Altın Kaplan'ın ilk sinyalleri
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
23 Ocak-3 Şubat 2013 tarihleri arasında 42. kez düzenlenen Uluslararası Rotterdam Film Festivali, dünya sinemasına kazandırdığı genç yönetmenlerden gelenekselleşmiş fon aktarımına kadar kendi yolunu belirlemiş, organize bir etkinlik. Yerinde izlediğim organizasyonun bu sene Pelin Esmer’in “Gözetleme Kulesi”nin de yer aldığı isim yapmış Altın Kaplan yarışmasında ise 16 film kıran kırana bir mücadeleye girmiş durumda. Açıkçası her bir yaratıcının dinamik bir vizyonla çıkagelmesi, yarışı daha da zorlaştırıyor. İşte bugün, bu iddialı eserler arasından Pazar ve Pazartesi izleme şansı bulduğum altı tanesini mercek altına aldım. Yeri gelmişken 3 Şubat’taki kapanış gecesine kadar ‘Altın Kaplan’ yarışmasındaki gidişatı değerlendirmeyi sürdüreceğimi de not düşeyim.
42. Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde alfabetik sırayla ABD, Brezilya, Hong Kong, İran, İskoçya ve İtalya’dan çıkan filmlerle sarılı ilk iki günümü geride bıraktım. Doğrusunu söylemek gerekirse bunlar arasında gerçek anlamda ‘geleneklere bağlı kalmış’ diyebileceğim herhangi bir eser yoktu. Filmlerin tamamının bir vizyon, bir ideoloji ortaya koyduğu, bu noktada da hamleleri doğru ayarlamak ya da tuğlaları iyi yerleştirmekle ‘kalıcı’ sıfatını harekete geçirdiği söylenebilir.
Greenaway ve Shinoda kokan bir biyografik yol filmi
Bu altı eserin de HD’yle çekilmiş olması şaşırtmazken, benim için bunlar arasında en başarılı film Matt Hulse’ın “Dummy Jim”i oldu. Belgeselci olarak bilinen yönetmen, Dummy Jim’in anılarından uyarladığı eserde biyografik yol filmi konseptinin demode ve işlevsiz kalıplarının dışına nasıl çıkılabileceğini kanıtlıyor. Bunu yaparken de 8 mm kullanımı, ekran bölme tekniği, ara plan, 16 mm arşiv görüntüleri, el yazısıyla yazılmış yazılar ve odak kaydırma tekniğini karakterin üzerinden ‘kukla tiyatrosu’vari ya da ‘duyma engellilere uygun’ bir estetiğe çeviriyor.
Yolda özgürlükten ziyade arka plandaki 2. Dünya Savaşı fonu öne çıkarken, neredeyse hiç konuşmayan karakteri ise sessizliğiyle akılda kalıyor. Onun ruhuna ekran bölme tekniğini ana motivasyona dönüştüren anlatı, araya giren “Amélie”esk (“Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain”, 2001) hayatındaki kadınları betimleyen tam ekran formatı ve karakterin başka kişiler tarafından idare edildiğini anlatan motifler/metaforlar ilave ediliyor. Bu bağlamda da yönetmenin Greenaway’in ‘Tulse Luper’in Çantaları’nın (‘Tulse Luper Suitcases’) serbest ekran bölmeli anlatısı ile Shinoda’nın “Double Suicide”ının (“Shinjû: Ten no amijima”, 1969) kukla tiyatrosu estetiğini iç içe geçirme gevşekliğini gösterdiği kesin. Bunu yaparken Jeunet ve Ramsay’i memnun eden münferit anlar da yarattığı söylenebilir.
Diğer filmlere geçtiğimizde dijital teknolojinin katkısıyla ‘sallanan el/omuz kamerası’ndan üslup yaratma düşüncesinin hakim olduğuna rastlamak mümkün. O eserin ardından öne çıktığı söylenebilecek “It Felt Like Love” ve “The King” (“Su Re”) büyük oranda yaratıcılarının, ilk ve ikinci eserlerinde bu yaklaşımlarıyla dikkat çekmeye çabalıyorlar.
Eliza Hittman, bağımsız sinemadaki kadın karakter anlatıcılarından olabilir
Eliza Hittman’ın 14 yaşındaki bir kızın ilk cinsel deneyimlerini incelerken, Larry Clark, Harmony Korine ve Catherine Breillat arasından bir temasal yön belirlediği söylenebilir. İleride bir ‘kadın karakter anlatıcısı’ olacağı beklenebilecek yönetmenin, burada psikolojik ve felsefik açıdan da ‘nokta atışı’ sahneler yazdığı görülebilir. Buna ulaşırken Cassavetes’in Hal Hartley gibi yönetmenlere bıraktığı karakter draması geleneğini, bütün doğal ışıklı haliyle transfer eden Hittman’ın yaptığı eklemeler ilginç.
Zira teleobjektif kullanımını öne çıkarırken, yakın ve çok yakın planlar ağırlıklı bir yapı izliyor. Ancak bunu yaparken ruhsal veya değil ama genelde obje/vücut bölgesi detay planlarını öne çıkarıp kafaları ve genel planları kesme düşüncesini devreye sokuyor. Buna paralel olarak genelde çıplaklığa boğulmamız ve bedenlere hapsolmamızın devamında onların ‘gerçekçi’ haline doğrudan girmemiz sağlanıyor. Kızın gözünden olaya odaklanmaktan ziyade ana akışı böylece bozup netsizliği de devreye sokan ‘cinsel tansiyon’un varacağı noktaların ve merak duygusunun açığa çıkartılması ise şaşırtıcı değil. Bu bağlamda üçlü ilişki, sübyancılık, 14 yaşında cinsel ilişkisi gibi kavramların yansıtılma şekli de ‘her şeyi gösteren’ ebattan ziyade gözlemciliği abartan bir ‘görsel yapı alışkanlık’ı ile gerçekleşiyor.
Hz. İsa hikayesine ‘Rossellini’esk yaklaşım
Giovanni Columbu ise ikinci filmi “The King”te odak kaydırma geleneğini kullanırken, bir dağda Hz. İsa’nın çarmıha gerilme hikayesine alternatif versiyon üretiyor. Yine yakın planlar ve teleobjektifler hakimiyet kurarken, bazen oyuncuların merkezi konumda olmaması ‘kafa kesilmesi’ne yol açabiliyor. Bu belirgin bir sıkışmışlık yaratırken doğaya karşı dumandan beslenen yabancılaştıcı ve atmosfer yüklü yaklaşım da yıkılan geleneksel dini hikayeyi anlamlı kılıyor. Doğaçlamaya yatkın ve amatör oyuncuları öne çıkaran eğilim, belli açılardan profesyonel iyi-kötü mücadelesini yıkmaya yarıyor.
Yönetmenin yüksek bir Rossellini (büyük oranda “Flowers of St. Francis”) ve Pasolini (büyük oranda “The Gospel According to St. Matthew”) izi taşırken kendi sinemasından kopamaması haklı bir bahane. Zira son dönemde İtalyan sinemasının çöküşe geçmesi adına bir ‘kişisel itiraf’ anlamına geliyor halihazırdaki eser.
Gençler için “Macera”
Marcelo Lordello’nun ilk filmi “They’ll Come Back” (“Eles Voltam”) ise Antonioni’nin “Macera” (“L’Avventura”, 1960) ile oluşturduğu varoluş incelemesi için ana karakterlerinden birinin kaybolması odaklı modeli, sabit kameralarla, uzun planlarla ve orta plan/normal objektif odağıyla kavrıyor. Böylece görsel açıdan toplamdaki diğer filmlerden “Gözetleme Kulesi” le birlikte ayrılıyor.
Bu konuda ‘ilk iş’ adına bir dolgunluk sağlarken, hikayeyi iki kardeşin izinde canlandırması da birazcık sözü geçen film modelini ‘ergenler’e uygulamasını sağlıyor. Bir bakıma bir kız karakterin cinselliği, aileden kopuşu, yalnızlığı, iradeyi ve ayakları üzerinde durmayı keşfetmesini izliyoruz. Zaten “It Felt Like Love”dan sonra “They’ll Come Back”in de aynı yaş grubuna odaklanması genç sinemacıların genel temasal tercihini bir kez daha ortaya koyuyor. Ancak burada Brezilya bazından aile içi iletişimsizlik ve çocuk eğitimi sıkıntıları ana mesele.
Şimdilik en zayıf halkalar Hong Kong ve İran’dan
Yine aynı ‘sallanan kamera’ modasını benimseyen şimdilik yarışmanın en zayıf iki halkası gibi gözüken “Longing for the Rain” (“Chunmeng”) ve “Fat Shaker” (“Larzanandeye Charbi”) ise ülke sineması geleneklerini sarsma çabasında eserler. Yang Lina imzalı Çin gelenekli Hong Kong tanımlı birincisi, büyük oranda serbest bir anlatıya bu durumu uyarlıyor. Garip sesler, yüksek volümlü müzikler, sıçramalı kurgu tekniği derken Godard’dan başlayıp bütün sinema tarihini gezip kararını veremeyen bir sanrısal ve mistik bir tutku hikayesi sunuyor. Hayalet filminden yasak ilişki filmine uzanan virajları ise iyi almaktan ziyade ‘fazlaca ton ve anlatı’nın arasında kaybolmayı seçiyor.
Son olarak “Fat Shaker” İran sinemasının ‘guerilla’ geleneğini alıp onun başına ve sonuna absürt ve toplamdan bağımsız sekanslar yerleştirmekle kalıyor. İki ana karakterini Wes Anderson’ın devamında Amerikan bağımsız sinemasında artan bir gözlemle sarılması ise yeterli olmuyor. Orta kısımda damardan el kamerasını teleobjektife kayan bir şekilde kullanıp asla ‘fark’ yaratmayı tercih etmezken, beyaz dokunun öne çıkması diğer filmlerin renk skalası gözlemiyle ilişkiyi koparıyor. Özellikle Dogma sonrası, Cassavetes’in döneminin ardından yeniden furya olan bu sallanan kamera kullanımının etkisi bütün dünyada üslup yaratma arzusuna dönüşmüş durumda. Bunun yanında şimdilik gözüken o ki cüretkar eserler izlediğimiz yarışma filmlerinin ana teması biraz ‘cinsel uyanış/arayış’ çevresinde toplanacak gibi gözüküyor. En azından 42. Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nin ilk altı yarışma filmi buna işaret ediyor.
Kerem Akça’ya göre festivalin programındaki en iyi 10 film:
1-Blancanieves
2-The Fifth Season (La Cinquième Saison)
3-Dummy Jim
4-The Master
5-Gergedan Mevsimi (Fasle Kargadan)
6-Spring Breakers
7-Lore
8-They’ll Come Back (Eles Voltam)
9-Sightseers
10-It Felt Like Love
Kerem Akça’ya göre Altın Kaplan yarışmasının en iyi 3 filmi:
1-Dummy Jim
2-They’ll Come Back (Eles Voltam)
3-It Felt Like Love
Not: Listeler festival süresince güncellenecektir.