Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        7 OCAK FİLMLERİ

        Nurculuk akımının öncüsü olarak bilinen, İslami çevrelerin çok sevdiği Said Nursi, büyük bir şaşaa ile birlikte bir klasik biyografinin konusu oldu. 163 dakikalık süresine karşın ilk yarısında akıcı olmayı beceren, ancak ikinci yarısında ‘duygusallık’a hapsolduğu için dramatik yapısının sarkmasına yol açan bir eser bu. Ancak daha çok 80’ler Hollywood’unda, Amerikan halkının siyahi kesimini anlatan Afro-Amerikan sineması ürünü eserlerin kaliteli ve ticari duruşunun bir benzerini, Türk sinemasında başlatma iddiası açısından dikkate alınmalı. Çünkü söylemsel açıdan bakarsak kökten Atatürk karşıtı tavrının hiç de sinemasal ve olgun durduğu söylenemez. Öyle ki “Hür Adam”, kötü adamının Atatürk olduğu, İslami propaganda amacı güden bir biyografi. Ancak ilginç bir şekilde film olarak “Veda”nın çok da altında değil.

        Ülkemizde herkesin kabul ettiği 90’lardan beri var olan bir ‘İslami sinema’ akımı mevcut. Bunun önderliğini Mesut Uçakan yapar iken son 10 yılda onun filmlerinin sinemaya uğramaya devam ettiğini de görmek mümkün. Feza Film ve Mehmet Tanrısever de bu duruşun içindeki özel isimlerden ikisi. “Hür Adam: Bedüizzaman Said Nursi” adlı ‘Said-i Nursi biyografisi’nin de olsa olsa bu ikilinin katkısıyla sinemaya uyarlandığını görebilirdik. E eloğlu Martin Luther King’in hikayesini anlatırken beyaz birinin eline vermiyor ya hikayeyi?

        Hollywood’un 80’lerindeki Afro-Amerikan sinema atılımının bir benzeri mi?

        Öncelikle karşımızda gerçek anlamda klasik bir biyografi örneği var. Bu durumun bütün zaaflarını ve hafif demodeliğini içinde bulunduruyor. Böyle bir projeye girerkenki esas amaç Amerikan sinemasının 80’li yıllarında Spike Lee ve John Singleton’ın yaptığını Türk sinemasının sektörleşme hareketine uyarlamak aslen. Zira 1970’lerde siyah Amerikalıların ürettiği şeyler ‘ucuz’ ve ‘bağımsız ruhlu’ durduğundan sinemaya katkısı olmasına karşın ‘siyahi istismar filmi’ (blaxploitation film) adı altında anılıyordu.

        Bu sözünü ettiğimiz isimler ise düşük bütçelerle yol çıksalar da; yüksek prodüksiyon kalitesiyle, izleyicileri de içlerine alabilen ve büyük stüdyolarda kendilerine yer bulan filmler ürettiler. Ancak bunların esas eğilimleri ‘siyah kitle’nin yani ‘alt kültür’ün hikayesini anlatmak idi. Yani değinilmeyeni yapmaktı. Onların bakış açısını öne çıkararak o zamana kadarki ezilmişliği tersine çevirmekti. Bir anlamda alışık olunan kahramanlık ezberini bozmaktı.

        Kürt filmlerinin ve İslamcı filmlerin artması, sektörleşme hareketini belli ediyor

        Eldeki eserin de uyguladığı popüler metod olan klasik biyografiden, izini sürdüğü nurculuk akımının önderi Said Nursi’ye, onu izleyişindeki duygusallaşma çabalarından Atatürk karşıtı görüşüne kadar her tarafıyla belli bir kitleyi yakalamak için üretildiği ortada. Dramatik damarını da ona göre şekillendiriyor.

        Bu durumun sinemaskop formatında (2.35:1 – Hollywood’da çoğu filmde kullanılır) karşımıza getirilmesi ise İslami sinemanın aynen Kürt filmleri (Bkz. Kazım Öz, Miraz Bezar vs.) atılımında olduğu gibi 80’lerin o ‘Afro-Amerikan sinema’ eğilimiyle benzer bir şekle gireceğini gösteriyor.

        Öyle ki o filmler de esasen siyahların hikayelerini anlatırken beyazları küçük duruma düşüren bir coğrafya, lehçe ve karakterler kullanmayı tercih ederlerdi. Mehmet Tanrısever imzalı bu eserin durumu da aynen öyle ve tam anlamıyla dinci kesime hitap ediyor. Bu da Türkiye’nin sektörleşme hareketinin bir kolu aslında.

        Ermiş adama Atatürk ne yapsın?

        Zira genel çerçevede bakınca ülkemizde gerçek anlamda cumhuriyet döneminde ‘Atatürk’ ve ‘yönetim’ karşıtı duruş sergileyen bir yapıta rastlamak zor. Burada ise ‘hür adam’ adı altında Said Nursi’nin çocukluk yıllarında ‘dünyevi’ ve ‘nuri’ güçlerle sarılmasından yönetime karşı duruşuna kadar her şey bu doğrultuda kurgulanmış. “Hür Adam”ın gerçek hikayeyle birebir uyarlanıp uyarlanmadığı ise çok da önemli değil.

        Burada daha çok Said Nursi’nin ermiş bir şekilde ‘soğukta donmaz’ gibi mucizelere imza attığının gösterilmesi, bunun yanında kitap gibi konuşmalarıyla müritlerini toplaması, özellikle son bir saatlik kısımda öne çıkarılıp ‘peygamber’ kıvamına sokulması izleyicinin özdeşleşme mantığına teslim edilmiş.

        Böyle olunca da film; ilk bir saatlik kısmında prodüksiyon kalitesiyle, efektlerin ucuzluğuna karşın akıcı durabilirken, ikinci yarıdan itibaren bir şekilde düşüp ‘kitle mucidi’ haline geliyor. Tabii bu konuda bir yönetmen başarısından ziyade bir prodüksiyon başarısından bahsedebiliriz.

        Günümüz siyasi tablosuna kadar uzanan bir ideolojik duruş

        Böyle olunca da “Hür Adam”, dediğimiz mantık ışığında üretilen, Atatürk karşıtı ve günümüzün sosyopolitik duruşunda alegorik yeri olan bir konuma yerleşiyor. Elbette ki karakteri ‘İnsanüstü güçleri olduğu için serbest kaldı mecburen’ detayından da anlaşılacağı gibi adeta İslamcıların Atatürk’ü haline getirme veya peygamberleştirme gayesi var filmin. Buna paralel olarak ise her yapılan kötülüğe kötülükle karşılık vermeden ekstra iyilik taslamasını sağlamak, tehlikeli görülebileceği kadar biraz da Türk sinema sektörünün geldiği yer ışığında değerlendirilebilir.

        Ancak bu “Hür Adam”ın İslami propaganda filmi olduğu gerçeğini değiştirmiyor ve nasıl sinemanın ilk döneminde David W. Griffith “Bir Ulusun Doğuşu”nda (“The Birth of a Nation”, 1915) kölelik meselesine karton bakışıyla kökten ırkçı durduysa bu filmin de aynı tavrını görebiliyoruz. Ama dediğimiz sebeplerden dolayı bu durum normal. Aynen “Kurtlar Vadisi: Irak” (2006) örneğindeki kökten milliyetçi tavır gibi, burada da kökten Atatürk yönetimi karşıtı bir söylem var. Eleştirilmesi gereken şey, politik anlamda görüş belirtilirken “New York’ta Beş Minare” (2010) örneğindeki gibi çok boyutlu bir incelemenin yapılmaması ve olayın tartışmaya açılmaması.

        Ama zaten klasik biyografi olarak da belli zaafları olan ve zaman sorununu halledemeyen bir eser “Hür Adam”. Zira Şeyh Said İsyanı’nı da içine alan aşağı yukarı 40 yıllık bir dönemi bir sinema filmine sokmak kolay iş değil. Buna ulaşırken son dönemdeki ‘peygambersel yükseliş’i öne çıkarması yapısına zarar vermiş. Öyle ki o süreçte ‘duygusal’laşmasıyla birlikte bir şekilde klasik biyografinin zaman kurgulama zaafına düştüğünü söyleyebiliriz.

        FİLMİN NOTU: 3.5

        Künye:

        Hür Adam: Bedüizzaman Said Nursi

        Yönetmen: Mehmet Tanrısever

        Oyuncular: Mürşit Ağa Bağ, Tarık Tanrısever, Engin Yüksek, Mesut Çakarlı

        Süre: 157 dk.

        Yapım Yılı: 2010

        TRAKYALI ŞREK İŞ BAŞINDA

        TV dizisi estetiğiyle çekilen vasat bir durum komedisi olmasına karşın, belli ki yerel motifleri iyi kullanan iki karakteriyle güldürebilen bir seri olarak anılacak ileride ‘Eyyvah Eyvah’. Ancak burada Ata Demirer ile Demet Akbağ’ın oyunculuk gücü ile onları yaratan Demirer’in kalemi, sadece bu noktaya sıkışıyor. Bu sebeple de “Eyyvah Eyvah 2”, ilk filmdeki samimi dokuyu; devamlılık hataları, olay örgüsü kurma beceriksizliği ve yabancı filmlerden yapıştırma esprilerle dağıtıyor. Böyle olunca da yine eğlence kat sayısı yüksek, ancak ilkinin gerisinde kalan bir filmle yüzleşiyoruz.

        Esasen bir dizi yönetmeni olsa da 2004’te “Döngel Karhanesi” ile sinemaya giren Hakan Algül, ilginçtir beyaz perdede de zamanla izleyici simsarı haline geldi. Yönetmenin 2010’da çektiği “Eyyvah Eyvah”ın geçtiğimiz yılın en çok izlenen üçüncü filmi olmasının ardından, o eserin 2011 tarihli ve yine Algül imzalı ikinci halkasıyla yüzleşiyoruz bu sefer. Yani aynı üslup ve bakış açışıyla, macera soslu vasat bir durum komedisinin iki karakter odaklı mizahına vakıf oluyoruz.

        Merkezindeki iki karakter ile sürükleyen bir komedi anlayışı

        Öyle ki burada Türkiye’nin bir alegorisini sunan Ata Demirer’in yarattığı ‘Hüseyin Badem’ ve ‘Firuzan’ karakterleri, kültürel açıdan güldürüp ulusal zihnimize seslenmeyi beceriyorlar. Biri taşradan büyük şehre gelen besteci-müzisyen mantığının, diğeri ise pavyonda iş bulan körelmiş şarkıcı tiplemesinin karşılığı. Bunların ışığında ortaya çıkan üç boyutlu karakterlerin ‘alaycı’ tavırları da gerçek bir senaryo başarısıyla seyirciye yansıyor.

        Aslında “Eyyvah Eyvah” serisinin en dişe dokunur tarafı bu. Üç boyutlu komedi karakterleri yazabilme becerisi ve bunları ‘karakter oyunculuğu’ yapabilecek oyunculara teslim etmesi. Ancak elbette el attığı ‘durum komedisi’ alanının bir de gerçek anlamda akıcı olan ve iyi ayarlanan bir mizansen bütünlüğüne ihtiyacı var.

        İlk filmdeki vasat TV dizi estetiği, burada aceleye gelmiş mizansenlerle dağılıyor

        Bu noktada da Hakan Algül’ün TV dizi estetiğini yedinci sanata yerli sinemada çokça gördüğümüz şekilde getirmesi, bu tiplemeler dışında bir kazanç olarak dönmüyor izleyiciye. Doğrusunu söylemek gerekirse ilk filmin sorunu da bu gramersizlik problemi idi. Her şeyin dizi seviyesinde kalmasıydı. Ancak onun da kendi içinde bir tutarlılığı vardı.

        Burada ise serinin ilk ayağının ‘Şehre gelen taşra çocuğunun oraya alışma çabası’ durumunun yerine ‘Gediklili genç müzisyenin aşkını itiraf etme sorunsalı’ durumu geçiyor. Aslında burada yaratılmak istenilenin başarıya ulaştırılması bir tarafa, sahnelerin daha bir skeç kıvamına gelmesi, olay örgüsü oluşturulma probleminin baş göstermesi ve kimi yerlerde devamlılık sıkıntıları yaşanması mizahtan bile çalıyor. Bu durum da TV dizisi dokusunun dahi çökmesine yol açıyor.

        Amerikan sinemasından yapıştırma espriler ve sahneler geriye götürmüş

        Yine de doğal ve kültürel öğelere gülebilirken de bu sefer birinci Recep İvedik filminde gördüğümüz araya ‘Hollywood’un eğlenceli filmlerinden parçalar sokma’ güdüsü devreye giriyor. Öyle ki “Ah Mary Vah Mary”nin (“There’s Something About Mary”, 1998) o meşhur diriltilmek istenilen köpek esprisi, Antonio Banderas kılıklı yakışıklı bir genç, “Şrek” (“Shrek”, 2001) esprisi derken sonlara doğru gelen ‘denizaltı kaosu’ ile birlikte gerçek anlamda Türk işi olduklarına inanamadığımız öğelere tutsak oluyor “Eyyvah Eyvah 2”.

        Bu sebeple de filmin Türkiye’de İspanyol asıllı bir gitaristin, Amerikan donanmasını andıran bir askeri ekibin veya rehine alma becerisine sahip bir suç çetesinin bulunacağına inanması, daha çok ‘Amerikan sinemasından yapıştırma’ bir dokuya meyletmesine yol açıyor. Böylece ilk filmin samimiyeti ve karakterler odaklı akışı da bir süre sonra kayboluyor.

        Anlayacağınız belki burada bir ‘iki kafadar filmi’ (buddy movie) için gerekli malzeme hala var ve Hüseyin ile Firuzan’ın maceraları önümüzdeki yıllarda devam edebilir. Ancak bu ikinci filmdeki ‘nihai son’a da güvenerek, ‘Eyyvah Eyvah’ın uzatmalarını sinema perdesinde değil de TV ekranında oynayacağını söyleyebiliriz. Zaten proje de o formata daha uygun.

        FİLMİN NOTU: 3.5

        Künye:

        Eyyvah Eyvah 2

        Yönetmen: Hakan Algül

        Oyuncular: Ata Demirer, Demet Akbağ, Özge Borak, Teoman Kumaracıbaşı, Salih Kalyon

        Süre: 111 dk.

        Yapım Yılı: 2011

        BOSNALISI SIRPI EL ELE...

        Bölünen Yugoslavya rejiminin Bosna’sında bir köyde geçen, oraya geri dönen yöre sakini bir adamın absürd hikayesi. Emir Kusturica’da gördüğümüz Balkan komedisi ya da kasaba komedisi geleneğinin son temsilcisi. “Güzel Bir Hayat Düşlerken”in yönetmenlik koltuğunda “Tarafsız Bölge” ile dikkat çeken Danis Tanovic’in oturması sosyopolitik meselelere dikkat çeken ilginç bir alaycı ton salgılarken, buna paralel olarak filmin absürd yapısının da başarılı bir şekilde akmasını sağlıyor. Ancak nihai sona ulaşılırken ‘Nasıl ilişkiler kurmalıyız?’ sorusunu soran dramatik yapının ‘kendini iyi hisset’ uçurumuna düşerek ‘milliyetçilik’ yaptığı söylenebilir.

        Özellikle Balkan sinemasında ve İtalyan sinemasının erken döneminde (Bkz. Pietro Germi filmleri) Akdeniz ve Ege insanının sıcaklığını baz alan kültürel bir absürd komedi geleneği vardır. Bunun belki ‘köy komedisi’ olarak anılması da doğru olabilir. Bu formüle zirve yaptırtan ise Emir Kusturica, Federico Fellini gibi devrimci dokunuşlarda bulunan yönetmenlerdir.

        İlk bölümde çok iddialı olmadan alaycı takılması lehine yansımış

        Aslında “Tarafsız Bölge” (“No Man’s Land”, 2001) ile tanıyıp sevsek de 2008’de “Triage” ile niye farklı ülkelere zıpladığını anlayamadığımız Danis Tanovic de “Güzel bir Hayat Düşlerken”de (“Cirkus Columbia”, 2010) bu alana el atıyor. Arkasını doldurduğu politik motivasyon ve sonuç yapay dursa da mizah, senaryo ve anlatı açısından izlenebilir bir eser var karşımızda.

        Bu sonuca ulaşırken de fazlasıyla mütevazı durması ve iddiasını bir an olsun yükseltmemesi önemli. Öyle ki aslında burada bir evlilik faciası ele alınsa da duygu sömürüsüne kaymaktan ziyade mesafeli bir anlatım tercih edilmiş. Bu doğrultuda da evini yıllar önce terketmiş babanın oraya geri dönüşü ele alınırken, ‘Oğlum ve eski eşimi at o evden’ gibi absürd bir emir ile start alıyor olay örgüsü.

        Nasıl ilişkiler kurmalıyız?

        Bunun devamında; kaybolan kedi, oğlana aşık olan babanın sevgilisi ve daha nice durumun izini sürerek tamamına ermesi de zaman zaman son derece eğlenceli noktalara gitmesine yol açıyor “Güzel Bir Hayat Düşlerken”in. Tanovic’in özellikle kalemi ve diyaloglara verdiği özen takdir edilecek kadar iyi. Yönetmenlik ve oyunculuklar da ona eşlik edince aile dramından ziyade ‘Arka plansız ilişkiler dünyaya daha çok fayda sağlar’ gibi belirgin bir mesaja yöneliyor film.

        Onun peşinde koşarken de Bosna’da savaş öncesi kokuşmuş ilişkileri masaya yatırmayı seçiyor. Öyle ki herkesin birbirine sattığı absürd bir evren bu. Ama “Absürdistan” (2008) gibi yönetmenliğini daha öne çıktığı bir filmi tercih ederdik elbette. Zira burada karşımızdaki yapıtın izini sürdüğü izlek; çok somut ve bariz noktaya kayınca, bir anlamda milliyetçi, politik olarak yanlış ve kolaycı yöne sapabiliyor “Güzel Bir Hayat Düşlerken”. Bu da ‘kendini iyi hisset’ dokusunun böylesi alaycı bir filmde yapay durmasından kaynaklanıyor daha çok.

        FİLMİN NOTU: 5

        Künye:

        Güzel Bir Hayat Düşlerken (Cirkus Columbia)

        Yönetmen: Danis Tanovic

        Oyuncular: Miki Manojlovic, Boris Ler, Mira Furlan, Jelna Stupljanin, Mario Knezovic

        Süre: 113 dk.

        Yapım Yılı: 2010

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        Aslı Gibidir (Copie Conforme / Certified Copy): 3.7

        Ateşle Oynayan Kız (Flickan som lekte med elden): 5.2

        Av Mevsimi: 6

        Başımıza Gelenler! (Life as We Know It): 4

        Biri Beni Isırdı (Vampires Suck): 4.2

        Çakal: 6

        Çakallarla Dans: 2.2

        Çapkın (Spread): 7

        Git Başımdan! (Due Date): 3.9

        Gulliver’in Gezileri (Gulliver’s Travels): 5.4

        Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 1: 6.3

        Hayde Bre: 1.5

        Hırsızlar Şehri (The Town): 6.5

        Karanlık Cennet (L’Autre Monde): 5.5

        Karmakarışık (Tangled): 4.9

        Kukuriku: Kadın Krallığı: 2.5

        Memleket Meselesi: 2.1

        Memlekette Demokrasi Var: 3.2

        Narnia Günlükleri: Şafak Yıldızı’nın Yolculuğu (Chronicles of Narnia: Voyage of the Dawn Trader): 6

        New York’ta Beş Minare: 6.4

        Prensesin Uykusu: 4

        Sultanın Sırrı: 3.8

        Şenlikname: Bir İstanbul Masalı: 2.7

        Teslimiyet: 3.4

        Testere 3D (Saw 3D): 3.3

        Turist (The Tourist): 2.8

        Uçan Melekler: 1.9

        Vay Arkadaş: 5.5

        Yine Mi Sen? (You Again): 3.1

        Zor Baba 3 (Little Fockers): 4.1

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        keremakca@haberturk.com

        Diğer Yazılar