Güzel günler görebilecek miyiz?
8-14 Ekim 2011 tarihleri arasında düzenlenen 48. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin cuma günü düzenlenen ödül töreninin devamında tartışmalar bitmek bilmiyor. Gayet doğal. Zira böylesi etkinliklerde özellikle de para ödülü varsa ‘Yeşilçam mı, modern sinema mı?’ sorusunun cevabı ikinci seçenek olmalı. Sanat sinemasının kaliteli örnekleri festivallerden kazandıklarına göre bir yol çiziyor. Buna karşın ‘kadınlar jürisi’nin TV dizisi estetiğiyle çekilmiş Yeşilçam melodramı “Güzel Günler Göreceğiz”i sırf töre kurbanı kadın ve ailesine kavuşmaya çalışan fahişe gibi karakterlerden etkilendi diye ödüllendirmesi birçok açıdan üzücü. Hem sanat sinemasındaki auteur yönetmenler yara alıyor, hem kadın kimliği zedeleniyor, hem Türk sinemasının kalite algısı düşüyor. Peki “Zenne” gibi eşcinsel alt kültürü ötekileştirip dışlayan, üçüncü dünya ülkesi sineması ürünlerinden hallice bir esere verilen ödüllere ne demeliyiz? Lafın özü, Türkiye’nin tarafsız bakışını ve dünyayla yarışan sinemasını zedeleyen bu iki eserin uluslararası festivallere açılmasının engellenmesi şart. Yoksa oradaki itibarımız da zarar görebilir ve güzel günler görmemiz zorlaşır.
Sürekli Türk sinemasının son dönemindeki belli eğilimlerden söz edip duruyoruz. Hatırlarsınız 2009’da düzenlenen 16. Altın Koza Film Festivali sonrasında ‘derme çatma belgesel estetiği’nin kurmacaya girmesinin sinemamıza zarar vereceğinden bahsetmiştik. Nostradamus falan değiliz ama bu görüş doğru çıktı ve o zaman zoraki oluşturulan yarışma toplamından sonra böylesi bir eğilimi çok fazla göremedik ya da bunun geri plana itildiğine tanıklık ettik.
Suçu keskin kurala mı atmak lazım?
Bu seneki Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de tartışılan konu aslında ‘eline HD alan film çekiyor’ fikrini destekleyen ilk filmlerin hakimiyetiydi. Kabul edelim, böyle bir durum sonucunda tabiri caizse bir-iki tane ‘sanatsal çöp’ örneği ya da yarışma dışı gösterilmesi gereken eser izledik. Bu durum Adana ve İstanbul’da yarışan filmlerin Antalya’daki yarışmaya dahil olamaması kuralına bağlantılı olarak oluşan bir açmazdı aslında. Bu konuda ‘çeşitlilik’ olması ise sinemamız için yerinde deyip parantezi kapatalım.
Ancak yarışmadan Türk sineması adına çıkarılacak esaslı soru ‘Yeşilçam mı, modern sinema mı?’ idi. Zira ödüllerin devamında da bunların birincisini uygulayan “Can” ile “Güzel Günler Göreceğiz” veya ikincisini hakkıyla yerine getiren “Geriye Kalan” ile “Nar”dan biri galip çıkacaktı. Sonuçta da Yeşilçam ayağının, TV dizilerinin yola olay örgüsüz çıkan, rastgele karakterlerle yürüyen, çiğ bir müziği arka planına yerleştiren, münferit kamera kaydırmalarını sinema sayan ve işlenmemiş görüntüleriyle öne çıkmaya çalışan versiyonu kazandı.
Cemal Şan mı, Çağan Irmak mı?
Aslında bu durumu ‘melodramlara kadın filmi dendiği için gayet normal’ diye karşılayabiliriz. Ancak işin aslı konusunda daha derinlerine inmek lazım. Bu durum, proje danışmanı Cemal Şan’ın sektördeki şu ana kadar tavan yapan duruşunu kanıtlamıyor mu sizce de?
Başlı başına Yeşilçam-TV dizisi estetiği arasında kalmış Türk sinemasını 70’lerdeki ‘göstermelik başarı’ dönemine geri götüren bir eserin galip olmasını nasıl karşılayabiliriz? Peki en azından bunun birazcık prodüksiyon kalitesiyle sarmalanıp Çağan Irmak ekolüne meyleden versiyonu “Can”ın suçu ne? Çiğ görüntülerden çıkıp birazcık kaliteyle yoğrulmanın dahi görmezden gelindiği bir ortamda gerçek bir sinema görüşünden söz edebilir miyiz?
Kadınlar jürisi kadın kimliğini zedeledi
Şurası kesin, bu ödül sinema sektörünün bütün dişlilerine zarar verecektir. Normal olarak sadece belli maddi aktarımlarla geçinen Ümit Ünal, Çiğdem Vitrinel ve hatta Savaş Baykal gibi modern sinema temsilcisi başarılı yönetmenler var halihazırda. Onlar festivallerde ödül almazlarsa sürecin devamında “Güzel Günler Göreceğiz” gibi projelerde memur yönetmenlik yaparak ‘tür sineması’na kaydıkları gözlemlenecektir. Bunun devamında da böylesi alanlardaki hakimiyetsizlik ve demode melodram oranı artacaktır.
Bir festivalde popüler algıya hitap eden, kalitesiz, karton öğelerle yürüyen bir film ödül alıyorsa, bu ya jürinin konuya hakimiyetsizliğinin bir göstergesidir ya da festivalin keskin kararlarının. Ancak belli ki kadınlar jürisi, kadın kimliğini 80’lerden bile geriye götürerek böylesi bir karar vermiş ve ‘ağladıkları-etkilendikleri’ filmi, sırf ‘İstanbul’un gerçekleri’ni arkasına alıp yüreklere sesleniyor diye ödüllendirmiş.
‘Öteki’lik yaklaşımı göstermelik
Peki “Zenne”nin ödülleri için ne demeli? Bu yıl çekilen ve İran’daki sansüre karşıt duruş sergileyen “Circumstance”in (2011) lezbiyen hikayesinin yansıtılma şeklini jüri üyelerinin izlemesi şart. Zira eşcinsel kültürüne bir an bile hakim olmayan ve üç eşcinsel karakterini ötekileştirip adeta tutucu görüşü öne çıkaran bir film karşımızdaki. Almodovar’ın evrenindeki kitsch dünyayı sadece belli anlara yerleştirip, kurguyu bilinçsiz olarak bayağı hale getirmesi böylesi filmlerin üçüncü dünya ülkesi versiyonuyla yüzleştiriyor bizleri. Adeta bir görsel çorba ile karşı karşıya kalmamız da taraflı ve faşist bir tutumla yüz yüze gelmemizi sağlıyor maalesef.
Kadın jürinin bu konuda da, “Zenne” gibi uluslararası festivallere yollansa ya üçüncü sınıf video malzemesi ya da üçüncü dünya ülkesinde üretilen taraflı eşcinsel filmi muamelesi görecek bir filmi ‘etkilendiği’ için ödüllendirmesi şaşırtıcı. Yönetmenlerin hikayenin ana kahramanı İbrahim Can’ı ‘eşcinsel’ olduğu için dışlaması ve festivale çağırmaması da bu durumun bir göstergesi değil mi sizce de? Bu tutum, festivalin ‘ötekiye ödül verelim’ görüşünü de tersine çeviriyor kanımca. “Can”ın da onun duygusal yapısının yanında ‘kadın kimliği’yle ilgili çok doğru şeyler söylememesi bir ayrım yaratmış belli ki.
Yeşilçam melodramlarının ödül aldığı nerede görülmüş!
Lafın özü Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ‘Yeşilçam’a evet, modern sinemaya hayır’ tavırlı kararları, festivallerin bütün dişlilerini yok edip Türk sinemasına zarar verecek bir adım. Peki Vitrinel ve Ünal, 5-6 sene boyunca kendi projelerini sinemalaştıramazsa bunun hesabını kim verecek? Üstelik dört sene önce en iyi filmi “Ara” (2008) ile bir ‘ön jüri’ tutarsızlığıyla karşılaşan yetenekli yönetmenlerimizden Ünal’ın bu ikinci darbeyi kaldırmaması ne gibi şeylere yol açabilir? Sonucunda ‘melodram kadına yakışır’ bakış açısıyla cinsiyetçi bir yaklaşımda bulunulması gelişen kadın kimliğimiz konusunda da bir utanç kaynağı değil mi?
Elbette yarışmada ‘çok iyi’ filmler olduğunu iddia etmiyoruz. Ancak TV dizisi estetiğiyle çekilmiş filmlerin ödül alması ‘sinema’ gerçeğinin ortadan kalkması noktasında bir maddi destek sağlıyorsa, bu duruma her zaman itirazımız var. Umarız bu durum sadece bu yıl ile sınırlı kalır. Aksi takdirde ‘demode ticari filmler’in ödül aldığı, ‘modern sinema örnekleri’nin gişede şansını aradığı bir ülkede sinema sektöründen dahi söz etmek mümkün olmayabilir.