Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Vietnam Savaşı, Soğuk Savaş ve Watergate Skandalı’nın yarattığı paranoyak etkinin izinde üreyen belirleyici bir klonlama politik-gerilimi olarak anılabilir. “Vahşetin Çocukları” bu haliyle politik-gerilimlerin nihayete erdiği dönemde “Parallax Esrarı”nın devreye soktuğu melez tür tech-thrillerı daha bilimkurgu algısı yüksek hale getirmiştir. Zamanında fazla önemsenmese de Ira Levin’in devrimci metni, Fraklin J. Shaffner’ın ona uygun yönetmenliği ve dev oyuncuların ‘kötücül’ performanslarının katkısıyla yıllar geçtikçe etkisi daha iyi anlaşılan bir klasiğe dönüşmüştür. Rahatlıkla son 30 yılda sinemadaki Nazi-Yahudi çekişmesinin hatlarını ilk belirleyen film olarak da anılabilir.

        Barry Kohler (Steve Guttenberg), 70’lerin sonunda Paraguay’da bir grup SS subayını köşeye sıkıştırır. Doktor Mengele’nin (Gregory Peck) önderliğinde bir plan yapıldığını öğrenir. Bunu emekçi Nazi avcısı Ezara Lieberman’a (Laurence Olivier) bildiren kahramanımız, bir süre sonra hayatını kaybeder. Lieberman, Avrupa’da çeşitli evleri gezerek bu araştırmayı sonucuna ulaştırmayı planlarken öğrenmek istemediği şeylerle yüzleşecektir.

        Esas çevirisi ‘Brezilyalı Çocuklar’ olsa da ülkemizde “Vahşetin Çocukları” adıyla bilinen “The Boys from Brazil”, bir bakıma 70’lerin muhalif politik-gerilimlerinin malzemelerinin tükendiği noktada çıkagelmiştir. Bu noktada da tech-thriller adlı melez türün içine konuşlanan ‘klonlama filmi’ alanında devrimci bir yapıta açılmıştır. Franklin J. Shaffner imzalı eser, Ira Levin’in öngörülü romanından da güç alan çarpıcı bir teknolojik paranoya tasviridir.

        Adeta Hitler’in klonu 94 çocuğun dünyanın çeşitli yerlerine yerleştirilmesi meselesinin izini süren, ucunu da kapkaranlık noktaya bağlayan korkutucu bir tür denemesidir. Bu noktada Franklin J. Shaffner’ın gizeme alan açan, kilit sekansları destansı hale getiren, tonlama becerisi yüksek ve oyuncu yönetiminin üzerine giden yönetmenliği, bu hikayeyi sinemalaştırma başarısını gösterir. Bundan güç alan “Vahşetin Çocukları”, zamanla ne kadar belirleyici bir eser olduğunu kanıtlayarak bir başyapıta dönüşmüştür. Filmin iz bıraktığının 2000’lerin Post-Irak döneminde dahi görülmesi ise aslında kalıcılığını daha iyi anlamamızı sağlar.

        İşte beş maddede “Vahşetin Çocukları”nın özeti:

        1-Tech-thriller gerçeği

        60’ların Hollywood için ‘belirleyici’ hale gelmesinde aslında bir grup sinemacının ve belli bir tipte ürünlerin payı büyüktü. Zira o dönemler bir taraftan “Mançuryalı Aday” (“The Manchurian Candidate”, 1962), “Fahişe” (“Klute”, 1971) gibi eserler politik-gerilim gerçeğini sinemamıza kazandırıp, Soğuk Savaş dönemiyle yoğruluyordu. Bu süreç “Akbabanın Üç Günü” (“Three Days of Condor”, 1975), “Konuşma” (“The Conversation”, 1974) gibi önemsenen eserlerin çıkış noktası olmasıyla değer arz etti aslında.

        Ancak bu dönemin geleneklerine göre kafası daha bir ‘aykırı’ işleyen Alan J. Pakula, 1974’de üçlemesinin ikinci halkası “Parallax Esrarı” (“The Parallax View”) ile bambaşka bir şeyin adımını atıyordu. Bilimkurgu ile politik-gerilimi, sonrasında casusluk gerilimini iç içe sokan tech-thriller ya da teknolojik gerilim, Ira Levin’in romanından uyarlanan “Vahşetin Çocukları”na da destek veriyordu aslında.

        O zamanların ‘dışarıdan-ötekiden gelen tehdit’ algısını teknolojik aygıtlara uyarlamaya çalışan yazarın, “Stepford Kadınları”ndaki (“The Stepford Wives”, 1975) ‘taşrada yaşayan herkes android’ algısının devamında ‘Hitler’in klonu 94 çocuk üretiliyor’ mantığı devreye giriyordu burada. Böylece Ira Levin’in politika ile teknolojiyi iç içe geçirme güdüsünün devrimci bir bütünüyle yüzleşmemiz zor olmuyordu. Zira yönetmenlik koltuğunda da 1968’de “Maymunlar Cehennemi” (“Planet of the Apes”) ile Stanley Kubrick’le birlikte 70’lerin bilimkurgu algısının tanrısı mertebesine ulaşan Franklin J. Shaffner’ın oturması boşuna değildi.

        “Parallax Esrarı”ndan farklı olarak “Vahşetin Çocukları”, son 10 senede çıkış yapan politik-gerilim ve bilimkurgunun motifleriyle yürüyen bir eserdi. Bunlardan ikincisinin bütün alt türlerinde verilen yapıtların ‘klonlama filmi’ temsilcisi olmaya soyunuyordu. Genelde ‘dışarıdan gelen tehdit’ meselesine alan açan bilimkurgu da bu yıllarda ‘içimizdeki tehdit’e odaklanan politik-gerilim ile çatışma içine giriyordu burada.

        Aslında bir bakıma ‘kaçan masum adam’, ‘araştırmacı kişi’ ve ‘sistem’ arasındaki mücadelenin biraz düzeni değişiyordu. “Vahşi Koşu” (“Marathon Man”, 1976), “Akbabanın Üç Günü” gibi klasik politik-gerilimlerden alıştığımız masum adamın başta ölmesiyle birlikte devreye bir Nazi Avcısı sokuluyordu. Böylece ilk olarak ‘safkan özdeşleşme’ algısı yıkılırken, kaçıştan ziyade ‘bilimkurgu’nun etkisinde bir kovalamaca ve gerçeği aralama güdüsü hakim hale geliyordu. Yani Ezra Lieberman adlı Laurence Olivier’nin canlandırdığı karakter, bir anlamda ‘politik motivasyon’u bilimkurguya çeviriyordu.

        Bu da tech-thrillerın daha bilimkurguya kaymış ama yine politik-gerilim grameriyle üretilmiş bir versiyonunu çıkarıyordu karşımıza. Lieberman ve Mengele arasındaki iyi-kötü mücadelesi biraz da “Maymunlar Cehennemi”nin insan-maymun ya da “Hayal Şehir”in (“Logan’s Run”, 1976) teknoloji-insan mücadelesi ile eşdeğer bir çerçeveye oturtuluyordu. Erimeye yüz tutmuş bir karakter ‘cinayet araştırmacısı’ bünyesinde gizemin peşine yönlendiriliyordu. Zira ‘teknolojik güç’ ya da ‘faşist rejim’, ‘insan eli’nin daha bir önüne geçiyordu ister istemez. Bir ‘tecrübe’ye ihtiyaç vardı.

        2-Politik-gerilim motifleriyle yürüyen melez bir iskelet

        Aslında filmin buradan yola çıkıp inşa ettiği omurgası da bir hayli özgündü. Zira Paraguay ya da Brezilya’da kurulan ‘klonlama kampı’nın konformist halinden başlayan fikir bütünlüğünün yanında, açılış sekansının işlevkar bir görünüme bürünerek start alması bu durumu sağlamlaştırıyodu. Bunun devamında ise Shaffner, seyirciyi Kohler’in peşinde ‘masum adamın gözünden faşizm’e yönlendiriyordu ilk olarak.

        Filmin tamamına sinen sessizlik, dingin planlar, orta ölçekli çerçeveler, oyunculuğa alan açan stil ve az müzik, bir bakıma açılış sekansındaki kurgu güdüsüyle ortaya çıkıyordu. Yönetmen Shaffner’ın, kendi ‘destansı filmleri’nin görüntü yönetmenini değil de kurgucusunu ve bestecisini yanına alması tesadüf değildi. Böylece Jerry Goldsmith-Robert Swink birlikteliğinde bir ‘çekim ölçekleri’ ve ‘tonlama’ ustalığı sergileniyordu.

        Zira açılışta Paraguay’da birtakım insanların bir şeyler yaptığı genel planları geniş ölçekli açılardan ‘ayrıntı’ verirken görmemiz, gizemi başlatıyordu. Bunların ardından Kohler’in telefon konuşmasına geçmemiz ise normaldi. Tabii onun devamında da radyosundan ‘ses kaydı’nı ele geçirmesi durumu; Watergate Skandalı’na gönderme yapan ve “Başkanın Tüm Adamları” (“All the President’s Men”, 1976), “Konuşma”, “Fahişe” gibi son 10 yılın algısında kullanılan bir aygıtın canlanmasına yarıyordu.

        Shaffner da asla kendini yönetmen olarak öne çıkartmayıp, gereken yerde tedirgin edici bir omurga da kurmayı ihmal etmeden ‘aksiyon-psikoloji’ ikilemesini devreye sokuyordu. Bu noktada Kohler’in ‘üst açı’larla resmedilen Paraguay’daki Nazi şatosundan yayın yapmasının devamında paralel kurgu ile kovalanması sürpriz değildi. Bunun devamında da filmin yapısı 70’lerin mirasına çok fazla ihanet etmiyordu.

        Sadece açılış ve kapanış sekanslarının 30’ar dakikalık dilimlerle karşımıza çıkarılıp, figüran, mekan, tempo ve oyunculuk açısından ‘destansı’ bir görünüme büründürülmesi yönetmenin “Kelebek” (“Papillon”, 1973) ile hapishane filmine yaptığı etkiyi hatırlatıyordu.

        Tabii görkemli kapanış sekansının; dobermanlar, Lieberman, Mengele ve bir aile durumunundan güç alarak bir bakıma ‘kurgu’ konusunda bu bütünün en ‘kusursuz’ bölümünü oluşturduğunu bir kez daha belirtmek gerek. Zira iyi ile kötüyü karşı karşıya getiren bu alan bir de uzaktan gelen araba plan sekansıyla bütünlense de ‘bilmem kaç numaralı klon çocuk’ girişiyle bir anlamda bir çatışmanın ortasına düşmemizi sağlıyordu. Bir tarafta öldürme kapasitesine sahip 4-5 doberman, bir tarafta gerçek bir faşist katil klonu, bir tarafta Nazi avcısı, bir tarafta yeni Hitler niyetine bir doktor.

        Elbette çekişmeler de son derece dikkat çekici noktalara açılıyordu ister istemez. Bir bakıma Leone’nin ‘iyi-kötü-çirkin’ buluşmasının politik-gerilimdeki sacayağı idi bu durum. Shaffner da bundan şiddet, psikolojik, tekinsizlik ve gerilim noktasında yüksek sonuç alıyordu. Tonlama ve tempo güdüsü olağanüstüydü.

        Genel anlamda yönetmenin tavrı ise politik-gerilimin ‘kaçış senaryosu’nu,‘dinleme-röntgenleme güdüsü’nü, ‘düşük temposu’nu, ‘sistemin başındaki kötüleri’ni ve ‘soğukkanlı atmosfer’ini devreye sokarken, bunun üzerine biraz daha destansı sekanslar yerleştirmekti. İyi-kötü çatışmasını da ‘konformist klonlama kampı’nın tedirgin ediciliği başta olmak üzere Olivier-Peck ikilisinin performanslarının üzerinden bir yere vardırmaktı.

        3-Hakim Nazi-Yahudi algısının başladığı nokta

        Laurence Olivier’nin Lieberman’ının araştırmaları, tedirgin edici cinayetler ve Peck’in Mengele’sinin ‘beyaz cennet’teki üretim sevdası arasında gidip gelen yapının nihai finişte geldiği yer bir hayli dikkat çekiciydi. Kısaca belirtmek gerekirse; sistem, bütün dünyayı ele geçirip 94 Hitler klonlu çocuk yaratmayı hedefliyordu. Burada Shaffner’ın korkutucu distopyası da buydu aslında. Bir bakıma günün yönetimine, cumhuriyetçi Nixon siyasetine eleştiri oklarını yöneltip, böylesi bir motivasyonu bulundurmayı tercih ediyordu.

        Doğrusunu söylemek gerekirse filmin bu ‘eğer...’ görüşünün içinde ‘Nazi düşmanı’ tanımıyla anıldığı da çok rastlanan bir durum. Hatta Almanya’da kesilerek gösterilmesini olağan karşılamak lazım. Ancak bunu daha çok hıristiyan-yahudi çekişmesi noktasında ilk fitili ateşleyen eser noktasında değerlendirmek şart. Zira klonlamayı yapanların Mengele ve ekibi olmasının yanında, bunun bir ‘dünya istilası’ adıyla ortaya çıkması durumu var burada. Bu sebeple de Peck’in aşırı kinci ve dışa dönük oyunculuk tekniği de bir bakıma işliyor dramatik yapıya. Bilimkurgunun böylesi dünyalı-uzaylı (ya da teknolojik öğe) çekişmesine bağlı bir durum bu.

        Seyirci başta Paraguaylıları köle gibi karşısına diken Mengele’nin şiddet uygulamasından tutun, dünyayı Hitler’in klonu 94 çocukla sarma gibi hain planı da bu adam bünyesinde öğreniyor. Ancak bir diğer taraftan da bunun bir birlik vukuatı olduğu görülebilir. Zira o zamanların Watergate Skandalı gibi olaylarının var olduğu paranoyak atmosferinde böylesi bir bakış açısı da normal. Bir bakıma hakim Nazi kinciliğinin ‘post’ dönemi olarak anılabilir.

        Yani Mengele ve adamlarını ‘bir dinin ya da mezhebin mensubu’ çerçevesine oturtmak daha doğru olacaktır. Bir başka açıdan değerlendirince de, eldeki eserin bu görüşlü 2. Dünya Savaşı filmlerini tetiklediği gerçeğine çıkabiliriz. O da mübah. Zaten Ira Levin’in daha çok böylesi paranoyak bir distopyayı ve teknolojik bir durumu hedeflediği çok açık. Bu bağlamda ucundan da olsa politik tartışmaların arasından sıyrılıyor “Vahşetin Çocukları”. Çünkü burada Lieberman’ı canlandıran Olivier’nin de Mengele’yi oynayan Peck’in oyunculukları karikatürize duruyor. Shaffner da böylesi performanslar almayı seven, oyuncu yönetimini öne çıkaran bir adam. Bu sebeple de bir yahudi-hıristiyan çekişmesi olsa da taraf tutmaktan söz edemeyiz. Fazla iyi, fazla kötü noktasında da bir distopik durum öngörülmüş.

        Zaten 65 yaşında babası, 42 yaşında annesi olan bir ırk yaratmak başlı başına bir devrim ve fotokopileştirme durumu. Mavi göz ve siyah saç noktasında ‘dünyaya faşist rejim geliyor’ tutumu da ‘bayraklar’ öne çıkarılmadan yapılmış. Yani Hitler’in algısını yaratmak gibi bir öngörü ya da yaratıcılık varken bu noktaya kaymak doğru değil. “Vahşetin Çocukları”, Nazizime yüklenen bir propaganda filmi değil. Daha çok ‘uluslararası anlamda faşist bir yönetim yaratma çabası’nın eleştirel ve çok katmanlı bir yapının içinde değerlendirmesi göz önünde bulundurulmalı kanımca. Bu noktaya da öyle geldi zaten.

        4-Ira Levin, Franlin J. Shaffner ve Josef Mengele

        1929 doğumlu Ira Levin, özellikle 1967’de yazdığı ‘Rosemary’nin Bebeği’ romanıyla üne kavuşmuş bir isim. Edebiyatçılığının yanında tiyatro oyunlarında da imzası var. Ancak daha çok satanizm, okült örgütler, klonlama, robot gibi meseleleri inceleme şekliyle sinemada iz bıraktı. ‘Stepford Kadınları’nda android klonlar konusunda bir Amerikan paranoyası yaratmasının devamında ‘Vahşetin Çocukları’ da bunu bir Nazi distopyasına çevirdi.

        Genelde de bilimkurgu ile korkuyu farklı alanlara gizemli bir şekilde sokmasıyla Stephen King ve Chuck Palahniuk gibi isimlerin ilgisini çekmiş bir şahıs kendisi. Bu bağlamda da genel yargıdan uzaklaşan ve aykırı görüşleri açığa çıkaran dünyasıyla dikkat çekmiş ve az ama öz eseriyle iz bırakmayı bilmiştir.

        Yönetmen Franklin J. Shaffner’a gelince ilginç bir şekilde Japonya doğumlu olduğunu görebiliyoruz. ABD’de kaynağını TV’den alarak 1960’larda sinemaya giren birkaç yönetmenin arasında öne çıkar. 1950’lerde CBS’de çalışıp sayısız dizi ve televizyon oyunu üreten sanatçı, dört de Emmy Ödülü kazanmıştır.

        Yedinci sanata Yeni Hollywood geleneğinin göbeğinden giriş yaparak o devredeki yönetmenlerle mücadeleye girmiştir. Bunların arasından “Maymunlar Cehennemi” ve “Kelebek”i (“Papillon”, 1973) gibi iki başyapıt çıkararak alnının akıyla sıyrılmayı becermiştir. 1979’da hayatını kaybeden yönetmenin herkes sabit kamera kullanırken TV geleneğine kaydırmalı kamerayı getirmesi de o alanda çığır açmasına yol açmıştır.

        Kariyeri boyunca, 1989’da hayatını yitirene kadar farklı türlerde eserler vermek için uğraşan Shaffner, burada olduğu gibi dingin tempo, oyuncu yönetimi odaklı stil, müziği minimalize eden bir örgü ve destansı bir anlatı ile ilerlemiştir. “Vahşetin Çocukları”nın da sırrı bir noktada budur aslında...

        Tabii onun yanında Josef Mengele gibi çekici bir karakteri kullanması da bambaşka bir motivasyondur. Alman SS subayı olarak ve Auschwitz kampının doktoru adı altında ün yapmış bir isim Mengele. 1911’de doğup 1979’da ölen bu figür, Franfurt ve Münih üniversitelerinde çalışmış bir isim. Fazlasıyla da öleceklere karar veren, insanlar üzerinde deneyler yapan ve ‘ölüm meleği’ olarak nam salmış bir şahsiyet. Bu filmdeki gibi söylentilerin sürekli üzerinde dolaştığı bir karaktere dönüşmesi de sürpriz olmamıştır açıkçası kendisinin.

        Burada 1978 tarihli eserde 70’lerin başında öldürülmesi de yine bir ‘kurmaca’ görüş. Gerçek bir savaş suçlusu olarak Mengele’nin son dönemini Güney Amerika’da geçirmesi ve MOSSAD ile sorunlar yaşaması ise burada kullanılmış fazlaca. Onun karşısındaki 2. Dünya Savaşı gazisi Nazi avcısı Ezra Lieberman’ın da Simon Wiesenthal’dan yola çıkılarak oluşturulduğu söylenir.

        5-Takipçileri

        Son dönemde üreyen başta “Hanna” (2011) olmak üzere “Kartal Göz” (“Eagle Eye”, 2007) ve “Kader Ajanları” (“The Adjustment Bureau”, 2010) gibi tech-thriller örneklerinde büyük katkısı olduğu söylenebilir. Tabii bu alanda 80’lerin “Looker” (1981), “Wargames” (1983) gibi denemelerinden de bahsetmek şart.

        Yine bir Post-Irak suikast gerilimi olan “Kimliksiz”de (“Unknown”, 2010), “Vahşetin Çocukları”nda Yahudi doktoru canlandıran Bruno Ganz’ın bir Nazi avcısını oynayarak burada karşı karşıya geldiği Lieberman’a ya da Laurence Olivier’ye selam çaktığını görebiliriz.

        Bunun yanında “Gattaca” (1997), “Kod 46” (“Code 46”, 2003), “Beni Asla Bırakma” (“Never Let Me Go”, 2010) gibi modern klonlama filmlerinin de bir noktada ucu buraya uzanır.

        Nereden bulabiliriz?

        Türkiye’de Türkçe altyazılı ve dublajlı DVD’sine ulaşmak mümkün.

        Kimlik:

        Vahşetin Çocukları (The Boys from Brazil)

        Yapım yılı: 1978

        Yönetmen: Franklin J. Shaffner

        Oyuncular: Laurence Olivier, Gregory Peck, James Mason, Steve Guttenberg, Uta Hagen, Bruno Ganz, Lilli Palmer, Rosemary Harris

        Senaryo: Heywood Gould (Ira Levin’in romanından)

        Önemli Ödülleri: Ulusal Eleştirmenler Birliği’1979: En İyi Erkek Oyuncu (Laurence Olivier)

        Önemli Adaylıkları: Oscar’1979: En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kurgu, En İyi Müzik; Altın Küre’1979: En İyi Erkek Oyuncu

        Bütçe: $ 12.000.000

        keremakca@haberturk.com

        Diğer Yazılar