2011'in en iyi 25 yabancı filmi
2011’de ülkemizde 220 yabancı film vizyona girerken, ben de onları kapsayan bir yıllık en iyiler listesi oluşturdum. Bu sene özellikle ‘öne çıkan film’ adedi fazla seyrettiğinden gelenekselleşen 20 filmlik seçkimin sayısını 25’e çekmeyi uygun buldum.
18 devam filmi ile 33 üç boyutlu filmin vizyona girmesiyle bu konuda tavan yapan bir yılı geride bıraktık. Nihayetinde 2011; saygı duyduğumuz kimi yönetmenlerin hayal kırıklığı, kimi yönetmenlerin çıkış senesi oldu. Hollywood nazarında ise ‘teknolojik yenilikler’ üzerinden yürüyen bir tüketim çarkının geri dönüşlerini izledik bu sene.
Ama özellikle korku sinemasında James Wan, Hideo Nakata, Wes Craven, John Carpenter gibi hatırı sayılır yönetmenlerin ‘etkili’ eserleri bir şekilde ‘yenilik’ hissiyatını harekete geçirirken, bilimkurgunun fantastiği sollayıp “Başlangıç” sonrası bir ‘alternatif düzen’ arayışına girmesi ve ‘Alacakaranlık’ serisinin melez omurgasının yarattığı etki dikkat çekiciydi. Romantik-komedilerde cinsellik dozajının yükselmesi Hollywood’un ‘muhafazakar’ görünümünü birazcık dizginlediğini kanıtlarken, 11 Eylül-Irak Savaşı sonrasına uygun ‘keskin öteki’ tanımlı milliyetçi tür filmleri bu düşünceye set çekti.
Bunun yanında 2011 yılı içinde sanat/dünya/auteur sinemasının en kayda değer örneklerinin çoğunu ‘bağımsız şirketler’imizin yüksek katkılarıyla izleyebilmek mümkün oldu. Ne mutlu ki Dardenne Kardeşler’den Miranda July’e, Tran Anh Hung’tan Anthony Cordier’ye, David Mackenzie’den Thomas McCarthy’e kadar ‘müzelik’ yönetmenlerin saygı duyulası son çalışmalarını sinema salonu keyfiyle deneyimleyebildik.
İşte 2011’in en iyi 25 yabancı filmi şöyle:
1-Ruhlar Bölgesi (Insidious) (2010)
‘Metafiziksel ruh filmi’ gibi melez bir alt tür yaratan korku başyapıtı. ‘Testere’ (‘Saw’) serisini fitilleyen James Wan ve senaristi Leigh Whannell yine döktürüyor burada. Alanda tekinsizliğin tanımını yeniden yaparken, dünyasıyla şaşırtıp doğrudan iliklerinize işleyen özellikli bir eser “Ruhlar Bölgesi”.
2-Hayat Ağacı (The Tree of Life) (2011)
Evrim teorisiyle ilgilenirken eleştiri oklarını Amerika’nın yakın tarihine yönlendiren, hipnotik, teolojik, mistik ve duyusal bir sinema şaheseri ya da dinletisi. Terrence Malick’in çığır açan sinema diliyle ve görülmemiş yönetmenlik stiliyle seyirciyi allak bullak eden eserin, çok seçmeli yapısıyla “2001: Uzay Yolu Macerası” (“2001: A Space Odyssey”, 1968) ekolünden köklü bir değişim aşıladığı şüphesiz.
3-Siyah Kuğu (Black Swan) (2010)
Aronofsky’nin “Tiksinti”ye (“Repulsion”, 1965) ve “Dövüş Kulübü”ne (“Fight Club”, 1999) cevabı olarak anılabilecek bale filmi görünümlü psycho-noir’ı. “Siyah Kuğu” için renk oyunlarından oyuncu deliliklerine, akıllara durgunluk veren atmosferden gerilim duygusuna kadar baştan aşağı aykırı bir tür evreninin sinemasal karşılığı diyebiliriz. Psikolojik, felsefik ve sosyolojik metinlerin dalga dalga saldırdığı bir yapıt bu!
4-Yeryüzündeki Son Aşk (Perfect Sense) (2011)
Bilimkurgusal tonu yüksek, insanlığın sonunu öngören, epizodik anlatılı ve salgın kavramını duyularımız üzerinden şekillendiren, keskin bir günümüz toplumu eleştirisi. “Yeryüzündeki Son Aşk”, İngiliz yönetmen David Mackenzie’nin en önemli ve derinlikli eseri olarak aradan sıyrılırken sinema diliyle de adeta dudak uçuklatıyor. Cinsellik ve aşkla ilgili dertleri olan yönetmen, bu sefer onlara uygun stilize, ütopik ve belleksel bir model inşa etmiş.
5-Mutlu Azınlık (Happy Few) (2010)
İlişkilerdeki ‘eş değiştirme’ meselesini Paul Mazursky’nin 1969 tarihli başyapıtı “Bob & Carol & Ted & Alice” ile birlikte en cüretkar ele alan film diyebiliriz. Anthony Cordier imzalı eser, Fransız Yeni Dalgası’nın sistem karşıtı tutumunda cinselliği öne çıkaran yapıtları akla getiriyor. Böylece Üçüncü Fransız Yeni Dalgası’nın işlevsel bir halkasını bizlere armağan ediyor. “Mutlu Azınlık”, kuşkusuz son 10 yılın en iyi Fransız filmlerinden biri.
6-Hanna (2011)
“Vahşetin Çocukları”nın (“The Boys from Brazil”, 1978) Irak Savaşı sonrası temsili diyebiliriz. Tech-thriller (teknolojik gerilim) alanında ‘katil yetiştirme’ konusunda muhalif ve asap bozucu bir eser. Filmin temelindeki, Joe Wright’ın özel dil ve yönetmenlik becerisiyle yükselen, hafif masalsı ve büyüleyici görsel yapıya da dikkat derim.
7-Başka Bir Yerde (Somewhere) (2010)
Sofia Coppola’nın Hollywood karşıtı tavrını hafif kişisel bir süzgeçle sinemasının en olağan temsillerinden birine dönüştürdüğü nokta. Baba-kız ilişkisi üzerine dingin, minimalist, yapıbozucu ve yabancılaştırıcı bir dünya tasviri. Elbette çok katmanlı bir dramatik yapı sözüyle!
8-İçinde Yaşadığım Deri (La Piel Que Habito / The Skin I Live In) (2011)
Bilimsel deney filmine pembe dizi estetiği ve cinsiyet arası varoluş sorunu üzerinden bakış atan, formülün özündeki yaratıcı-yaradılış ilişkisini farklılaştıran bir eser. Alacakaranlık kuşağı filmi olarak görülebilecek “İçinde Yaşadığım Deri”, kuşkusuz ensest, tecavüz, saplantı, cinsel kimlik bunalımı ve aile içi çarpık ilişkilere farklı süzgeçlerden nasıl derinlemesine bakılabileceğini ispatlıyor. Almodóvar’ın kariyerine de nev-i şahsına münhasır bir halka armağan ediyor.
9-Çığlık 4 (Scream 4) (2011)
Wes Craven bu kez 2000’lerin yeni yetme korkularını ameliyat masasına yatırmış. Ancak 2011 model ‘Çığlık’, daha yenilikçi ve günümüze uygun öğelerle sarılarak interaktif dokusunu kuvvetlendirmiş. Elbette her açıdan ‘çığır’ aşılayan bir korku parodisi ya da korku-komedi diyebiliriz. Alaycı bakışıyla da yıllar sonra hatırlanıp 1996 tarihli ilki ile yan yana analiz edilecektir.
10-Ateşli Oda (Habitación en Roma / Room in Rome) (2010)
Elena Anaya-Natasha Yarovenko ikilisinin tek bir mekanda kimliklerini sorguladıkları bir cinsel ilişki filmi. Eşcinsel sinema ya da lezbiyen sinema adına önemli bir miras bırakan eserin, mitolojik ve siyasi alt metinleriyle de dikkat çekici bir ülke analizi sunduğu şüphesiz. Son 20 yılın önemli yönetmenlerinden İspanyol Julio Medem’in, cinsellik, mistisizm ve gerçeküstücülük arasında gidip gelen evreninin en yoğun erotizm içeren şubesi karşımızdaki.
11-İstila (Monsters) (2010)
İngiliz korku sinemasındaki çıkıştan nasibini alan Gareth Edwards’dan Sofia Coppola’vari bir uzaylı canavar istilası filmi. Canavarlarla insanların mücadelesinden ziyade her iki ırkın yabancılaşmasını, yaşam mücadelesini ve aşklarını incelemeye koyulan ayrıksı bir yapıt. Kuşkusuz alanında iz bırakacaktır “İstila”.
12-Salgın (Contagion) (2011)
Salgın filmlerinin içinde “Paranormal Activity” işlevi görürken, çok hikayeli, bol karakterli, fazlaca ölümlü ve tutucu örgüyü alternatif kuran bir eser. Steven Soderbergh’in bağımsız ruhunu hissettirdiği çevreci bir tür filmi olan “Salgın”, 11 Eylül sonrası dönemden de belirgin izler taşıyor.
13-Benim Adım Aşk (Io sono l’amore / I Am Love) (2009)
Leone stiliyle çekilmiş hafif Visconti atmosferlerini andıran İtalyan işi bir yasak ilişki filmi. Tilda Swinton’ın başarısı ve ayaklar altına alınan burjuva ahlakıyla da dikkat çekici. “Benim Adım Aşk”, alanında bayadır özlediğimiz özgünlüğü aşılıyor.
14-Julia’nın Gözleri (Los Ojos de Julia / Julia’s Eyes) (2010)
‘Görmek, görememek ve bakmak’ kavramları üzerinden ilerleyen Hitchcockyen temalı, Argento dokulu, tadına doyum olmayan bir gerilim. Guillem Morales imzalı eser, İspanyol sinemasının yükselen ‘korku’ algısının tavan noktalarından. Tedirgin edici atmosfer yetisi ve bakış açısı çekimine getirdiği yenilikle hatırlanacaktır.
15-Hugo (2011)
Sinema sevgisiyle dolup taşan yapıbozucu bir çocuk/aile filmi denebilir. “Hugo”, fantastik tadının sinema olduğu, masalsı bir 1930’lar portresi sunuyor. Filmin bunu yaparken Scorsese’nin duygusal ve ustalıklı tarafından güç alması da bu duruşunu kuvvetlendiriyor. Yönetmen sesleniyor: Méliès ve yedinci sanat aşkıyla omuz omuza!
16-Sucker Punch (2011)
Zack Snyder usulü akıl hastanesi filmi dersek herhalde gözünüzde canlanacaktır. “300”ün müsebbibi olarak bildiğimiz yönetmenin, ‘yeşil ekran’ teknolojisinin doruklarına ulaşırken bilgisayar oyunu geleneğinden de feyz alan bir görsel şölen sözü verdiği kesin. Bu şovu izlerken de savaş arka planlı, son derece dengeli ve duygu sömürüsüz bir akıl hastanesi filmi aradan sıyrılıyor. Yönetmenin ve günümüz sinemasının teknolojilerinin “Guguk Kuşu”na cevabı olarak anılabilir “Sucker Punch”.
17-Ölüm Odası (Chatroom) (2010)
“Elm Sokağı Kabusu”nun (“A Nighmare on Elm Stree”, 1984) kalıplarını internet jenerasyonuna uygulayan metafiziksel bir korku filmi. Nakata’nın “Halka”dan (“Ringu”, 1998) bu yana çıkardığı en kalıcı iş. “Ölüm Odası”, yeni milenyumun gereklerine ayak uyduran korku sineması geleneğinin, belki de “Ölüm Oyunu”ndan (“Batoru rowaiaru”, 2001) beri üretilmiş en özgün halkasını sunuyor.
18-Kutsal Savaşçı (Priest) (2011)
Alternatif bilimkurgu evreniyle aradan sıyrılan distopik bir vampir filmi tanımı yapılabilir. Din ile de sorunları olan teokratik düzenin içinde anti-Amerika fetişizmi yapan eserin fazlaca çizgi roman estetiğiyle yükseldiği kesin. Bu durum da westernesk bilimkurgu ortamından düello ve kovalamaca sahnelerine kadar kendi kurallarını yazan bir ‘scifi-vampir filmi’ çıkarıyor karşımıza.
19-Ölümüne Kaçış (Essential Killing) (2010)
Polonya sinemasının ustalarından Jerzy Skolimowski’nin bir teröristin ruh halini ele aldığı, bu açıdan salgıladığı aykırı bakış açısıyla sarsıcı olabilen bir eser. “Ölümüne Kaçış” yönetmenlik gücüyle sessizlikten yükselmekle kalmamış, aynı zamanda ilkelleşerek ‘hayvan’ pozisyonuna itilen bir adamı ‘Irak Savaşı sonrası’ düşüncesine uydurmayı da becermiş. Muhalif bir terör gerilimi diyebiliriz.
20-Şeytanı Gördüm (Akmareul boatda / I Saw the Devil) (2010)
Seri katil filmindeki suçlu-polis çekişmesi çatışmasını öne çıkaran, buradan da özel bir stil ile zafere ulaşan bir yapım. Kim Jee-Woon’un yükselişteki Güney Kore sinemasının en önemli simalarından biri olduğunu ispatlarken her karesiyle fark yaratan bir polisiye filmi.
21-127 Saat (127 Hours) (2010)
Youtube estetiğini kapalı alan geriliminin malzemesi haline getiren, bu işleviyle kalıcı olması kesin bir yapıt. Danny Boyle’un “Milyoner” (“Slumdog Millionaire”, 2008) ile döndüğü köklerinde yeni bir yolculuğun tanımı diyebiliriz.
22-Üç (Drei / Three) (2010)
Tom Tykwer’in köklerine dönüş filmi dersek yanlış yapmış olmayız. “Üç”, yönetmenin ilişki filmlerine her türlü cinsel tercih üzerinden cevabı olarak anılabilir. 2.35:1’de kare yakalama yetisi ve girişindeki ustalıklı biçimci numaralarla dikkat çekici, “Koş Lola Koş” kadar üst düzey olmasa da bir yerlere not edilmesi şart bir eser.
23-Gelecek (The Future) (2011)
Jim Jarmusch-Aki Karusmaki-Michel Gondry arasında gidip gelen yeni bir bağımsız yeteneğin doğuşunun ilk kıvılcımları. Miranda July, henüz ikinci filminde uzun süreli ilişki ve aile kavramlarına getirdiği alternatif yaklaşımla absürt yollardan çıkışsızlık aşılamayı becermiş. “Gelecek” işlevsiz aile filmlerinin dinamik ve gerçeküstücü bir örneği.
24-Zamana Karşı (In Time) (2011)
Distopik bilimkurgu alanında zaman sorunsalının devreye girip para yerine geçtiği keskin bir tüketim toplumu eleştirisi. Andrew Niccol, burada “Truman Show”daki kadar başarılı olmasa da yine farkını ortaya koymuş. “Hayal Şehir”e (“Logan’s Run”, 1976) ve “Soylent Green”e (1973) çok şey borçlu bir eser bu orası kesin. Bu da 70’lerin bilimkurgu ruhunu yaşatmasını sağlıyor “Zamana Karşı”nın.
25-Bisikletli Çocuk (Le Gamin au Vélo / The Kid with a Bike) (2011)
Cannes Film Festivali’nden ödüllü, son 15 yılda sanat çevrelerinde kendini ispatlamış Dardenne Kardeşler’in dingin ve minimalist tespitleriyle çarpıcı ve iz bırakan bir dram. “Bisikletli Çocuk”, Vittorio De Sica’dan Victor Erice’ye uzanan bir etki skalasının izinde Fransa’nın alt sınıfına tavizsiz bakışıyla sivrilirken soruyor: Bir çocuğun gözünden gözüken dünya aslında gerçeğin ta kendisi midir?
keremakca@haberturk.com