29 TEMMUZ FİLMLERİ

Paul Greengrass ve Matt Damon ‘Bourne’ serisine kaldıkları yerden devam ediyorlar. Alicia Vikander, Tommy Lee Jones, Vincent Cassel, Riz Ahmed eklemelerinden özellikle ilki belirleyici. “Jason Bourne”, esas üçleme kadar ‘taze’ durmasa da son 20 yılda izlediğimiz çoğu Bond filminin üzerinde bir ajan aksiyonu filmi. Soluksuz izleniyor.

Bir Bourne filmi daha zihinlere kazınan Moby imzalı şahane tema müziği Extreme Ways’i duyunca bile heyecanlandırıyor. Ama bu beşinci halkayla beraber ‘habersiz izlesek yapım yıllarını ayırt edebilir miyiz?’ sorusu da ‘biz bunu görmüştük’ hissiyatını harekete geçiriyor. Şüphesiz Jeremy Renner’lı “Bourne’un Mirası”nın (“The Bourne Legacy”, 2012) kritik bir ara bölüme dönüşeceğini kimse tahmin edemezdi. Ama Tony Gilroy bir kapı açtı. “Jason Bourne” (2016) onun sonrasına gelmesinin hem faydasını, hem de zararını görüyor. Paul Greengrass, teknik ekibiyle geri dönüyor. Açılışından kapanışına nefes nefese izlenen bir ajan aksiyonunun sözünü veriyor.

‘BOURNE’ SERİSİNİN İLK ÜÇ FİLMİ BELİRLEYİCİDİR

Ama bu formatın sivrildiği yer: “Geçmişi Olmayan Adam” (“The Bourne Identity”, 2002), “Medusa Darbesi” (“The Bourne Supremacy”, 2004) ve “Son Ultimatom”un (“The Bourne Ultimatum”, 2007) oluşturduğu Robert Ludlum kaynaklı üçleme. Bana kalırsa bunlardan birincisi ve üçüncüsü daha kalıcıdır. Ama 2012’de Gilroy’un yaptıkları, meseleyi ‘CIA’in kendi ürettiği asker/ajan’ olayına çekmek, “Evrenin Askerleri”ni (“Universal Soldier”, 1992) gerçekçi bir boyuta taşımaktı.

Burada da Jason Bourne’un eğitim sürecinden insanlarla ilişkisine benzer bir duyguyu hissediyoruz. Hatta ‘genç ajan’ olarak seçilen oyuncu gayet yerinde. Filmi Damon şaşkın bir şekilde geçiriyor. Neyin ne olduğunu bilmeden, bir şeyler hatırlamaya çalışarak, telefon başında birilerini öldürmekle meşgul.

YENİ EKLEMELER FAYDA SAĞLIYOR MU?

Geçmiş ve kimlik olmadan içine girilen varoluş mücadelesi gerçekçi de. Greengrass’ın ‘cinema-vérité’ye aksiyon ekleyerek bu devirde yaptıkları çok değerli. Ajan prototipini de Bond’un yavanlığından çıkartıp ‘yenilebilen, yaralanabilen ve şaşkın’ bir kimliğe kaydırması takdir edilesi. Bu durum karşısında “Jason Bourne”un serinin beşinci halkası olarak bir yere oturtulması mümkün.

Operation Ironhand programı için gelen ve onunla bağlantı kuran Alicia Vikander’ın Heather Lee karakterine dair olumsuz şeyler söyleyemeyiz. Julia Stiles’ın yerini alması bir gençlik ve melezlik aşısı anlamına geliyor. Filmin tamamına yakınını da diyalogları, mimikleri ve planlarıyla götüren o. Belki de serinin Franka Potente’den bu yana en etkin kadın tiplemesine can veriyor. Afişte yer alması ise şaşırtmıyor, aksine bir ‘vizyon’ gibi gözüküyor.

Tommy Lee Jones ve Vincent Cassel de şablona zarar vermiyor. Riz Ahmed’in terör olaylarının artmasıyla içeri girdiği, Kalloor tiplemesine sadece ‘mizaç’ olarak uygun olduğu kesin. Ama Bourne’un geçmişindeki ‘terörizm’ sandığı meselenin hükümetin numarası olduğunun anlaşılması anlamlı bir ‘sistem karşıtı’ duruş getiriyor.

BEYRUT’TAN LAS VEGAS’A UZANAN AJAN AKSİYONU

Greengrass, yine akılda kalan ezgisiyle Bourne’u bize teslim ediyor. Damon, dokuz senelik arada yaşlandığını gösteriyor. Ama en tecrübeli ajan olarak elde tutulurken, başka görevlere de diğer kopya tiplerin gönderildiğine tanıklık ediyoruz. Beyrut’tan Las Vegas’a uzanan ajan aksiyonu, muhalif katmanlarını ilk üçleme kadar sağlam işlemiyor.

Ama serinin geldiği noktadaki ‘muhalif ruh’ ilgi çekiyor. Yaratılan, neredeyse robotlaşan casus meselesi manidar. Amerika’nın kendi kendine teknolojik açılımlarla idare ettiğine dikkat çekiyor. Ama bu çok yaratıcı değil. Vikander’ın bu kadar baskın bir kadın figür olması ise ‘ajan aksiyonu’na ‘romans’ eklemesi yapıyor.

KURGUCUDAN SENARİST OLUR MU?

“Jason Bourne”, aksiyon açısından Greengrass’ın olgunluğunu ispatlarken, ortak senaristliğe de geçen Christopher Rouse’un kurgusundan da fazlasıyla faydalanıyor. Ritim konusunda sıkıntı çekilmeyen araba takip, yaya takip ve çatışma sekansları tempoyu yükseltiyor.

Filmin bütçesini anlamlandırıyor. ‘Gerçekçi aksiyon’ dikkat çekiyor. Geçtiğimiz 15-20 senede izlediğimiz çoğu Bond filminin üzerinde bir tür denemesi izliyoruz. Bu enerji ve farkındalık keyif veriyor. Ama final sekansının biraz uzun durması ve “Kingsman: Gizli Servis”in (“Kingsman: The Secret Service”, 2014) taptaze bir ajan filmi modelini sektöre sokarak ‘Bourne’un yerine alması dezavantaj.

FİLMİN NOTU: 5.9

Künye:

Jason Bourne

Yönetmen: Paul Greengrass                                             

Oyuncular: Matt Damon, Alicia Vikander, Tommy Lee Jones, Vincent Cassel, Riz Ahmed

Süre: 123 dk.

Yapım yılı: 2016

NEVROTİK VE TUTKULU BİR EVLİLİKTEN KESİTLER

Bercot ve Cassel’in ‘delilik’ uyumundan beslenen melankolik evlilik tablosu, Maïwenn’in kariyerine yakışan hastalıklı ve tutkulu bir ilişkiye alan açıyor. “Prensim”, çıplaklığı, cinselliği, hamileliği ve delirmeyi Cassavetes’e yakın bir gerçeklik duygusuyla kavrarken süresinin uzunluğundan çekiyor. Film, 2015’te Cannes’da Altın Palmiye için yarışıp Emmanuelle Bercot’ya bileğinin hakkıyla aldığı ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü getirmişti.

“Affet Beni” (“Pardonnez-Moi”, 2006), “Le Bal des Actrices” (2009) ve “Polis” (“Polisse”, 2011) ile kendisini doğrudan incelemek istediği kurumların içine sokan oyuncu arka planlı yönetmen Maïwenn, ilk kez rol almadığı bir filme imza atıyor. İlkinde işlevsiz aileyi resmederken enseste, sapkınlıklara uzanan Todd Solondz’vari temsil, “Benny’s Videosu”nun (“Benny’s Video”, 1992) iyimser kız kardeşine dönüşmüştü. İkincide nevrotik Fransız oyuncular arasında dolaşırken onların belgeselini çekmek isteyen Maïwenn, kurmacadaki gücünü kaybediyordu. Araya sokulan modern video klipleri andıran hayali müzikal sahneler ise bir ‘yaratıcılık’ vaat ediyordu. Cannes ana yarışmasından ödülle dönen üçüncüsünde ise “Cinayeti Gördüm” (“Blowup”, 1966) misali bir yaklaşımla polis teşkilatındaki çocuk tacizinin röntgenini ‘gazeteci’ kimliğiyle çekiyordu.

‘AFFET BENİ’DE HİSSEDİLEN BİR TABLO

Yani sürekli kimsenin görmek istemediği kavramlara, gerçeklere odaklanıyor. Cassavetes’e yakın bir el-omuz kamerası kullanımından asla vazgeçmiyor. Ama anti-polisiye denemesi “Polis” onun en olgun işiydi. Diğerleri daha amatör veya kişisel denemeler gibiydi açıkçası. Nevroz, rahatsızlık, travma gibi kavramlara yakın duran yönetmen “Prensim” (“Mon Roi”, 2015) melankolik bir evlilik tablosunun, hastalıklı bir ilişkinin peşine takılıyor.

İşlevsiz aileye bakacağını “Affet Beni”de kanıtlamasının üzerinden dokuz sene geçmesine karşın bu kez Vincent Cassel-Emmanuelle Bercot gibi işlevli bir ikili buluyor. Onların gözünden yatak kimyasındaki iletişimle ‘sert’ gözüken ama hamilelikle yıkılan bir evli çift canlanıyor. Çıplaklık, seks, şehvet ve tutku cesaretle canlanıyor.

KANIRTMAYI HEDEF KOYAN SENARYO CİNSEL ÖZGÜRLÜĞÜ UNUTUYOR

Maïwenn, ikinci eserinde kendini havuzun altından çıplak çekip ‘lezbiyen fantezisi’ olarak sunmasının boşa olmadığını kanıtlıyor “Prensim”de. El kamerasının doğallığından beslenirken, fazla müzik kullanmadan bu gerçekçilikle oyalıyor, gerilimle seyirciyi içine çekiyor. Rahatsız aile tablosu, nevrotik ve histerik ana karakterin, delirmenin eşiğindeki kadının eğilimleriyle ikinci yarıda ‘çıkmaz sokak’a giriyor.

Biz bir cinayet beklerken hamilelikten sonra her dramatik dönüşte 10 dakikada bir seyircinin yüreğini sökmek isteyen bir senaryoyla yüzleşiyoruz. Bu eğilim de 124 dakikayı doldurmak söz konusu olduğunda asla başarılı değil. Böylece rahatsız edicilik bir yere kadar geçerli olabiliyor. Çırılçıplakken yanlarına bebeği alıp uyuyan özgür çiftin, seks yaparken hamileliği umursamaması bir yerden sonra ‘cinsel özgürlük’ten kopulmasına yol açıyor. ‘Umutlu’ bir tablo yok, ama sanki özgürlükçülükten uzaklaşmak için çiğ yöntemler uygulanıyor.

ZULAWSKI ARANIYOR

“Prensim”, Bercot ve Cassel ile doyurucu. İkilinin iletişimi müthiş! Araya girenler, evliliğe ve hamileliğe karamsar bakış, “Aç Kalpler”le (“Hungry Hearts”, 2014) akraba bir gerçekçilik ve melankoli getiriyor. Ama ikinci yarıda Marceau-Karyo ikilisinin delilik ve çıplaklıktan beslenen rahatsız edici aşkını yansıtan Zulawski cinliği “L’Amour Braque”ın (1985) tavizsizliği aranıyor. Hem görsel hem de dramatik açıdan…

Maïwenn adına gördüğümüz huzursuz, rahatsız, travmatik işlevsiz aile temsillerinden biriyle daha yüzleşiyoruz. Gelenek devam ediyor. Cinsel temas ve çıplaklığın her şey olduğu noktada ‘seni bırakırım’da bile sadakatsizliğin umursanmaması ‘evlilik’ dilinde çok çarpıcı. Ama hamilelik, cinsel organ hastalığı, aldatma, terapi dönemi ile birlikte ‘rahatsızlık’ ve ‘histeri’ öne çıkınca ipin ucu da kaçırılıyor. Zulawski ile Cassavetes’i buluşturan ‘ilişki/evlilik tanımı’ yaratma çabası bir noktada tıkanıyor.

FİLMİN NOTU: 4.5

Künye:

Prensim (Mon Roi)

Yönetmen: Maiwenn

Oyuncular: Emmanuelle Bercot, Vincent Cassel, Isid Le Besco, Louis Garrel

Süre: 140 dk.

Yapım yılı: 2015

VOODOO BEBEĞİNİ SÖMÜRME SANATI

Çöp büyü filmi “Şeytanın Oyuncakları”, amatör kamera kullanımına kayan sinematografisinden beşinci sınıf oyunculuklarına kadar video piyasasına uygun bir iş. Voodoo bebeği gibi eski bir motifin üzerine giden ‘polisiye-doğaüstü korku’ damarlı denemelerden biri olarak kayıtlara geçecek. Ama elbette iyi anılarla değil.

‘Voodoo bebeği’, sinemanın geçmişinden itibaren korkuya malzeme olmuştur. Ancak bu motifi ya da film objesini, zamanla polisiyenin veya başka türlerin içine çekenler de gördük. Kabul etmeliyiz ki “İskelet Anahtar” (“The Skeleton Key”, 2005) ve “Puffball” (2007) gibi saf büyü filmlerinde başarılı sonuçlar verdi günümüzde.

HER ÖĞESİYLE UCUZLUĞUN HAKKINI VERİYOR

Padraig Reynolds’ın ikinci uzun metrajı “Şeytanın Oyuncakları” (“Worry Dolls”, 2016), elinde büyülü bebekle, oyuncağıyla dolaşan bir küçük kız görüntüsüyle açılıyor. Onun mahkum olduğu evden kaçmasıyla girizgah tamamlanıyor. Ama buradan sonra beşinci sınıf oyunculuklar eşliğinde çiğ görüntülerin gözümüze sokulduğunu görüyoruz.

Buna boyutsuz makyaj efektlerinin de tiplemeleri palyaçoya çevirmesi eklenince mizansen adına beklentilerimiz kısıtlanıyor. Zamanla polisiyeye kayan “Şeytanın Oyuncakları”, “Şeytan Çıkmazı” (“Angel Heart”, 1987) ve “Fallen” (1998) ile akrabalık kuruyor. Ama büyü yapan motifi yansıtırken kurguyla ‘görsel yapı’yı idare etme gibi bir beceriye sahip değil. Aksine yakın/orta planların arkasına detay veya ara planları koyamayarak ‘ucuzcu’ gözüküyor.

“Şeytanın Oyuncakları”, net bir ‘çöp korku filmi’ örneği. Sahne sahne izlendiğinde görsel açıdan pespaye duran çalışma, kötü oyunculuklarla da destekleniyor. Setlerin ‘yapma’ olduğunun ortaya çıkması, önde olup biten anlamsız diyalogların önlenemez bir sonucu gibi.

FİLMİN NOTU: 0.9

Künye:

Şeytanın Oyuncakları (Worry Dolls)

Yönetmen: Padraig Reynolds

Oyuncular: Christopher Wiehl, Kym Jackson, Tina Lifford, Samatha Smith, Brea Grant

Süre: 85 dk.

Yapım yılı: 2016

KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

Alamet-i Kıyamet: Tarikat: 4.5

Alis Harikalar Diyarında: Aynanın İçinden: 3.1

Ammar 2: Cin İstilası: 3.8

Ana Yurdu: 5.6

Arama Moturu: 3.6

Arınma Gecesi: Seçim Yılı (The Purge: Election Year): 5

Aşk Uğruna (Equals): 5.4

Babaannem: 2.2

Bekleyiş (L’attesa): 4.2

Belgica: 4.5

Ben Salvador Değilim: 1.9

Benim Çılgın Düğünüm 2 (My Big Fat Greek Wedding 2): 2.5

Bin Başlı Canavar: 5.7

Bir Kadın + Bir Erkek (Un + Une): 5.1

Denizdeki Ateş (Fuocoammare): 5

Emicem Hospital: 4.5

Evrim (Evolution): 8.1

Fırtınalı Hayatlar (Genius): 6.7

Frekans (Cell): 2.5

Hatırla (Remember): 5

Hitchcock/Truffaut: 7.3

Hitler’e Suikast (Elser): 3.5

Işıklar Sönünce (Lights Out): 3

İnatçılar (Hrutar): 5.1

Kanlı Girdap (The Ghosts of Garip): 0.8

Kim Kadın Kim Koca (Ki and Ka): 1.8

Korku Seansı 2 (The Conjuring 2): 5.5

Kördüğüm (Maggie’s Plan): 3.8

Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit (Independence Day: Resurgence): 5.1

Lanetli Çocuk (The Boy): 6.1

Merkezi İstihbarat (Central Intelligence): 2.6

Midnight Special: 5.8

Mike ve Dave: Ah Bir Sevgili Yapsak (Mike and Dave Needs Wedding Dates): 4.3

Muna: 2.5

Ninja Kaplumbağalar: Gölgelerin İçinden: 5

Özel Kargo (Precious Cargo): 1.9

Para Tuzağı (Money Monster): 5.5

Sen Benimsin (A Bigger Splash): 3.5

Senden Önce Ben (Me Before You): 3

Sihirbazlar Çetesi 2 (Now You See Me 2): 3.6

Simülasyon (The Call Up): 4

Soygun (Braqueurs): 5

Siyahın Elli Tonu (Fifty Shades of Black): 4.6

Sultan: 4.9

Şeytanın Çocukları: El-Ebyaz: 3.5

Şimdi Nereyi İşgal Edelim? (Where to Invade Next?): 6.7

Tarzan Efsanesi (The Legend of Tarzan): 6.3

The BFG: 6.1

Üç Harfliler 3: Kara Büyü: 2.7

X-Men: Apocalypse: 5.4

Ve Panayır Köyden Gider: 4.5

Vurgun (The Trust): 3

Warcraft: 6

Zootropolis: Hayvanlar Şehri (Zootopia): 6.2

Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!