, detay planları yerleştirmekte becerikli olduğunu anlarsınız.

DRAMATİK VE İŞİTSEL YAPI SORUNLU

Ama mesele senaryoya ve sekansları oluşturmaya geldiğinde gerçek bir tökezlemeyle yüzleşiyoruz. 81 dakikada sadece birkaç flaş çakma yeterli değil elbette… Öncelikle açılışta eve giren eğlenceli karakterin hiçbir dayanağı yok. Onun ötesinde öyküye dahil edilen hamile karakterle ilgili bir dramatik bağ kuruluyor, ama bunun planlı yapıldığı söylenemez. “Naciye”nin prototip olarak incelenmesi gerek.

Zafer Aslan’dan istenen Argento-Carpenter kırması ezgileri Türk aletleriyle birleştiren soundtrack ayrı dinlense keyifli olabilir. Bu haliyle filmin görüntülerinin altını çizmiyor, aksine onların önüne geçip gerilimi baltalıyor. Yan hikayedeki karakter motivasyonları üzerine hiç düşünülmemiş. Sekansları başlatırken kullanılacak planlar için hesap yapılmamış.

“Naciye”, “Gen” (2006) ve “Beyza’nın Kadınları”ndan (2006) sonra sinemamıza bir başka ‘kadın katil’ karakteri sokuyor. Ama onların becerisine ulaşamıyor. İlkinin ‘slasher filmi’ konumuna elbette daha yakın. İkincisinde ise seri katil meselesi polisiye odaklıydı. Elbette ‘cin’den, doğaüstü kıyımdan uzaklaşmak iyi bir şey, ama her şey değil. Film, Yeni Fransız Aşırılığı etkili tür denemelerine, “Dönüşüm: HTR2B” (2013) ve “Baskın: Karabasan”dan (2015) sonra yeni bir girişi müjdelemesiyle de hatırlanacak.

FİLMİN NOTU: 4

Künye:

Naciye
Yönetmen: Lütfü Emre Çiçek
Oyuncular: Derya Alabora, Esin Harvey, Görkem Mertsöz, Erdoğan Ünlü, Özlem Durmaz
Süre: 81 dk.
Yapım yılı: 2015

SARAH JESSICA PARKER’LA TOSKANA TATİLİ

İsmini görünce William Wyler’ın “Roma Tatili” kıvamında bir iş beklemek elbette hayalcilik. “Roma’da Aşk Başkadır”, bu konudaki umutsuzluğumuzu tescilleyen sekanslarla, geveze bir Toskana güzellemesine dönüşüyor. Sarah Jessica Parker, ‘Sex and the City’nin dizi seviyesindeki ucuz sinema filmlerini aratmıyor yine…

‘Romans’ı anlatmanın çeşitli yolları vardır. Bunlardan biri de güzel manzaralı bir ortamda, natürel bir fonda ve çayırlıkların ortasında, genelde müstakil bir evde aşkın gerçek heyecanını hissederek tatil yapmak… Sarah Jessica Parker ‘Sex and the City’deki (2003) Carrie Bradshaw karakterinin 2010’da sinemada bıraktığı yerden alıyor sanki. Ama hedef kızı Summer’la (Rosie Day) yeniden iletişim kurmak…

SİNEMA BİLETİ ALANA TURİSTİK GEZİ HİZMETİ BEDAVA

Kızın isminden başlayan ‘kör kör parmağın gözüne’ öğeler filmin can simidine dönüşüyor.Bir anda misafir gibi giren oyuncular alakasız işlerle uğraşıyor. Paz Vega’nın makyajı ve kıyafetiyle baloya hazırlanmış izlenimi bırakması, Claudia Cardinale’nin yörenin insanı olmak için kasması derken Raoul Bova ‘esas yakışıklı adam’ tanımına yarıyor.

Böylece ‘kadın filmi’ dönemecinde inmek şart hale geliyor. İşin doğrusu Audrey Wells imzalı “Under the Tuscan Sun”da (2003), orta yaşlı Diane Lane’in aynı bölgeye gelerek aşkı yakışıklı Raoul Bova’da araması, 12 yıl sonra yeniden canlanıyor. Başka oyuncu mu yok?

Ella Lemhagen “Tsatsiki” (“Tsatsiki, Morsan Och Polisen”, 1999), “Patrick 1.5” (“Patrik 1.5”, 2008), “The Crown Jewels” (“Kronjuvelerna”, 2011) gibi uluslararası festivallerden ödüllü filmlerle tanınan bir isim. İsveçli kadın yönetmen, bu sefer ilk İngilizce yapıtına imza atmış. Başarılı Macar görüntü yönetmeni Gergely Pohárnok burada ne yapıyor, biz de çözemiyoruz. Doğanın görüntülerini netsize düşürmeden, başka bir şeye konsantre olmadan alsın diye tutulmuş sanki!

Açıkçası bir süre sonra herkesin kendi kafasında olduğu ‘Toskana fonlu geveze yol komedisi’ kıvamında bir şeyle yüzleşiyoruz. Ama romantik-komedi klişeleri de yanı başımızdan ayrılmıyor! “Roma Tatili”ni (“Roman Holiday”, 1953) beklerken, son dönemde “Çalınmış Güzellik” (“Stealing Beauty”, 1996), “Aslı Gibidir” (“Certified Copy”, 2010) gibi filmlerde Bertolucci ve Kiarostami’nin ‘güncel fon’ olarak kullandığı yazlık mekana giriyoruz. Roma mı, Toskana mı? Tercih sizin.

FİLMİN NOTU: 2.7

Künye:

Roma’da Aşk Başkadır (All Roads Lead to Rome)
Yönetmen: Ella Lemhagen
Oyuncular: Sarah Jessica Parker, Raoul Bova, Claudia Cardinale, Paz Vega, Rosie Day
Süre: 90 dk.
Yapım yılı: 2016

İSTANBUL’U İYİ KULLANAN BELGESEL

2008’de Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden büyük ödülle dönen “Pazar: Bir Ticaret Masalı”nın yönetmeninden bir İstanbul güzellemesi… Hayatımıza hakim olan metropole dair bir belgesel “Hasret”. Yaşayan şehrin dünü, bugünü ve yarını üzerine heyecan verici ve karanlık bir itiraf gibi…

İstanbul’la ilgili belgeseller yapılmıştır. Ama Ben Hopkins, “Hasret”te (“Yearning”, 2015) fark yaratıyor. Kendi sesinden bir belgesel yönetmeninin yaşadıklarını ele alıyor. İstanbul’a dair bir belge bırakma hedefiyle aslında geçmiş ile günümüzün, tarih ile kapitalizmin kesişme noktalarına dair imgeler canlanıyor.

‘PAZAR: BİR TİCARET MASALI’NDAN İYİ

Özellikle bir yere kadar malzeme yetmiş yönetmene. Fatih Akın’ın “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek”teki (“Crossing the Bridge: Sound of Istanbul”, 2005) başarısızlığını göremiyoruz. “Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir” (2011) gibi büyük ölçekli bir bilgilendirme ya da eleştiri de yok. Ama “Hasret” kendi dünyasında dilini doğru kurarken, kolayca dağılıp kontrolü kaybediyor. İstanbul’a saygı duruşunda bulunurken, hayaletleri, görkemli binaları ve daha fazlasıyla bir kentin özetini çıkarıyor.

Hopkins, “Pazar: Bir Ticaret Masalı”ndaki (2008) üslup karmaşasına kaymıyor. Daha düşük bütçeyle daha sinemasal sonuçlar alıyor. Ama sözgelimi vatandaşı Grant Gee’nin “Hatıraların Masumiyeti” (“Innocence of Memories”, 2015) misali bir yetkinlik de göremiyoruz. Pamuk’un kitapları, dünyası ve müzesinin Resnais’vari bir üsluba çevrilmesi burada yok. Her şeye rağmen İstanbul’un dünü, bugünü ve yarınına dair kaotik tablo gerçekçi.

FİLMİN NOTU: 5.5

Künye:

Hasret (Yearning)
Yönetmen: Ben Hopkins
Süre: 98 dk.
Yapım yılı: 2015

KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

5.Dalga (The 5th Wave): 4.2
Ali Kundilli 2: 1.8
Aşkın Seçimi (The Choice): 3.5
Aşk ve Gurur + Zombiler (Pride and Prejudice and Zombies): 5
Babalar Savaşıyor (Daddy’s Home): 3.7
Baskın: Karabasan: 7.7
Bizans Oyunları: Geym of Bizans: 3
Buz ve Gökyüzü (La Glace et Le Ciel): 4.5
Büyük Açık (The Big Short): 4.5
Dedemin Fişi: 3
Carol: 7.5
Creed: Efsanenin Doğuşu (Creed): 5.4
Çılgın İhtiyar (Dirty Grandpa): 5.5
Danimarkalı Kız (The Danish Girl): 6.6
Deadpool: 6.1
Dedemin Fişi: 3
Delibal: 3
Denizin Ortasında (In The Heart of the Sea): 5.8
Diren! (Suffragette): 3.5
Diriliş (The Revenant): 6.2
Dünyanın En Güzel Kokusu: 0.9
Gençlik (Youth): 3.8
Gizli Dünya (Room): 5.8
Hep Yek: 4.1
Her Şey Aşktan: 4.5
Hesaplaşma (Misconduct): 4.3
Hes@pta Aşk: 5.2
İftarlık Gazoz: 5.5
İyi Bir Dinozor (The Good Dinosaur): 3
Joy: 6.5
Kardeşim Benim: 4.4
Kocan Kadar Konuş: Diriliş: 4.6
Kod Adı: Londra (London Has Fallen): 3
Köstebekgiller 2: Gölge’nin Tılsımı: 3.2
Kötü Kedi Şerafettin: 7
Mısır Tanrıları (Gods of Egypt): 4.5
Point Break: 5.3
Saul’un Oğlu (Saul Fia): 6.7
Senarist: 1.9
Sessiz Çığlık (Louder Than Bombs): 7.2
Spotlight: 2.5
Star Wars: Güç Uyanıyor (Star Wars: The Force Awakens): 3.6
Steve Jobs: 5.5
Şevkat Yerimdar 2: Burada Sakat Çok: 3
The Club (El Club): 7.8
The Hateful Eight: 6.5
The Lobster: 6.5
Yalan Labirenti (Im Labyrinth des Schweigens): 3.1
Zor Saatler (The Finest Hours): 2.6

Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!