Tarlabaşı 'saç'larından kapitalizm nasıl gözüküyor?
9 EYLÜL FİLMLERİ
Tayfun Pirselimoğlu’nun kapitalizmin sıkıntılarını çeken üç alt sınıf bireyinin hikayelerini anlattığı üçlemesinin son ayağı. “Saç”, aynı zamanda ülkemizin ‘minimalist sinema’ ürünleri arasında da Semih Kaplanoğlu’nun “Süt”ü ve Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun”u kadar evrensel bir açılımın temsili. Bu noktaya ulaşırken ölüm arifesindeki, tepkisiz, sessiz, yalnızlığa ve yapay perukların arasına itilen bir adamın portresini, sinemaskop oranında renklerden anlam yaratan bir dokuyla dolduruyor. Gerçek anlamda şehrin saç teli kadar ‘küçük bir dışavurumu’ anlamına gelen düşmüş, kapitalizm mağduru ama mutlu bir adamın ‘suç’ kavramıyla mücadelesinin hikayesi bu. Tarlabaşı’ndaki bir birey üzerinden küreselleşme sorunuyla ilgili nasıl metaforik ve soyut bir sinema dili inşa edilebileceğinin bir kanıdı aynı zamanda. Türk sinemasında kalitesiz minimalist filmler etrafı sarmışken “Saç”, bu konuda ihtisas yapmış bir ustanın imzasını taşıyor.
Ölüm üçlemesi olarak adleddiği serisinin son halkası “Saç” (2010) ile Pirselimoğlu, zamanla ne kadar kendini olgunlaştıran bir sinemacı olduğunu ispatlıyor. Bu oluşumun ilk halkası “Rıza” (2007), bir tır şoförünün hikayesini ‘suç’ meselesiyle sinemalaştırıp ‘sosyal gerçekçi sinema’ normlarının içinde bir yere konuşlanmıştı. “Pus” (2009), şehrin dumanının çöktüğü banliyö olarak adlandırılabilecek bir fakir beldesinin suç eğilimini ‘felaket filmi’ üzerinden çıkarırken, “Saç” (2010) bir perukçunun ‘küçük aşklar’a dair başarısızlık hikayesini sunuyor.
Lafın özü Pirselimoğlu, ilkinde Anadolu’dan, ikincide İstanbul’un taşrasında, üçüncüde ise İstanbul’un merkezinden karakterleri gözlemleyerek; ölüm, aşk, suç gibi meselelerle uğraşlarını ‘minimalist kara film’ çerçevesine oturtarak bir bütün oluşturmayı seçmiş. İlkindeki ‘soğukkanlı’ ve ‘doğal renkler’ odaklı yapısı ise zamanla daha fazla ‘renk’i kullanır hale gelerek, adeta çok boyutlu metropol-küreselleşme kabusunun ‘çekirdek’e yaklaştıkça derinleşip içinden çıkılamaz bir noktaya geldiğine vurgu yapmaya yaramış.
Bergman, Fassbinder ve Kieslowski’nin anlayışlarından beslenmiş
Yönetmen, ikinci filmi “Pus”ta tamamını gri renk üzerine kurduğu görsel yapısını, bu kez renk paletinin tamamından anlam yaratır hale getiriyor. Bu noktaya ulaşırken 2.35:1 sinemaskop formatından beslenip adeta tablolarını oya gibi örmüş. Görüntü yönetmeninin de katkısıyla yeşil, sarı, mavi, gri ve beyazdan mekana ve olay örgüsüne göre anlam yaratan bir doku hakim filmin iç yüzüne. Pirselimoğlu’nun; ‘minimalist kara film’ ibaresini izlemesiyle, yeni nesilden Bruno Dumont’un hikaye örgüsü ile Bergman, Fassbinder ve Kieslowski gibi ustaların ‘renksel anlatım’ını birleştirdiği söylenebilir.
Bunun peşine takılansa yönetmenin bütün şehrin pisliğinin ve yapaylığının sindiği bir karakterin içine girmesi olmuş. Zaten Pirselimoğlu da bu hedef doğrultusunda Ayberk Pekcan’ın canlandırdığı bu perukçunun yakın planıyla açıyor filmini. Ardından onun arkasını dönmesiyle birlikte yeşil dokuda ‘saç’ bütünüyle yüzleşiyoruz. Böylelikle esas amaç ortaya çıkıyor. Şehir hayatının, küreselleşmenin ya da kapitalizmin, ilişkileri yapay bir düzene soktuğu diyarlardan seslenmek istiyor Pirselimoğlu.
Şehrin saç teli kadar küçük bir dışavurumu
‘Bu kanıya nasıl ulaştınız?’ diye soracak olursanız. Öncelikle perukçuluk yapan karakterin kafa modellerinin üzerindeki yapay peruklarla kurulu, Tarlabaşı’nın sırtlarındaki evinde ve dükkanında yalnız bir hayat sürdüğünü görüyoruz. Bunun devamında karakterin adeta şehir hayatının ‘saç’ ya da ‘saç teli’ gibi ufak bir dışavurumu ya da alt benliği olduğunu öğreniyoruz. Bu da aslında peruğun yapaylığıyla sanayileşme sürecine girdiği diyarda, karakterin temsili olarak ‘yeşil’i yani doğanın rengini harekete geçiriyor.
Evinin ve dükkanının içinde bu renk çeşidinden beslenen karakter, filmin ilk kısmında sürekli yandaki ses, kargaşa, gürültü ya da başka bir şeyin hareketlendirdiği psikolojisiyle yol alıyor. Böylelikle şehirleşmenin ya da metropol hayatının bir türlü ‘yalnız’ kalmasına izin vermediği bir karakterin peşine takılıyoruz. Yani yabancılaşmanın yalnızlık sıkıntısını değil de ‘çok doluluk’unu eleştirir hale getirildiğine tanıklık ediyoruz “Saç”ın.
Sarı ile yeşil bir araya gelirse ne olur?
Ancak yolda arabaların altına yatacak kadar (ki bu durum asfaltta yatan karakterin önünden geçen araba ile devreye sokuluyor) önemsiz bir alt sınıf bireyi olan bu adam, normal olarak sesini de çıkaramıyor düzen karşısında. Samimi, yalnız ve sessiz yaşamını sürdürüyor. Fakat onun bu hayatı aslında, perukların altındaki gerçek kadının ya da yaşam arayışının içe atılmış halinin bir özetini çıkarmaya yarıyor. Zira Nazan Kesal’in canlandırdığı karakterin kendisine ‘gerçek saç’ satmasıyla birlikte Hamdi’nin yaşamı allak bullak oluyor. ‘Sıradan’lık bir anda yıkılıyor.
O saç ile oynayan, onu sürekli ütüleyen ve evindeki masada modelin üzerine koyan karakterimiz, ‘yapay dünya’ ile idare etmeye yüz tutmuş, hayatının ‘bulutlu’ halinden çıkıyor. Bu kabuklarından dışarı çıkma olarak adledilebilecek olay da yine sessiz ve kocasının ilgisizliğinden mustarip kadın karakteriyle gerçekleşiyor. Evinde ‘sarı’ rengin ağırlığında göstermelik aile yuvasını koruyan bu tipleme, hayatına Hamdi’yi alınca bir anda sarı ile yeşil iç içe geçip ‘mavi’ ton devreye giriyor.
Her şey ‘yapma saç’ların suçu
Ancak Rıza Akın’ın koca tiplemesinin de sürekli ‘beyaz’ın tonlarıyla göstermelik saflık temsilcisi konumuna oturtulduğunu görebiliyoruz. Bu bağlamda da yönetmenin, Tarlabaşı kısmındaki yeşil dokudan taşra bölgesine geçince, diğer renklerden solgun bir bulamaç oluşturduğu ve gerçek hayatı resmettiği görülebiliyor. Bir bakıma perukçu dükkanı şehir yaşamının altında sıkışmış yapaylıkların temsili olarak orada var. Taksim’in dışarıya itilmiş, dışkılarından üreyen ve varoluşunu yaşayamayan bir karakterin temsilini sunuyor bizlere. Sürekli de Tarlabaşı yoluna bakınca göstermelik bir ‘sarı’lık görerek fışkırmak için yer arayan bir mekanın izinde.
Rıza Akın’ın saçını sürekli boyayıp yapaylaştıran bir tip olması ise bu ‘doğallık’ı bozması sonucu soyut bir günaha dönüşüyor. Böylelikle Pekcan onun peşine düşen bir dedektif edasıyla hareket etmeye başlıyor. Bunun nedeni o karakterin ‘doğal yaşam’ı tehdit etmesi. Buna paralel olarak Kesal ile Pekcan’ın doğal hallerinde soyut ve insansı anlamlar görüyoruz. Onların altından sayısız araba geçen bir köprünün üstündeki buluşmaları ise antolojilere geçecek bir çok boyutlulukta. Tiplemelerimiz adeta şehrin bütün kalabalığını ve gereksiz gürültüsünü arkalarına alarak soyut bir ilişkiye start veriyorlar.
Sinema dili o kadar katmanlı ki her ülkeden izleyiciyi yakayabilir
Aslında bu bağlamda Pirselimoğlu için karşılaşma güdüsü gibi doğal şeylerin bir anlamı yok. Yönetmen, filmini renkler ve metaforlar üzerinden şekillendirmiş. Aynen modern sinemanın büyük yönetmenlerinin ve Semih Kaplanoğlu’nun filmlerinde gördüğümüz gibi. Bu bağlamda da Pekcan’ın yerde yatmasını bir kere evde, bir kere deniz kenarında, bir kere sokakta gerçekleştirdiği anlarda ‘doğal siyah’, ‘mavi’ ve ‘karanlık’ın öne çıkması devrelerine göre ruhu analiz etmeye yarıyor.
Zaten filmin belli motiflerine ve görüntülerine geri dönüp sahneleri yeniden izlerseniz Pirselimoğlu’nun başarısını görebilirsiniz. Olgunluk zekasıyla seyirciyi düşünmeye iten, şehir hayatının yeşeren, ‘pislik’lerini bıraktığı tabakasından bir adamın suç, ölüm ve aşk ile ilişkisinin evrensel tasvirini sunuyor “Saç”.
Bu bağlamda da Ceylan, Kaplanoğlu gibi usta mertebesine oturmuş minimalist yönetmenlerimizin arasına Pirselimoğlu’nun gerçek anlamda geldiğini bir kez daha ispatlıyor. Zira burada metropol yaşamını eleştirirken kullanılan soyut sinema dili, öylesine çok katmanlı yerlere gidiyor ki bu durumun müsebbibi ancak yüksek sinema bilincine sahip bir yönetmen olabilir. Zeki Demirkubuz’un ‘suç’ üzerine minimalist denemelerinden de daha evrensel ve çok katmanlı bir eserin içinde olduğumuzu unutmamalıyız.
FİLMİN NOTU: 7.8
Künye:
Saç
Yönetmen: Tayfun Pirselimoğlu
Oyuncular: Ayberk Pekcan, Nazan Kesal, Rıza Akın, Derya Durmaz
Süre: 135 dk.
Yapım Yılı: 2010
KİRLİ, ÇÜRÜK VE SEKSİ
Özünde Amerikan bağımsız sinemasının alternatif çizgi roman estetiğiyle çekilmiş absürt komedi geleneğini bulunduran “Kötü Öğretmen”, belli ki bu durumdan az da olsa çekmiş. Zira sinema yönetmeni olma konusunda henüz kendini kabul ettiremeyen Jake Kasdan’ın varlığı, Jared Hess, Jason Reitman, Terry Zwigoff gibi isimleri aratırken sadece ‘eğlenceli bir seyirlik’le sınırlı kalmamızı sağlıyor. Bütün oyuncu kadrosunun üç boyutlu karakterleri, diyalog becerisi, hakim formül karşıtı duruş ve olay örgüsü çeşitliliği ise senaryonun gücünü ortaya koymaya yarıyor.
Wes Anderson ile birlikte Amerikan bağımsız sinemasının ‘alternatif çizgi roman dokusu’ eğiliminin en has ismi Terry Zwigoff’tur. Yönetmenin bizde “Yeni Yıl Soygunu” adı ile DVD’si çıkan “Bad Santa”sının (2003) başrolündeki Billy Bob Thornton’un açılış cümlesi halen akıllardadır: ‘Ben içen, dışkı bırakan ve beceren bir noel babayım’. “Kötü Öğretmen” (“Bad Teacher”, 2011) de sanki bu tanımın kadın ve öğretmen versiyonunu üretmek istiyor gibi.
Kasdan’ın öğrenci-öğretmen ilişki filmine garezi var
“Zero Effect” (1998), “Gençlik Hayalleri” (“Orange County”, 2002), “Zorlu Yol: Dewey Cox’un Hikayesi” (“Walk Hard: The Dewey Cox Story”, 2007) gibi filmlerle tanıdığımız Jake Kasdan’ın da amacı böylesine net aslında. ‘Anti-kahraman komedisi’ şablonunu uygulamak için yola çıktığını inkar edemez. Öğretmen-öğrenci ilişki filmlerine garezi olan yönetmenin, beşinci sinema projesinde ortaya çıkardığı metni ve karakterleri ise takdir etmek şart.
Ancak Terry Zwigoff kadar alternatif bir noktaya açılma konusunda hem stil hem de final bağlamında pek hakim bir film değil karşımızdaki. Böyle olunca da elimizdeki eser, The Office’in yazar ikilisinden güç alan senaryosundan çıkan Cameron Diaz, Jason Segel, Justin Timberlake ve Lucy Punch’ın önderlik ettiği karikatürize ama çok boyutlu karakterleriyle işlev veriyor.
Alternatif bir dolandırıcılık filmi
Eşinden ayda 16.000 dolar masraf yaptığı için ayrılan ve sevmediği ‘öğretmen’liğe devam edip, derste uyuşturucu içip uyuyarak zamanını geçiren bir ‘göstermelik öğretmen’in öyküsü bu. Fazlaca da “Sakıncalı Düşünceler” (“Dangerous Minds”, 1995), “Özgürlük Yazarları” (“Freedom Writers”, 2007) gibi bu konudaki muhafazakar yapıtların uzağına konuşlanmış “Kötü Öğretmen”.
Böylece bu formülden durum komedisi ve rekabet komedisinden beslenen bir dolandırıcılık filmi yaratmakta herhangi bir sıkıntı çekmemiş. Bunun alt türün yeni milenyuma uygun ‘postmodernize’ edilmiş temsili olduğu da kesin.
Bütün oyuncu kadrosunun ‘absürt’ halleri, Kasdan’ın tempo belirleme gücüyle perdede kendine yer bulurken, diyalog yazımı konusunda da derslik bir iş verilmiş burada. Ancak başta seksi araba yıkama sahnesi olmak üzere böylesi ‘ara kısım’lardaki sinemasal sıkıntılardan ve devamlılık hatalarından çektiği kabul edilmeli filmin. Yine de şablonu, alternatif tavrı, oyuncuları, görsel espri çıkarımları ve daha nicesiyle ‘dolandırıcılık filmi’ alanında ilginç bir deneme ile yüzleşiyoruz ona şüphe yok.
FİLMİN NOTU: 5.2
Künye:
Kötü Öğretmen (Bad Teacher)
Yönetmen: Jake Kasdan
Oyuncular: Cameron Diaz, Jason Segel, Justin Timberlake, Lucy Punch, Phyllis Smith
Süre: 92 Dk.
Yapım Yılı: 2011
TONU TUTMAMIŞ BİR AŞK
Ahlakçı mesajı ve dinci amaçlarıyla dikkat çeken ‘fantastik duygusal-dram’ formülünün yepyeni bir temsilcisi. “Bir Tutam Cennet”, bu açmazdan Kate Hudson ve birkaç yan karakter sürpriziyle çıkmaya çalışsa da ne yazık ki bir türlü kurtulamamış. Tonu tutmayan ve sahici durmayan demode melodram omurgası da filmin bu alandaki “Hayalet” gibi örneklerin seviyesine ulaşamamasını sağlıyor.
2004 tarihli “The Woodsman” ile ‘takdir edilesi’ ama ‘mayası tutmamış’ bir ‘pedofili konulu film’ veren senarist-yönetmen Nicole Kassell, bu sefer senaryoyu bırakmış. Onun sadece yönetmenlik koltuğunda oturduğu “Bir Tutam Cennet” (“A Little Bit of Heaven”, 2011); görsel işçiliği iyi, metni demode bir ürün olarak özetlenebilir. Bu noktada Kate Hudson’ın ‘ışıl ışıl parlaması’ ile bir sempati aşılayan aşk hikayesinin zaman zaman izlenebildiğini belirtelim.
“Hayalet”ten esinlenen bir aşk filmi
Kassell, yola çıkarken belli ki fantastik tonlu duygusal-dram formülünden beslenmiş. “Hayalet” (“Ghost”, 1990) ile devreye giren “Cennet Gibi” (“Just Like Heaven”, 2005), “Over Her Dead Body”, 2008), “Hayalet Sevgililerim” (“Ghots of Girlfriends Past”, 2009) gibi ürünler veren bu alanın içinde konuşlanmayı arzulamış. Önümüzdeki eser de esasen kanser olmasına karşın ‘cennet’i ya da ‘öte dünya’yı bembeyaz gören bir ana karakterin izini sürmüş.
İlk bakışta katıksız bir birey analizi gibi dursa da, bu tiplemenin ‘tek gecelik ilişki’ yanlısı halinden ve hayatına giren Gael Garcia Bernal’in varlığından beslenince ‘romans’ı öne çıkarır hale gelmiş. Ancak oyuncunun ABD kariyerindeki ‘aceleye gelmiş son dakika sürprizi’ kıvamını burada da koruduğu kesin.
Hudson filmin atardamarı
Bu durumun duygusal-dramın çatısını ‘bireysel varoluş hikayesi’nin üzerine yönlendirdiği söylenebilir. 2.35:1’de işçiliği sorunsuz bir yapıt sunan Kassell, belli ki kendini bu noktada ilk filmine göre geliştirmiş. Yönetmenin sadece Hudson’ın omuzlarına yüklediği çatının ‘samimi’ durduğu da kesin. Fakat ‘gerçek aşk’ ile ilgili yapılmak istenenler bir türlü yerine ulaşamamış.
Buna paralel olarak da eldeki eserin böylesi yapıtların unutulmaz dehlizi olan ‘ahlakçılık’ meselesine düşmesi bütün malzemeyi altüst etmiş. Zira ‘ahlaksız bir kadın’ tanımıyla çizilen Hudson’ın karakteri, bir anlamda dersini ‘ölümcül hastalığa yakalanmak’ olarak alıyor. Buradan kişisel sorgulamaya tabi tutulup Hıristiyanlık yanlısı bir mistisizme çıkış yapması da buram buram ‘din’ kokan algıyı tamamlıyor gibi.
‘Fantastik’in tonunu belirlemek ayrı bir zanaat ister
Arada eğlence girişi yapan Lucy Punch, Peter Dinklage, Whoopi Goldberg gibi isimler durumu idare etse de, “Hayalet”in ekmeğinden yerken bir türlü o samimiyeti aşılayamayan 2000’lerde çekilen ürünlerin bir yenisi karşımızdaki. “Bir Tutam Cennet”in tonunu tutturmaktan ziyade ahlakçı durmayı ve Kate Hudson’a bel bağlamayı amaçlaması da bu durumun ‘tuzu biberi’ olmuş belli ki.
Böyle filmlerde yüzleştiğimiz ‘fantastik’in dozajını ayarlama sorunu ise eldeki esere büyük ölçüde zarar vermiş. Bu cümleyi esas gerekli kılan aslında, bu konudaki yegane örnek olan ve “Hayalet”e gönderme yapmak için seçilen Goldberg’in evreninin; Tanrıcı ve hafif kitsch yorumuyla sınırlı kalmamız.
FİLMİN NOTU: 3.4
Künye:
Bir Tutam Cennet (A Little Bit of Heaven)
Yönetmen: Nicole Kassell
Oyuncular: Kate Hudson, Gael Garcia Bernal, Kathy Bates, Lucy Punch, Whoopi Goldberg, Treat Williams
Süre: 106 dk.
Yapım Yılı: 2011
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
3 (Drei / Three): 7
40: 6
Akılalmaz (Unthinkable): 2.1
Anneler Günü (Mother’s Day): 2.6
Arabalar 2 (Cars 2): 5.5
Aşırıcılar (Kari-gurashi no Arietti / The Borrowers): 5
Aşk ve Küller (Blue Valentine): 6
Aşkın Halleri (Le Nom des Gens): 4
Aşkın Sessizliği (Tous Les Soleils / Silence of Love): 2.9
Ateşli Oda (Habitación en Roma / Room in Rome): 7.9
Babamın Penguenleri (Mr. Popper’s Penguins): 4.8
Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin / A Separation): 2.5
Çatı Katı (Loft): 4.5
Dehşetin Gözleri (Zwart Water / Two Eyes Staring): 3.5
Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha (The Hangover: Part II): 5.3
Hanna: 7.9
Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 2 (Harry Potter and the Deathly Hallows: Part II): 5.8
Her Yerde Aşk (Manuela d’Amore): 2.2
İblis (La Possession de Emma Evans): 1.8
İlk Yenilmez: Kaptan Amerika (Captain America: The First Avenger): 2.1
İmkansızın Şarkısı (Noruwei no mori / Norwegian Wood): 6.5
İyi Günde Kötü Günde (Love, Wedding, Marriage): 2
Julia’nın Gözleri (Los Ojos de Julia / Julia’s Eyes): 7.5
Kanıma Gir (Let Me In): 4.2
Kara Büyü (Needle): 3
Kazananlar Kulübü (Win Win): 6
Kiracı (The Resident): 5
Kolombiana: İntikam Meleği (Colombiana): 4.9
Kral Henry (Henri 4): 2.2
Larry Crowne: 4.1
Maymunlar Cehennemi: Başlangıç (Rise of the Planet of the Apes): 3.9
Nedimeler (Bridesmaids): 1.6
Ölüm Odası (Chatroom): 7
Ölümüne Kaçış (Essential Killing): 7
Patrondan Kurtulma Sanatı (Horrible Bosses): 4.9
Ruhlar Bölgesi (Insidious): 10
Saklı Ruh (Hidden 3D): 2.9
Suikast (The Conspirator): 6
Şirinler (The Smurfs): 4.1
Transformers: Ay’ın Karanlık Yüzü (Transformers: Dark of the Moon): 6
Ultra Mega Süper Kahraman (Griff the Invisible): 4
Uzaylıların Şafağı (Attack the Block): 4.8
Vampir Cehennemi (Stake Land): 5.3
Yağmuru Bile (También la lluvia / Even the Rain): 5.5
Yaşamın Ritmi (Sound of Noise): 6
Yeryüzündeki Son Aşk (Perfect Sense): 8.3
Yeşil Fener (Green Lantern): 5.7
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
keremakca@haberturk.com