Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Pamuk Prenses masalına görmediği bir peri masalı filmi ambalajı armağan eden “Blancanieves”, gerçek bir ‘yetişkinler için çocuk dinletisi’ olarak anılabilir. Tam ekran, sessiz/diyalogsuz, siyah-beyaz ve melankolik bir süreç düzenlerken, “Pamuk Prenses ve Avcı” ile “Artist”i yan yana getiriyor. Bu yolda bir başyapıta dönüşürken melodram, flamenko ve matadorluk gibi İspanyol geleneklerini Carmen hikayesinden feminizm, liderlik ve ölümle sarıyor. Hepsini ötekilik ve hiççilik üzerinden sessiz döneme, 1920’ler Sevilla’sına yerleştirmek ise yeni bir film modelinin sözünü veriyor. Pablo Berger’in ikinci filmi, böylece “Orfe” ve “Valerie and Her Week of Wonders” gibi entelektüel ve Avrupa mamulü peri masalı filmleri klasiklerinin arasına adını ‘siyah-beyaz’ çizgilerle yazdırırken sıkıntı çekmiyor. Eylül ayında 37. Toronto Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinde izlediğim “Blancanieves”in Türkiye prömiyeri, 14-20 Aralık 2012 tarihleri arasında 15. kez düzenlenecek Randevu İstanbul Film Festivali kapsamında yapılacak.

        Pamuk Prenses’ öyküsünü 1920’ler İspanya’sına transfer eden “Blancanieves”, matadorlar, flamenko, ‘Carmen’ omurgası ve melodram dokusuyla yeni bir film modeli yaratıyor. Pablo Berger, “Büyük Yönetmen”in (“Torremolinos 74”, 2003) ardından burada da özündeki ‘retro sevgisi’ni ispatlarken, bu sefer eğlencenin yanına ciddiyet, özgüven ve görkemi de eklemiş. Zira hem dramatik, hem görsel açıdan çekici, yapısıyla da postmodern bir uyarlamadan söz etmek mümkün halihazırda...

        Artist”in yapamadığı yapıyor

        Bir anlamda Tim Burton’un “Alis Harikalar Diyarında”da (“Alice in Wonderland”, 2010) yaptığını ‘gerçek yetişkinler’e uyarlayan yönetmenin, ‘kadın savaşçı-matador’ kimliğiyle de bir ‘düello’ başlattığı kesin. Bu durum büyük oranda son 10 senede “Brand Upon The Brain!”le (2006) başlayıp “Artist”le (“The Artist”, 2011) Oscar ödülüne uzanan ‘tam ekran, sessiz, siyah-beyaz ve ara yazılarla akan film’ düşüncesinin altını bir kez daha dolduruyor.

        Yönetmen de büyük oranda geleneği ana iskeletinden çıkarıp başka bir yorumla perdeye yansıtıyor. Carmen (Macarena Garcia) ile Encarna (Maribel Verdú) yani Pamuk Prenses ile üvey anne/kötü kraliçe arasındaki ilişki de ‘melodram-noir’ bileşime uyan bir elbise giriyor burada. Büyük oranda annesinin öldürülmesiyle köşeye sıkıştırılan karakterin ‘bodrum katı’na hapsedilmesi de aristokrasinin durumunu gözler önüne serip, entrikalar yumağının yol açtığı ‘debelenme’yi, ‘lider olma arzusu’nu öne çıkarıyor. Sınıfsal karmaşanın yarattıklarını ortaya koyuyor.

        Panayır eğlencesinden ekmek yiyen bir Pamuk Prenses

        Berger belli ki tam ekran formatı 1.33:1’i kullanırken her telden çalıp ara planlardan oluşan montaj sekanslarla da tempoyu yükseltmiş. Yakın plan, odak kaydırma ve görüntü bindirme gibi öğeleri öne çıkarmış. Bu dokunuş filmin Bunuel, Sjöström gibi yönetmenleri hatırlatan anları ile “Hilkat Garibeleri” (“Freaks”, 1932) ve “Doktor Caligari’nin Muayenehanesi” (“Das Cabinet des Dr. Caligari.”, 1920) akla getiren hikaye parçalarını anlamlı kılıyor. Büyük oranda da zaten Terry Gilliam, Tim Burton, Guillermo Del Toro gibi yönetmenlerin ‘destansı’ya kayan güdülerini daha nostaljik hale getirme arzusu var burada.

        Pan’ın Labirenti” (“El Laberinto del Fauno”, 2006) ile kurulan akrabalık ise büyük oranda Verdú’nun üzerinden canlanıp oradaki türsel damardaki ‘karanlık fantezi’ uzantısı, “Blancanieves”te ‘melodram-noir’ ile yer değiştiriyor. Jean-Pierre Jeunet-Marc Caro ikilisinin ya da Jean Cocteau’nun fantastik dünyalarındaki esin kaynaklarından ziyade karanlık-melankolik havayı Berger’in eserinde görmek mümkün.

        Kaleidoscope kulllanımı, Alman dışavurumculuğu gelenekleri, kara filme uygun kadın tiplemeler ve daha fazlası derken tempo de ‘matador-boğa dövüşçüsü’ne eşlik eder hale geliyor. Tam ekran formatında dönüştürücü bir güç bizi esir alırken, Sanayi Devrimi’nin hemen arifesindeki ‘panayır eğlencesi’ adına da hilkat garibeleri, büyü ya da metafiziksel güçler ‘ormandaki cüceler’ alışkanlığını tersine çeviriyor. Berger, onları boğa dövüşçüsü olarak canlandırıp ‘eve ekmek getirme arzusu’yla donatıyor. Gerçek bir yaşam kaynağı devreye girip ‘masal diyarında kaybolmak’tan ziyade ‘sosyal yapısı ve mekanlarıyla gerçekliğe transfer olmak’ esaslı hedefe dönüşüyor.

        Çin Mahallesi” omurgasının izinde hilkat garibeleriyle yol alıyor

        Onların ‘yolluk araçlar’ıyla da bir anlamda bir süreç ya da sınıfsal fark-direniş izliyoruz. Genelgeçer ‘prens prensesi öper’, ‘avcı kalbi söker’ ve ‘cadı kadın elma verir’ gibi kalıplar/yan öyküler ise beklenmedik bir şekle sokuluyor. Adeta lime lime edilip mücadelenin türsel omurgasının orta yerine yerleştiriliyor.

        Berger, “Pamuk Prenses ve Avcı” (“Show White and the Huntsman”, 2012) ve “Pamuk Prenses’in Maceraları” (“Mirror, Mirror”, 2012) gibi olgunlara uygun gibi yapan iyi-kötü ya da üvey anne-kız ilişkisini; burada ‘girizgah’, ‘noir tonlu beraber yaşama’ ve ‘kaçarak halka karışma-başarı hikayesi’ olarak üçe ayırmış. Bu durum biyografik süreci “Çin Mahallesi” (“Chinatown”, 1974) kıvamına soktuktan sonra adeta bir ‘hilkat garibesi’ eşliğinde tamamlanır melodramın içinde mahkumiyet duygusu yaratıyor. Encarna’nın Faye Dunaway’in Evelyn Mulwray’inin ‘tüllü ve tehlikeli’ prototipini bedenine geçirmesi ise bu konuda işlevsel bir detaya ya da iz bırakan bir pastiş öğeye dönüşüyor.

        Pamuk Prenses, Carmen olursa...

        Sessiz sinemanın her türlü dekupajına yönelen Berger’in bu ‘pastiş’ duruşta ileride nasıl bir konum üstleneceğini tahmin etmek zor. Ancak melankolik final bile aristokrasinin yozlaşmasına oklarını fazlaca yönlendirirken, cadının evini daha aşağıda gördüğümüz bir yere taşıyor. Üst açı, çarpık açı, alt açı kullanımları da ‘dumanlı görüntüler’ eşliğinde bir süreci belli ediyor.

        Yönetmen Berger, aristokrasi eleştirisi yaparken panayır eğlencesinden çıkan ötekilere ‘Pamuk Prenses’i ya da ‘Carmen’i uygun görmüş. Orman sürecini ya da yıkama-yağlama durumlarını elinin tersiyle itmiş. Adeta gerçek bir zaman diliminde önümüze atılanları ‘siyah-beyaz’a çevirme ya da İspanyol ambalajla melodram, flamenko ve matadorlukla (azim duygusu) sarmak ana hedefe dönüşüyor.

        Bu da yalpalanan hikayeye tabiri caizse yeni bir ‘kalp’ armağan ediyor. Bizet’nin Carmen’inden alınan ana karakter ismi bu sayede ‘çocuksu Pamuk Prenses’i devre dışı bırakıp erkeklere kafa tutan bu feminist figürü devreye sokuyor. Aynı zamanda ölüm, intikam, irade gibi kavramlar, vahşi ve dramatik bir yaklaşımla kendilerine yer buluyor. Böylece Georges Bizet’nin Carmen’i ile Grimm Kardeşler’in Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’i, ya da 19. yüzyılın iki uç eserinin omurgaları iç içe geçmiş oluyor.

        Elbette ‘hayali öğeler’ ya da ‘masal dünyası’nın melankoli ve suç ile yer değiştirdiği, femme fatale gibi motiflerin ana tabanı esir aldığı süreç fazlasıyla işleyip ‘postmodern bir inşaat’ın sözünü veriyor. “Blancanieves” de adeta ‘Harry Potter’ın yaratıcılığını 50 ile çarpıp ortaya çıkan ‘ana kara’ya melankoli ve sessizlik yüklemesi yaparken, oradan da Bizet’nin Carmen’i ile Rita Hayworth’ın Gilda’sının ‘güçlü kadınlar çatışması’na transfer olmuş duygusu yaratıyor.

        FİLMİN NOTU: 10

        Künye:

        Blancanieves

        Yönetmen: Pablo Berger

        Oyuncular: Macarena Garcia, Maribel Verdú, Ángela Molina, Daniel Gimenez Cacho

        Süre: 104 dk.

        Yapım yılı: 2012

        Diğer Yazılar