Sinemaya yön veren filmler: Açlık
Aristokrasinin temsili olarak bildiğimiz vampirleri 20. yüzyılda şehir burjuvasının içine transfer ederek New York’a taşıyan, modern vampir filmlerinin veliahtı. “Açlık”, lezbiyen vampir mantığının ilk kez A sınıfının içine sokması bir yana, oturttuğu biçimci yönetmenlik stiliyle, oluşturduğu mükemmeliyetçi ve yapay dünya ile ve türün kalıplarını yeniden inşa etmesiyle halen anılmaktadır. Kült olmasının yanında alt tür açısından da öncü bir eserdir. 27 senedir sayısız eseri etkilemiştir.
Mısırlı vampir Miriam Blaylock (Catherine Deneuve), sevgilisi John Blaylock (David Bowie) ile birlikte gün batımını takiben gece kulüplerinde insanları avlayıp, onların kanlarını emmektedirler. Bu sayede hem ölümsüz olup hayata tutunurlar, hem de dünyaya başka vampirler kazandırırlar. Ancak bir gün doktorluk yapan Sarah’ya (Susan Sarandon) aşık olan Miriam’ın bu tutkusu John’un yaşlanmaya başlamasıyla devam edecektir. Peki bu lezbiyen aşkın sonu nereye varacaktır?
30’larda gotik edebiyat uyarlaması olarak bilinen vampir filminin gerçek anlamda bir alt türe dönüştüğü eser “Açlık”tır. Onun da modern evrene uygun 80’ler dünyasını, müzik ve sinema üzerinden perdede canlandırması önemlidir. Zira burada reklamcı ve biçimci yönetmenleriyle tanınan İngiliz sinemasının 80’ler ekolünün en bariz temsilcisi Tony Scott vardır yönetmenlik koltuğunda. Onun da katkısıyla sinema tarihinin en biçimci filmlerinden biriyle yüzleşiriz.
Tabii lezbiyen vampir konseptinin A sınıfına transferinde, haçlardan korkmayan vampir tasvirinde ve daha nice konuda çığır açtığı bilinir bu eserin. “Açlık”, ilk çekildiği zaman önemsenmemesine karşın, sonradan değeri anlaşılan bir başyapıttır.
İşte beş maddede “Açlık”ın sırrı...
1-Vampir filminde modern dönemi başlatan film
1922’de Alman yönetmen F.W. Murnau imzalı ilk filmi “Nosferatu” (“Nosferatu, eine Symphonie des Grauens”) ile sinemaya adım atan vampir filmi, daha o zamandan kalıplarını ve özelliklerini belli etmişti aslında. 1931’de Universal’ın ürettiği “Dracula” ve onun devam filmleriyle de adını geniş kitlelere duyurdu. Ardından 1950’lerde Hammer Films’in projelendirdiği, Christopher Lee’yi başrole taşıyan “Dracula’nın Dehşeti” (“Horror for Dracula”, 1958) de aslında Bram Stoker’ın romanını İngiltere’ye transfer ediyordu. Çok fazla bir değişiklik yapmıyordu.
O zamandan sonra da eli yüzü düzgün tür örnekleri üremedi çok fazla. Daha çok İspanyol Jess Franco ve İtalyan Lucio Fulci imzalı, daha çok kült kitleleri memnun eden eserler devreye girdi. Bunların en önemlisi “Lezbiyen Vampirler” (“Vampyros Lesbos”, 1971) idi. Aslında Whitley Strieber’ın romanından uyarlanan “Açlık”ın (“The Hunger”, 1983) temelinde de ilk kez orada ortaya çıkan lezbiyen vampirlik meselesi var. Hatta bunu A sınıfına taşıyıp, heteroseksüel alışkanlıkları bir kenara ittiği dahi söylenebilir.
Ancak filmin esasen yaptığı o dönemin “Kurtadam Londra’da” (“An American Werewolf in London”, 1981) gibi kurt adam filmlerinin de devreye soktuğu gibi bu aristokrasi ve malikane odaklı alt türleri modern dünyaya uyarlamaktı. Sözünü ettiğimiz eserin bu konuda ilk olduğu söylenebilir. Fakat bu durumu ileriye götürmekten ziyade mizahla harmanlamayı seçmişti. Burada ise aristokrasi, ciddi anlamda yerini şehir burjuvasına bırakıyor. Catherine Deneuve’ün canlandırdığı ana karakter Miriam Blaylock, senelerdir New York’ta yaşadığı evinde adeta ‘eş üstüne eş’ tüketen bir modern dünya vampiri.
Aslında gerçek anlamıyla Mısırlı bir vampir. En önemlisi de biseksüel olması. Belki de o, sinemanın ilk biseksüel vampiri. Aslında David Bowie’nin karakterini esir ederek eşi yapması ile birlikte bir müzik şöleni ve alt kültür portresi de beraberinde geliyor. Öyle ki “Açlık”, 80’lerin o müzik ve hippielik geleneğini yapay bir coğrafyaya taşıyan filmlerinin en önemlilerinden biri olarak da anılabilir. Zaten görsel yapısını bu pencereden bakıp analiz etmek de gayet mümkün.
Ancak filmin kırmızı, mavi ve turuncu tonlarının üzerine gitmesinin amacı biraz daha farklı. Zaten burada yönetmen Tony Scott, şehrin ortasındaki ‘burjuva evi’nden bir vampir malikanesi yaratırken, içerideki tasarımı da ona göre kitsch (bayağılık estetiği) öğelerle düzenlemiş. Öyle ki sözünü ettiğimiz mekanın içinde piyano, bolca tablo, dağınık yatak ve beyaz tül perde, bol boşluklu bir malikanenin minimalist aksesuarları gibi duruyorlar.
Bunun anlamı da aslında vampirlerin yani aristokrasinin günümüzde şehir burjuvazisine transfer olmuş halinin rahatlığını, yalnızlığını ve sadece sekse odaklanan hayatını vurgulamak. Zaten günde sadece yedi saat uyuyup, geri kalan süreçte beslenen bir ırka dönüştürülüyor burada vampirler. Bu da bir bakıma gece hayatı olan genç burjuvaziyi vurgulamalarını sağlıyordu.
Öyle ki vampir ezberimize göre, bu ırk öğleden sonraya kadar uyuyup güneşi görmeyen bir düzene sahipti. Bu durumun devamında; “Açlık”ın gün ışığına çıkamayan, sarımsaktan korkan ve haçtan uzak duran vampir kavramında yaptığı değişiklikler de ince ince ele alınabilir.
2-Haç artık hammadde
Zira bizim bildiğimiz kadarıyla vampirler ateisttir. Evlerinde dinsiz bir şekilde yaşarlar. Bu sebeple dinin temsilcisiyle, yani haçla öldürülürler. Ancak burada Miriam ve sevgilisi boynunda haça benzer bir kolye ile dolaşıyor. Onun içinden de bıçak çıkıyor. Bu bıçak insanların kanını emip onları vampire dönüştürmeye yarıyor. Anlayacağınız buradaki vampir ırkı, haçı cinayet aletine çeviriyor. Zaten Miriam’ın Mısırlı olması da hıristiyanlıkla herhangi bir bağ kurulmamasını sağlıyor. Böylece belki de camiye gidince oradan korkacak bir ırk bu, Mısırlı oldukları için. Ancak bu konuda filmin kesin bir yargısı yok.
Bu değişimin yanında; vampir ırkının mükemmelliği, sonsuz güzelliği ve yaşamının aslında daha ilk kareden bize hissettirildiği görülebiliyor. Bunun da burjuvazinin ‘sonsuz açlık’ına yani açgözlülük, gözünü para bürüme gibi olgularını hareket geçirmek için vurgulandığı söylenebilir. Öyle ki ana karakterimiz Miriam, sadece bir kez TV’de gördüğü Sarah’yı almak isteyen bir diktatör adeta. Tabii bu vampir şefinin kadın olması da A sınıf adına bir başka atılım. Onun her istediğini elde etme arzusunun ters tepmemesi ise sonsuz güzellikle ilintili.
Aslında yönetmen Tony Scott, “Açlık”ta bu ‘sonsuz güzellik’ meselesinin üzerine gitmeyi seçmiş. Bu doğrultuda da filmi özellikle mükemmeliyetçi karelerle ve renklerle düzenlemiş. Mavi, kırmızı ve turuncunun yapaylığıyla burjuvanın yapmacıklığını vurgulama şansına erişmiş. Bu sebeple de evin içinin, sürekli dışarıdan gelen ışığın katkısıyla böylesi bir renk tonunun izini sürmesi önemli. Dış mekanlara geçildiğinde de genelde gece periyodları veya yağmurlu zamanların tercih edilmesi, vampirlerin aslında doğal ışık ya da güneşle değil de yapay ışıkla yaşadığını kanıtlıyor bizlere.
Bu doğrultuda da aslında korku filmlerinde ve vampirlerin malikanelerinde önemli yer tutan tavan arası ve bodrum katı da Scott’ın gözünden farklı kurulmuş. Tavan arasının yine turuncu rengin tonları ve bol tülle gizemli ve hatta mistik hale getirilmesi önemli bir yönetmenlik hamlesi. Orasının Miriam’ın eski sevgililerinin ruhlarının tabutta yattığı yer olması ve sonda bu konuda bir atılım yapılması da önemli.
Buna istinaden aslında ‘dehşet yukarıdan geliyor’ durumunun devreye girdiği söylenebilir. Yani gündüz ışığına da vakıf olan turuncu korkuya, mavi ise rahatlığı vurguladığı için tutkuya açılıyor burada daha çok sanki. Tabii bu durumda vampirlerin ‘dışarı’yı bir hayati tehdit olarak görmelerinin de payı büyük.
Vampir filmlerinde çok az kullanılan yeraltında ise sadece bir imha çöpü bulunması; aslında bir bakıma oranın ‘burjuvanın çöplüğü’ konumunda değerlendirilmesine yol açıyor. Böylece yine bir postmodern hamle ile yüzleşiyoruz. Öyle ki oraya inilen merdiven, bir aristorat evinden ziyade bir lokantanın çöpüne gidilen merdiven gibi çizilmiş.
3-Video klip estetiği ile çekilmiş bir vampir operası
Aslında Tony Scott’ın tüm bunları ele alırken yapay bir coğrafya dokumasının, vampirlerin konformist dünyasını sinemalaştırma arzusu olarak algılamak mümkün. Öyle ki daha ilk sekanstan başlayan bir tempo ve özellikle de reklam veya video klip dokusu hakim. Bu da son kareye kadar sürüyor. Yönetmen, bütün filmi bir ‘vampir operası’ gibi yorumlamış. Zira klasik müzik, popüler müzik ve rock müzik ezgilerinin hiç susmadığı ve her sahnede farklı bir noktadan devreye girdiği bir görsel yapı mevcut.
Bunun da yönetmenin 80’lerde Alan Parker ve Adrian Lyne ile beraber temsil ettiği ‘İngiliz reklamcı yönetmenler kuşağı’nın en biçimci temsilcisi olmasının rolü büyük. Bu durum sonradan Oliver Stone’a da sıçrayacaktı zira. Aslında burada ‘O zamanlar bir sahne için 5-6 plan almak zordu. Şimdi HD ile kolay’ diye de bu durumu yorumladığı biliniyor Scott’ın.
Bu durum da açılış sekansının üç parçalı başlayıp, sonradan altı bölümü iç içe kurgular hale gelen anlatısıyla, daha birinci saniyede start alıyor. Bir gece kulübünde parmalıkların önünde şarkı söyleyen bir grup solistinin performansı esas başlangıç noktası. Onun üzerine arkadan mekana giren Deneuve ve Bowie eklenirken, hiç zaman kaybedilmeden bu ikilinin bir süre sonra cereyan etmesi gereken arabalarında ve evlerinde yaşadıkları anlar aralara yerleştiriliyor. Bu üç zaman dilimine araya sıkıştırılan maymunun eklenmesi sahneyi altı ayaklı hale getiriyor.
Yönetmenin bunların tamamını paralel kesme (cross cut, farklı mekanlarda olan şeyleri üst üste bindiren kurgu tekniği) tekniğiyle yapıp filmin temposunu adeta yüzde yüze çıkarması ise önemli. Bu yaklaşım, Scott’ın becerisini kanıtlarken, henüz ilk filminde yönetmenlik sanatının biçimci dünyasından devrime açılmasını sağlıyor. Bu anlayış, sahnedeki ‘kan emme’ durumunu vurguladıktan sonra, Deneuve ile Bowie’nin duştaki çıplak sahnesinden ‘seksilik’ ve ‘kusursuz güzellik’ pompalanmasına da yol açıyor.
Aslında bu açılışın ilk olarak vampirlerin parapsikolojik güçleri olduğu gerçeğini vurguladığı söylenebilir. Ardından ırkın; ‘açlık’larını bir türlü bastıramayan yozlaşmış aristokratlardan oluştuğunu ortaya çıkardığını ve insanlara bağımlı yaşadığını vurgulamak için kullanıldığını söylemek lazım. Tabii bu durum Miriam’ın Sarah’a aşık olup devamında oradaki maymunun ölüp gitmesiyle de ilintili.
Zira o maymun, Miriam’ın belki de parapsikolojik güçleriyle bir anda John Blaylock’un yerine geçip, onu ölüme ve yaşlılığa sürüklüyor. Hiç ölmese de yaşlılık ve mükemmel olmama onların dünyasında ölüme tekabül ediyor. Yani ‘görünüş’ her şey, Kont Dracula ve bütün aristokratlarda olduğu gibi. Tabii burada vampirlerin ‘parapsikolojik güçlere sahip olması’ durumu da burada ilk kez karşımıza çıkıyor. Her ne kadar bu, Mısır’ın ya da Ortadoğu’nun medyum güçlerine sahip oryantalist havasından kopup gelse de, filmin bu konuda “Alacakaranlık”ın veliahtı olduğunu da itiraf etmeliyiz.
Mısırlı vampirlerin araya giren birkaç flashbackte gördüğümüz gibi, her türlü renk tonunun mükemmelliğiyle vurgulanması da cabası. Aslında Scott’ın zaman zaman ana akışın arasına soktuğu sürreel anların, vampirlerin hayalleri olabileceğini göstermeye yaradığı da söylenebilir. Zaten yönetmen, filmin anlatısını kurarken sürekli ara plan, paralel kesme ve müzik odaklı ilerlemiştir. Bu doğrultuda da mükemmeliyetçi vizyonundan bir vampir operası çıkarırken, bu dönemdeki ‘genç yaşam tarzı’na da video klip estetiği ile çözüm bulmuştur.
4-Tartışmalı seks sahnesi ve stüdyo sonu
Film, vizyona girdiği zaman Susan Sarandon ve Catherine Deneuve gibi kaliteleriyle dikkat çeken iki oyuncuyu bir lezbiyen seks sahnesinde oynatmasıyla tartışılmıştı daha çok. Hatta ülkemizde sinemalarda gösterilmesi için 14 sene beklemek durumunda bile kaldık. Zaten Sarandon’ın ‘İlk kez bir kadınla öpüştüm. Dudaklarımız daha yumuşak oluyormuş’ gibi bir yorumu olduğu da biliniyor filmle ilgili. Yani bu sahne, özdeşleşme yaratmaktan ziyade stiliyle dikkat çekiyordu.
Tony Scott’ın birçok tablodan esinlenerek kurguladığını söylediği bu sekans, elbette görüntü yönetmeni Stephen Goldbatt ile kurgucu Pamela Power’a da çok şey borçlu. Yönetmen, Miriam’ın Sarah’yı evine davet etmesiyle başlayan, Sarah’nın üstüne kırmızı şarap döküp beyaz bluzunu ıslatmasıyla sadede ererek gerçek kıvamına ulaşan bu sekans için ‘farklı bir şey denedim’ demiştir her zaman.
Öyle ki sahnede Nicolas Roeg ve Ken Russell gibi 70’lerin İngiliz biçimci yönetmenlerinin etkisini arkasına alarak, üç değişik alandan şeyleri ara plan ve paralel kesme teknikleriyle iç içe geçirip filmin genelindeki gibi zaman akışını yıkmıştır. Bu alanların birincisi büyük bir aynanın önüne uzanmış ikilimizden birinin sütyensiz, diğerinin gecelikli halidir. İkincisi yakından ve uzaktan üst açı ile Deneuve’ün arkadan, Sarandon’un önden kavrandığı çerçevelerdir. Üçüncüsü ise seks ilişkisinin ortasındaki kan tüketimini de içine alan yakın planlardır.
Tabii burada çekim ölçeği konusunda teleobjektifin (yakın planlar için kullanılan objektif tipi) hakimiyeti ve görüntü yönetmeninin filmin genelinde oturttuğu yapay renk dokusunun kırmızı tonu etkili bir rol oynar. Tutkuyu ve kan arzusunu ya da ‘seks’ ve ‘açlık’ı doruk noktasına taşıyarak görsel bir görkem aşılar. Aynı zamanda kan vurgusu, kan damlalı bir aşı ara planı ile de yapılmıştır. Filmin bu sahne sebebiyle ‘istismar’ malzemesi adı altında anıldığı söylenmiştir. Bu sebeple de zamanında birçok hak etmediği eleştiriye maruz bırakılmıştır.
Bu sahnenin yanında filmin Warner Bros’un istediği son ile vizyona girebildiği de bilinir. Öyle ki burada Miriam, kötü ve lezbiyen olduğu için sonda cezalandırılır. Ancak romanda bu öyle değildir. “Açlık”ın esas versiyonunda bizim gördüğümüz ise Tony Scott’ın itiraf ettiği üzere bir stüdyo sonudur. Bunun arkasına yerleştirilen Susan Sarandon’lı sahne de devam filmi çekilmesi için yerleştirilmiştir.
Warner da yoğun tepkilerle vazgeçtiği bu projeyi 2012’de hayata geçirmek için planlar yapmaya başladı. Ancak henüz filmin yönetmeni ve kadrosu belli değil. Tony Scott’ın böylesi bir projeye el atması ise zor gözüküyor.
5-Takipçileri
“Kayıp Çocuklar” (“The Lost Boys”, 1987), “Karanlık Bastığında” (“Near Dark”, 1987) gibi, video klip estetiğini uygulayan, 80’lerin modern vampir filmlerinde büyük katkısı olduğu söylenebilir.
Ayrıca bu formülün içine bolca aksiyon, çizgi roman dokusu ve değişim ekleyen, “Bıçağın İki Yüzü” (“Blade”, 1998), “Karanlıklar Ülkesi” (“Underworld”, 2003), “Alacakaranlık” (“Twilight”, 2008), “Vampir İmparatorluğu” (“Daybreakers”, 2009) gibi tür kırması filmlerin de keskin kaynağı “Açlık”tı hiç şüphesiz!
Nereden bulabiliriz?
Türkiye’de de yurt dışında da tek diskli versiyonu var. Kesilmemiş...
Kimlik:
Açlık (The Hunger)
Yapım yılı: 1983
Yönetmen: Tony Scott
Oyuncular: Catherine Deneuve, David Bowie, Susan Sarandon, Dan Hedaya, Willem Dafoe, Beth Ehlers, Cliff de Young
Senaryo: Ivan Davis, James Costigan ve Michael Thomas (Whitley Strieber’ın romanından)