Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bilimkurgunun uzaya giden insanlar temalı ‘uzay boşluğu filmi’ alt türüne devrim yaşatan bir eser. “Maymunlar Cehennemi” ile birlikte bilimkurgunun A sınıfına sıçramasını sağlayan “2001”, Kubrick’in bütün mükemmelliyetçiliği, ileri görüşlülüğü ve atılımcılığı üzerinden yol almasıyla türün el kitaplarından birine dönüşmüştür kısa sürede. Sinema tarihinde evrim teorisi, reenkarnasyon ve paralel evren kavramları üzerine üretilmiş en özlü üründür. Parçalı anlatısıyla sinema diline sınıf atlatmış ve yeni bir bilimkurgu modelinin öncüsü olmuştur.

        Eskiden maymunlar çekişiyordu. İktidar mücadelesi vererek ilkel dünyanın hakimi olmaya çalışıyorlardı. Peki onların bölgesine bir tablet düşerse ne olur? Bunun devamında da bir teknolojik mücadele start alır elbette. Hem de 2001 yılında uzayın derinliklerinde. Aslında maymunlardan uzayda yaşama geçişte yaşananlar burada HAL adlı bilgisayar ve o kilit tablet ışığında açığa çıkıyor. Elbette insanlığı temsil eden bir adamın (Keir Dullea) evrendeki maceraları da bir uzay gemisinden start alıp ‘boşluğun derinlikleri’ne doğru devam ediyor.

        Hollywood’un ya da bilimkurgu alanının genel portresine baktığımızda uzaya yolculuk yapılan filmlerin 50’li ve 60’lı yıllarda çokça karşımıza çıktığını görebiliriz. Ancak sinemada anlatıya sınıf atlatan bu konsept, Stanley Kubrick’in elinde evrim teorisini incelemesi ve ilkellikten bilgisayar teknolojisine ilerleyen evrende yaşananlara odaklanmasıyla, sinemada parçalı anlatının bir nesnesine dönüşmüştür.

        Öyle ki burada maymunlar, HAL adlı kültleşmiş bilgisayar, uzay gemileri, sonsuzluğun ötesi gibi birbirine çok zıt şeyler iç içe geçirilmiştir. Hepsinden çıkan da az diyaloglu ama bol müzikli, bir o kadar da kaydırma hareketli ve hipnotize edici, her şeyden önce yeni bir sinema evrenidir. Özdeşleşecek bir karakter bile bulamayıp dağılacağınız destansı bir bilimkurgu adı altında hem de!

        İşte bilimkurguyu Franklin J. Shaffner’ın “Maymunlar Cehennemi” (“Planet of the Apes”, 1968) ile birlikte A sınıfına taşıyan, fantastiğe ‘Yüzüklerin Efendisi’nin (‘Lord of the Rings’, 2001-2002-2003) yaptığını bu türe uygulayan “2001: Uzay Yolu Macerası”nın (“2001: A Space Odyssey”, 1968) bu sonuca ulaşırken yaptıkları şunlar:

        1-Bilimkurgunun ‘başlangıç’ı

        Aslında 60’lı yılların sinemanın geleceğinin belirlenmesi konusunda birçok atılıma imza attığını görmek için alim olmaya gerek yok. Ancak İtalya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkeleri bunu bir ‘tanım’ çerçevesinde ‘devrim’ hareketine dönüştürürken, Amerika’da durum daha farklı seyrediyordu. 1967 ve 1968 yılları da bu konuda belli öncülüklere açılan tarihler idi. Öyle ki bir ‘Yeni Amerikan sineması’ durumu söz konusu idi o dönemde.

        Ancak bu ad altında devreye girecek isimler, Stanley Kubrick’ten etkilenen sinemacılardı. Öyle ki stüdyoların içindeki ‘yönetmen duruşu’nu çoktan kabul ettirmişti kendisi. 15 senedir film çekiyordu ve savaş filmi, kara film, soygun filmi, tarihi epik gibi yaygın alanlarda örnekler vermişti.

        Yönetmenin 1960’ların başında ürettiği “Lolita” (1962) ve “Dr. GaripAşk” (“Dr. Strangelove”, 1964) ise onun vizyonunu ciddi anlamda hissettirmeye başladı. Özellikle ikincisinin o zamanın ‘Nükleer Savaş’ ve ‘Soğuk Savaş’ kavramlarına karamsar bir yaklaşım sunması önemli bir nokta idi. Belki de sinemanın en çarpıcı kıyamet filmi idi o, ya da ‘dünyanın sonu varsayımı filmi’ denebilir.

        Öyle ki yönetmenin JFK’in yerine koyduğu Peter Sellers’ın canlandırdığı Amerikan başkanı tiplemesinin alaycı halinden toplumun altında dönenlere kadar yoğun bir politik taşlama izleğine girdiği görüldü. Bu açıdan da tartışmaların odak noktası oldu Kubrick. “Lolita” ise Vladimir Nabokov’un ‘ensest ilişki’ meselesi üzerine giden, tartışmalı romanının dönemine göre çarpıcı bir uyarlaması idi. 130 dakikayı aşan süresi ise Kubrick’in sinemada yapmak istediklerini ortaya koyacaktı.

        Aslında filmin iki perdeli olması, David W. Griffith’in “Hoşgörüsüzlük”ü (“Intolerance”, 1916) ile başlayan görkemli prodüksiyonları, ya da destansı filmleri akla getiriyordu. İşte “2001: Uzay Yolu Macerası” da bu destansılığı bilimkurguya transfer ediyor. Bu bağlamda da sinemanın “Maymunlar Cehennemi” ile beraber ilk A sınıf bilimkurgusu olarak anılabilir.

        Aslında o döneme kadar ucuz projelerle ve B filmleriyle var olurken, genelde çiğ efektlere hapsolan ve şimdilerde ‘kült’ kategorisinde anılan eserlerin ciddiye alınması için ilk adımı atan yapıt o idi. Filmin bilimkurgunun ‘başlangıç’ tohumlarını attığını söylemek de yanlış olmaz. Aslında bu konuya açılırken uyguladıklarının felsefi, efektli, ileri görüşlü ve bozucu hali de bir anlamda sinemanın geleceğini oluşturmasına yarıyordu Kubrick’in.

        Eldeki eser; paralel evren, evrim teorisi, reenkarnasyon gibi kavramları incelemeye koyulurken ‘Uzayda hayat var mı?’ meselesini ele almasıyla da ilginç tartışmaları beraberinde getiriyordu. Öyle ki “2001: Uzay Yolu Macerası”, hem sinema diliyle hem de dramatik açıdan çokça konuşulan ve üzerine fikir yürütülen bir eser olmakta gecikmedi. Bu doğrultuda da nefret ile sevgiyi bünyesinde birleştiriyordu. Lafın özün Kubrick’in bu başyapıtının değeri, birçok klasiğin makus kaderinde görüldüğü gibi, ancak yıllar geçtikçe anlaşılabildi.

        2-‘Uzay boşluğu filmi’nde A sınıf atılım

        Zaten sinemada çığır açmak için de böylesi riskleri almak şarttı. Zira sonradan bilimkurguda gördüğümüz “Ölüm Takibi” (“Blade Runner”, 1982), “Matrix” (“The Matrix”, 1999) ve “Başlangıç” (“Inception”, 2010) gibi çapları kabul edilen eserlerin de ancak tartışma yarattıktan birkaç sene sonra değerlerini ispatladıkları görülebilir. “2001: Uzay Yolu Macerası” ise her açıdan bir devrim idi.

        70’lerin bilimkurgu patlamasında en önemli rol bu esere aitti kuşusuz. İlk olarak yapıtın ‘uzay boşluğu filmi’ (outer space film) alt türünde farklı bir şeyler yaptığı söylenebilir. Bu sözünü ettiğimiz konsept, o zamana kadar insanoğlunun uzay gemisiyle kainata açıldığı, orada da birkaç hayat belirtisi veya başka minimal şeyler bulduğu alan olarak biliniyordu.

        Hatta ilk yıllarındaki “Destination Moon” (1950), “First Men in the Moon” (1964) gibi örneklerinin etkilerinin “Apollo 13” (1995), “Görev: Mars” (“Mission to Mars”, 2000), “Kırmızı Gezegen” (“Red Planet”, 2000) gibi filmlerde halen uygulandığı görülebiliyor. Bunların ciddiyet, drama ve duygu sömürüsü aşılaması da bilimkurguya ‘olgun’ bakılmasını sağlıyor zaman zaman.

        Kubrick ise bu durumun farkına vararak ele alacağı konsepti bozup yeniden inşa etmeyi hedefledi. Yani dönemin devrimci sinemacılarından çok da bir farkı yoktu. İlk olarak filminin dünya kısmını hiç devreye sokmayarak ‘Yaşam artık evrenin derinliklerinde mi hüküm sürüyor?’ sorusunu sormamızı sağlarken, bilimkurgunun uzayda var olacağı gerçeğini vurgulayarak ‘uzay operası bilimkurguları’ (Bkz. “Yıldız Savaşları”) için de cesaret aşılamayı ihmal etmedi.

        İkincisi mars ve jupiter gibi ulaşılmaz gezegenlere çok rahat gidilen bir dünya portresi çizmesiydi. Bu da aslında o ‘sıkıcılaşan alan’ın dramatik yapısına çokça fantastik ve bilimkurgusal öğeler eklenmesine yol açıyordu. Bunun yanında elbette daha önce karşımıza çıkmayan ‘paralel evren’e gitme veya ‘sonsuzluğun ötesine geçme’ gibi şeylerin izini sürmesi de devreye soktuğu en önemli noktalar idi kuşkusuz. Filmin esasen devrimci bir vizyona kavuşmasını sağlayan ise bu kavramsal atılımdı zaten.

        Bu açılardan bakınca da aslında Kubrick’in eserini dört parçalı hale getirmesine şaşırmamak lazım. Öyle ki onun buradaki amacı dönem dönem evrim teorisinin aldığı halleri anlatmaktı. Bunun için de ana akışı bozmayı hedefliyordu. Elimize gerçek bir ana karakter vermezken uzayda veya kainatta olanlarla uğraşmamızı istiyordu aslında. Bu doğrultuda da klasik müzik yoğunluklu ve az diyaloglu bir sinema dili benimseyerek izleyicisini ekrandan soğutmakta sıkıntı çekmiyordu.

        3-Epizodik ve devrimci bir anlatı

        ‘İnsanoğlunun doğuşu’, ‘TMA-1’, ‘Jüpiter görevi’, ‘Jüpiter ve sonsuzluğun ötesi’ adlarında dört bölüme ayırdığı anlatıdan epizodik bir sinema dili kurması da önemliydi. Öyle ki böylesi bir uzay yolculuğundan çıkacak olan ya da bizim daha önce görmeye alışık olduğumuz şey, yolculuk yapan karakterlerin psikolojileri ve uzayda sıkışmışlığıydı.

        Daha açılış karesine evrim teorisine göre maymunların insanoğlunun başlangıcı olması düşüncesinin izinin sürüldüğü, o dönemden ilkel bir ‘toplanma ve avlanma’ öğretisi yerleştirmesi de boşuna değildi. Tabii bunun hemen ardına ‘TMA-1’ adlı bir monolithin (tablet) marsa inmesiyle birlikte gerçekleşenleri koyması da bütünü tamamlıyordu. Bunun ardına aniden seneler sonra jüpitere giden bir uzay gemisinin uzaydaki valsinin yerleştirilmesi de ‘zamansal atlama’ kavramını en baştan harekete geçirmeye yarıyordu.

        Aslında bunlardan birincisinin bolca yalnızlık hissi yaratan bir portre çizerken, orta plan ve teleobjektif kullanımıyla zirve yaptığı söylenebilir. O kısımda herhangi bir müzik yerleştirmekten ziyade doğal seslere yüklenilmesi ise kuşkusuz bu duruma destek olmuştur. Maymunlar arasında kaybolmamıza yol açmıştır.

        İkinci bölüm de bol klasik müzik etkisinin ve kaydırmalı uzun planların kısmıdır aslında en kısa tanımıyla. 15 dakikalık bir sessizliğin ardından bir ‘görev’in izini sürmemizi sağlar ve marsta yapılan toplantı sonucu devreye giren tabletin izini sürer. Burada da alışık olduğumuz açılar geniş açı objektifin hakimiyetine teslim ederler kendilerini.

        Üçüncü bölüme geçtiğimizde ise yönetmenin ‘sürekli dönen bir uzay gemisi’ ile yer çekimini yıkarken, bolca çarpık açı, alt açı gibi kara film estetiği öğesini devreye soktuğuna tanıklık ederiz. Yani iki karakter ile bilgisayarın çekişmesini merkeze yerleştirmeyi amaçlar Kubrick burada.

        Özetle ilkindeki ‘evrimsiz mücadele’, ikincide ‘plan program’a, üçüncüdeyse ‘teknoloji-insan mücadelesi’ne dönüşmüştür. Sonuncu sessiz bölüm ise tamamen insanlığın paralel evrene gidip reenkarne olmasını ele alır. Orasının efektler üzerine kurulması ve müziksiz seyretmesi, kurgu kullanımında da hareketten kesme mantığının zirve yapar hale getirilmesi bu evrimsel geçişleri hızlandırır.

        Öyle ki yönetmen hiçlikten başlayan evrimin hiçliğe doğru yol alıp yeniden başladığını iddia eder bir bakıma. ‘İnsan mücadelesi zamanla değişmektedir’in sinemasını yapar burada. Bunu da birçok kavram ışığında karşımıza yenilikçi bir şekilde getirir. Tanrısal anlayışı yıkarak kendi evrenini yaratmayı seçer.

        4-Büyük filmler çok katmanlı okumalar içerir

        Aslında “2001”in Kubrick’in bütün mükemmelliyetçiliğini arkasına alarak ileri görüşlü bir teknoloji tanımı sunduğu iddia edilebilir. Bu doğrultuda da günümüz dünyasının gelişmiş hali için bir öngörü işlevi üstlendiği söylenebilir. Kısacası Kubrick’i ‘sinemanın Nostaradamus’u tanımıyla anmamız için en doğru örnek budur.

        Bunun yanında uzay yolculuğu konusunda serbest bir vezne dönüştüğünü de ifade edersek yanlış yapmış olmayız. Tabii buradaki şeyler ‘2001’ yılında olmadı belki ama bilgisayar kontrolündeki dünya portresi konusunda haklı çıktı yönetmen. Onu da notlarımız arasına almak lazım.

        Buna istinaden de elbette çok farklı iddialar ortaya atmak mümkün. Öyle ki Kubrick’in filmini ana hikaye iskeleti olmadan dört bölümden kurması, sinemasal anlamda da ‘lineer akış’ meselesinin yıkılması açısından bir atılımdır. Daha önce Jean-Luc Godard’ın ve Lindsay Anderson’ın yaptığını farklı bir dilsel bakış için kullanır burada yönetmen. Bunun yanında sessiz sinema geleneğinden yeni bir estetik ve öncü bir kurgu çıkardığı da söylenebilir Kubrick’in.

        Tabii bir de eski çağlardaki maymunun attığı kemiğin uzayın derinliklerine doğru yol alıp bir anda uzay gemisine dönüştüğü kurgu tekniği de unutulmaz. Bunun adı ‘match cut’ yani Türkçemizdeki ismiyle ‘uyum kesmesi’dir. Bu zamandan sonra da filmin o eğilimiyle birçok yerde anıldığı da görülebilir. ‘Uyum kesmesinin atası olan sahne’ ya da ‘yaratıcı’ adıyla sinema muhabbetlerinde çokça karşımıza çıkmıştır bu eser.

        Elbette bu alt metinsel okumalar saymakla bitmez. Ancak önemli olan HAL adlı bilgisayarın burada bir devrim anlamına geldiği, uzay yolculuğunun gelişmesinin çığır açtığı, paralel evren meselesinin filozofları etkilediği, görsel dünyanın da sinemanın geleceği için önem arz ettiği durumlarıdır. Uzay boşluğunda geçen filmler için bu filmin alt metinlerinde dolaşıp bir şeyler üretmek yeterlidir zira şu sıralar. Zira bu konuda bir el kitabıdır “2001”.

        5-Takipçileri

        70’lerde çekilen, “Andromeda Strain” (1971), “Silent Running” (1972) ve “Zardoz” (1974) başta olmak üzere bütün bilimkurguları. Özellikle de Tarkovsky’nin uzay gemisi mekanına boyut katan alt tür denemesi “Solaris”i (“Solyaris”, 1972) etkilediği söylenebilir.

        Ama temasal açıdan “Olası Dünyalar” (“Possible Worlds”, 2000), “Kaynak” (“The Fountain”, 2005), “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi” (“The Curious Case of Benjamin Button”, 2008), “Franklyn” (2008), “3*3” (“The Nines”, 2007) gibi 2000’lerin yenilikçi denemelerini örnek verebiliriz son dönemden. Sinema dili konusunda ise “Mesaj” (“Contact”, 1997) ve “Ay”ın (“Moon”, 2009) esin kaynağıdır.

        Yüzde yüz anlamda somut etkisini sadece “Uzayda Dehşet” (“Pandorum”, 2009) ve “Bay Hiçkimse”de (“Mr. Nobody”, 2009) görebiliriz. Öyle ki Kubrick’in denemesini uygulamak her açıdan yoğun bir uğraş gerektirir.

        Nereden bulabiliriz?

        Ülkemizde Blu-Ray ve DVD kopyası mevcut. Ancak iki diskli koleksiyon versiyonu için amazon.com’a başvurulmalı.

        Kimlik:

        2001: Uzay Yolu Macerası (2001: A Space Odyssey)

        Yapım yılı: 1968

        Yönetmen: Stanley Kubrick

        Oyuncular: Gary Lockwood, Keir Dullea, Daniel Richter, William Sylvester, Margaret Tyzack

        Senaryo: Stanley Kubrick (Arthur C. Clarke’ın romanından)

        Önemli Ödülleri: Oscar’1969: En İyi Görsel Efekt; BAFTA’1969: En İyi Görüntü Yönetimi, En İyi Sanat Yönetimi, En İyi Müzik

        Önemli Adaylıkları: Oscar’1969: En İyi Yönetmen, En İyi Özgün Senaryo, En İyi Sanat Yönetimi; BAFTA’1969: En İyi Film

        Bütçe: 10.500.000 $

        keremakca@haberturk.com

        Diğer Yazılar