Reçetenin sahibi belli mi?
26 NİSAN FİLMLERİ
Soderbergh’in 2008’de ‘RED’i keşfettiği ‘Che’den itibaren geniş gösterime çıkan yedinci eseri “Acı Reçete”, kafayı ilaç endüstrisine takmış bir film. Yönetmenin 70’ler Amerikan sinemasının dokusunu tavizsiz ve yer yer yapıbozucu bir bütüne yerleştirmesi adına adımlar attığında ise en fazla senaryoya bağlı kaldığı eseri olarak anılacak bana kalırsa. Görsel açıdan tutarlı bir auteur’ün imzasını taşırken, dramatik açıdan seyirciyle özdeşleşme yanlısı gibi duruyor. Bu da “Acı Reçete”yi bütün dokusal çekiciliğine karşın ‘yaratıcılık’la anılır hale getiremiyor. Yönetmeni bu dönemdeki “Striptiz Kulübü”, “Salgın” gibi filmlerinin kalıcılığından uzak tutuyor. Bilinçaltında dolaşan ‘doktor-hasta ilişkisi’ omurgalı politik-gerilim veya psikolojik-gerilim tanısına ‘uygun bir reçete’ bulma konusunda ise yaralıyor.
Bir bağımsız film, bir tür filmi çektiği kariyerinde ipin ucunu iyice kaçıran Soderbergh, artık ne yaptığını kendi belirleyen bir ‘stüdyo auteur’ü’ olarak anılabilir. Onun özellikle son beş senelik sinema görüşünü ise Alan J. Pakula-Jean-Luc Godard arası bir düzleme oturtabiliriz. Amerikan sinemasında ne eksikse onu anında görüp onarmayı hedefleyen sinemacı, büyük oranda bu açıdan takdir edilesi bir sanatçıya dönüşmüş durumda. Onun farklı dönemlerinden filmleri, örneğin “Denizci” (“The Limey”, 1999), “Striptiz Kulübü” (“Magic Mike”, 2012) ve en radikal eseri “İyi Alman”ı (“The Good German”, 2006) karşı karşıya getirdiğinizde ‘bunlardan hangisini Soderbergh çekmiş?’ sorusunu da sormanız gayet doğal.
Zira eserlerinin genelde sinematografisini (Peter Andrews adıyla) ve kurgusunu (Mary Ann Bernard adıyla) da üstlenmesi bu konudaki nev-i şahsına münhasır ‘etiket’i daha da sağlamlaştırıyor. Kariyerinin önceki döneminde yaptıkları bir yana, ‘Ocean’s Eleven’ serisini renk filtreleriyle ve grenli çekmesi bile başlı başına bir stüdyo devrimi anlamına gelebilir. Burada ise yönetmen, geleneği bozmayarak 2008’den bu yana yedinci filminde de RED ile çalışıyor. Onun ‘çiğ’ halindeki aşırı pozlanmış izlenimi yaratan renk dokusunu, diyaframı kısıp ışığı içeri fazlaca geçirerek 70’ler Amerikan sinemasının ‘mesafeli’ ve ‘kirli’ yaklaşımıyla yoğuruyor.
Bunun üzerine alt açı, üst açı gibi olağan dışı açıları eklerken, sanki bunları ‘kara film estetiği’nin ötesinde bir ‘aykırılık’la konumlandırıyor. Açı-karşı tekniğinden özellikle uzak dururken, karakterler arasındaki mesafeyi açmayı da ana hedef olarak belirliyor. Ancak burada bir ‘tuzak’la da boğuşuyor. Ablixa adlı bir ilacı içdikten sonra kocasını öldüren Emily’nin ruhsal durumunu, halüsinasyonlarla ne kadar iç içe olduğunu ahlaki ve bürokratik metinlerden geçiriyor. Bunu yaparken de doktor-hasta ilişkisi filmi ile psikolojik-gerilim arasında bir köprü kuruyor.
“Salgın” ve “Striptiz Kulübü” kadar özgün değil
1.85:1’de senaryosunu önemsemeden hareket ettiğini bildiğimiz Soderbergh, açılış ve kapanış sekanslarında adeta üflediği dumanla kapitalizm depolayan şehir binasına ‘genel plan’la yaklaşıyor. Bunun ötesinde görsel açıdan da tavizsizlik sunarken bir süre sonra hikayenin gerektirdiklerini merceğine almaya başlıyor ya da kendisini senaryonun geleneksel akışını kapılıyor. Tamam bu ilacın zihinsel durumu adına klişe bir ‘hayal-gerçek arasında kalmışlık’a uzanmıyor. Bu konuda kendini dizginlemesiyle takdiri hak ediyor. Ana karakteri çabucak öldürmesi bile bazı şeyleri kanıtlıyor.
Ancak burada “Salgın” (“Contagion”, 2011) ve “Striptiz Kulübü” gibi meseleye özgü görsel yapılar da göremiyoruz. Bu sayede de sanki “Çapraz Ateş”teki (“Haywire”, 2011) düştüğü tuzağa düşüyor. Wuxia estetiğiyle çekilmiş casusluk gerilimi mizansenini senaryoyu hiç önemsemediği için -tüm çekici görsel yapısına karşın- sürenin uzunluğuna heba etmişti. Burada da benzer durum ‘kara film’ damarı için var.
Politik söylem inadı yaramamış
“Acı Reçete”, zamanla kendi reçetesinden çıkıp Rooney Mara’nın filmi olmaya doğru gidiyor. “Kiralık Sevgili” (“The Girlfriend Experience”, 2009) ve “İspiyoncu” (“The Informant!”, 2009) gibi filmlerin amaçsızlığıyla ve dil tutturma konusundaki yetersizliğiyle yüzleşiyor. İlaç piyasasının eleştirilip küreselleşmenin insanı içine soktuğu ‘zihinsel süreç’ ise aslında önemini zamanla yitiriyor. Büyük oranda bir ‘sistem numarası’ haline geliyor.
Kara film iskeletinin “Temel İçgüdü” (“Basic Instinct”, 1992) ile içine girdiği ‘gerilim’ omurgası esir altına aldığı hikayeyi tersine çevirirken Soderbergh de bu damara kendini kaptırmış gibi. Bunun da sebebi aslında yönetmenin bu süreçteki başarılı filmlerinde ‘politik söylem gayesi’ne kapılmazken, burada bunu özellikle öne çıkarması sanki...
Soderbergh’ten ziyade Rooney Mara’nın filmi olmuş gibi
Zira filmin temeline bakınca retro doku bilinçaltı güncellemesiyle de çekici dururken, Rooney Mara, başarılı bir performans gösterse de bu geleneği biraz sömürüyor. Femme fatalle’lığını “Ejderha Dövmeli Kız”dan (“The Girl with the Dragon Tattoo”, 2011) sonra ikinci kez kanıtlıyor belki. Ancak yönetmenin ‘psikolojik-gerilim’ hamlesi çok tutmuyor gibi. Temponun montaj sekanslarla yükselmesi de buna ‘yapının bozulması’ babında eklenebilir.
Nihayetinde yönetmenin RED ile aldığı insan anları ya da tavizsiz doku son virajdaki vukuatlarıyla yetersiz kalıyor. Orijinal renk skalasının, olağan dışı açıların yarattığı ışıltı, final dönüşünü canlandıramıyor. Bir kez daha yönetmenin politik amaçları bir anlam arz etmeden yerine getirilmemiş oluyor. Komplo ve paranoya hissiyatı “Çapraz Ateş”teki postmodern rötuştan ziyade femme fatalle’lıkla anılır hale geliyor. Bu devredeki Godard- Pakula arasındaki kimlik ise bu eser bazında ‘Pakula’nın son döneminin zamanı geçmiş yaklaşımı’ üzerinden canlanıyor.
FİLMİN NOTU: 5.5
Künye:
Acı Reçete (Side Effects)
Yönetmen: Steven Soderbergh
Oyuncular: Rooney Mara, Channing Tatum, Jude Law, Catherine Zeta-Jones, Channing
Tatum
Süre: 108 dk.
Yapım yılı: 2012
FİLLER TEPİŞİRKEN ÇİMENLER EZİLİR
Hrant Dink suikastı, etrafında yaşananlar ve soru işaretleriyle şüphesiz son yılların en tartışmalı suçlarından biridir. Ersin Kana da burada bir faili meçhulun altında yatabilecekleri derin Türkiye’nin hazin gerçekleri yoluyla açığa çıkarıyor. 70’lerin Amerikan politik-gerilimlerinin yapısını temposundan ses kullanımına kadar canlandırırken, ‘tetikçi yetiştirme’ gibi bir gerçeğe de dikkat çekiyor. “Hile
Yolu” da azınlıkları ‘temizlemek’le görevli bir örgütü açığa çıkarma konusunda belirsizliklerle örülü, muhalif, soğukkanlı ve Hollywood etkili bir tür filminin sözünü veriyor.
Biraz “Filler ve Çimen” (2001), biraz “Vali” (2009) ile akrabalık kurarken, kendi dilini oluşturan bir ‘tetikçi/suikast politik-gerilimi’ denebilir. Ancak daha çok bunlardan ikincisinin yapısını andırdığı söylenebilir. Zira “Hile Yolu”, Ersin Kana’nın çabasıyla 70’lerin politik-gerilimlerinin yamacına tutunuyor. “Night of the Generals” (1967), “Çakalın Günü” (“The Day of the Jackal”, 1973), “Akbabanın Üç Günü” (“Three Days of the Condor”, 1975) gibi eserleri akla getiren bir derin Türkiye görüntüsüne uzanıyor. Bunu yaparken böylesi yapıtları üreten yönetmenlerin ‘dekupaj’ geleneğini ihmal etmemesi de önemli.
Zira sinemaskop formatında çekilen yapıtın, iç mekanlardaki turuncu/sarının tonları, yakın planlar ve olağan dışı genel planlarla örülü yapısının yerini, dış mekanlarda mavinin tonlarına meyleden soğutulmuş renkler, dolly kaydırmaları ve genelde orta ölçekli genel planlar alıyor. Bunun yanında diyaloglar ve uzun planlar, Mehmet Zengin’in sinematografisinin tutarlılığından besleniyor.
Böylece bir estetik belirlenirken Korhan, Murat, Kofik, Şeyhmus gibi ‘suç örgütü’nün bireyleri açığa çıkıyor. Bunların gayrimüslimleri ve azınlıkları hedef alan bir ‘beyin yıkama’ işlemine tabi tutulması eğitim süreci adına da dinginliği dolduruyor. “Hile Yolu”, sessizlik ve düşük tempodan zamanla ağdalı olmayan ve standart etki hedefi koyan müzikle sıyrılarak sarsıcılığını yitiriyor belki. Ama Hrant Dink suikastının arkasında yatanlar ucu Ergenekon örgütüne uzanan bir ‘belirsizlik’le de donatılmış oluyor.
Muhaliflik damarında var
Açılış ve kapanış sekansındaki iğneleyici görüntüler bunu fazlasıyla anlatıyor. Görünmeyen-karanlık otorite figürünün arka planda kalması, Kofik’in çaresiz kimliksizliğini ortaya koyuyor. Karakter sanki Ogün Samast’ın ‘cinayeti işlediğini itiraf eden birey’ konumuyla benzer sıradanlığa sahip. Halil İbrahim Aras’ın ona yüzde yüz uyum sağlarkenki hafif korkak tavrı, aslında kirliliğin saf bir bedende canlandığını hissettiriyor.
Böylece karşımıza aslında açı-karşı açı tekniğinin kurallarına göre çekilmiş, geleneksel akışı izleyen, lineer bir film çıkarken 70’lerin dokusunu da canlandıran bir solgunlukla taçlandırılıyor. Soderbergh filmleri kadar keskin ve postmodernize edilmiş bir transfer yok bu konuda. Ama ülkemiz adına ‘fillerin tepiştiği’ ortamın arkasında yatanları muhalif bir süzgeçten geçiriyor Ersin Kana. Bu da büyük oranda tatmin eden bir politik-gerilimi karşımıza çıkarırken, yozlaşmaları ve sistemdeki çatlamaları hakim kılıyor.
Erkek egemen kültüre uygun diyalog becerisinin kadınların inandırıcılığıyla dengelendiği noktada ise ‘hard disk’ arayışı sanki bir gizemden öte ‘belirgin bir maşa’ olarak kullanılıyor. “Vali”de Çağatay Tosun’un gerçek bir suikastı kaydırmalı plan sekanslarla resmetme düşüncesini, daha dolgun bir sinematografiyle ve yakın plan ağırlığıyla yoğurma olanağı yakalıyor. Derin Türkiye’ye dair iki popüler film böylece canlanıp yükselen sinemamız adına başvurulacak kaynaklara dönüşüyor.
“Hile Yolu”nun ‘sallanmayan kamera’ tercihiyle bezeli görsel yapısında bazı sahnelerde ‘sallanan kamera’ya geçiş yapması ise ilk filmlerde olabilecek bütçe veya üslupsal dağınıklık sorunu olarak bir kenara not edilebilir.
FİLMİN NOTU: 5.2
Künye:
Hile Yolu
Yönetmen: Ersin Kana
Oyuncular: Ozan Bilen, Halil İbrahim Aras, Mazlum Kiper, Yeşim Dalgıçer, Serap
Matyaş
Süre: 90 dk.
Yapım yılı: 2012
TUTUCU AİLEDE KUMA OLMAK
Kültürümüzdeki ‘kuma’lık meselesini Avusturya’ya göç eden geleneksel bir ailenin hikayesi üzerinden anlatan “Kuma”, birçok açıdan ‘ilk film olarak dikkat çeken bir eser’ önermesiyle incelenebilir. Özellikle açılış ve kapanış sekansları, oyunculukları ve sessizlikten beslenen beyaz dokusunun uçsuz bucaksızlığıyla iz bırakıyor. Ancak günümüzün tutucu Anadolu ailelerinin sakladığı sırları ya da sansürcü yaklaşımı yüzeye çıkarma konusunda, en fazla ‘yüzde 40’ oranında etkileyici ve tutarlı olabiliyor.
Geleneksel bir Türk ailesinin içinde olanlar defalarca kez sinemaya aktarılmıştır. Özellikle de Ömer Lütfi Akad’dan Mahsun Kırmızıgül’e uzanan yolda ‘göç’le de bağdaştırılmıştır. Umut Dağ ise burada benzer bir yaklaşımla karşımıza çıkıyor. Viyana’ya göç eden bir ailenin kuması ile ana figürü arasındaki ilişkiyi sunmaya çabalıyor. Sinemaskop oranında yükselen bembeyaz renk paletiyle konformizmi bir yaşam şekli olarak seçiyor.
Az müzikli bolca boşluklu bu sürecin gittiği noktalar ise beklendiği gibi değil. Kansere yenik düşen anne, aileye ihanet eden 19 yaşındaki kuma ve eşcinsel oğul gerçek bir parçalanmayı beraberinde getiriyor. Umut Dağ da yavaş yavaş çatırdayan kurumun dehlizlerinde bir yolculuk planlamış. Özellikle filmin açılış karesi ile kapanış karesi son derece uyumlu, umut vaat eden bir yönetmeni karşımıza çıkarıyor.
Aynanın önüne koyulan kameranın, son karenin öncesindeki ‘gerilimli-dingin kare’nin devamında ailenin bireylerini genel bir planla ev içindeki sessizliğe gömmesi ilgi çekici. Daha ziyade de ‘kuma’nın varlığıyla yozlaşan ailenin omurgası, allak bullak edilmeye çalışılıyor. Avrupa göçünün bu tutucu ve türbanlı bireylerden oluşan ailenin üzerinde yarattığı öykü, bir ‘dışavurum’ olarak canlanıyor.
Bir anlamda ihanet ederken kendini ‘zina’nın orta yerinde bulan Ayşe’nin ‘üvey anne’si ile ilişkisi de değişiyor. Genel anlamda ise Doğu ailelerindeki tutuculuğun sakladığı sırların içine atıp sıkıştırdığı insanlıklar üzerine bir film çıkıyor karşımıza. “Kuma”, bu açıdan bir aydın yaklaşımı belirliyor. Mesajını vermeyi de beceriyor.
Yönetmen umut vaat etse de filmin yarıdan fazlasında ruhsuz kalmış
Ancak özellikle kumanın aileye girme aşaması, babanın konumu, zina yaparken yakalandığı sahne gibi konularda ‘senaryo yazımı’ eksikleri var. Bunun yanında görsel anlamda da kapanış ve giriş sekansının özeni filmin tamamındaki düşük temponun karşılığını ‘çerçeve’ olarak alamadan ‘oyuncu yönetimi’ne yüklenmiş gibi gözüküyor. Birçok kadrajın bileşenlerinin ruhsuzluğu, dramatik yapıya giremeden öylece beklemeleri çok göze batıyor.
Haneke’ye yakın gerilim canlanmazken beyaz doku zamanla tek dayanak noktasına dönüşüyor. Mantık boşlukları ve atik olmama meselenin sarsıcılığını zedeliyor. Çarpıklıklar ise biraz yapay durur hale geliyor. Nihayetinde ilk filmiyle dikkat çeken Türk asıllı bir Avusturyalı yönetmenle yüzleşirken, ilginç bir göç hikayesiyle uğurlanıyoruz. “Kuma”nın yüzümüze tokat gibi çarptığı anlarla ise geriliyoruz. Ancak bunlar 93 dakikalık sürenin sadece ‘yüzde 40’ında bir çerçeve ve sinema tutarlılığıyla sarılabiliyor.
FİLMİN NOTU: 4.5
Künye:
Kuma
Yönetmen: Umut Dağ
Oyuncular: Begüm Akkaya, Nihal G. Koldaş, Vedat Erincin, Murathan Muslu
Süre: 93 dk.
Yapım yılı: 2012
KAPALI ALANDA İLİŞKİSEL YABANCILAŞMA
Özellikle “Ara”nın sonrasında çokça görmeye başladığımız ‘yasak ilişki’ meseleli filmlerin bir yenisi, bu kez maden ocağının etrafındaki daha alt sınıfa mensup insanların arasında canlanıyor. “Yük”, Erden Kıral’ın Feza Çaldıran’dan aldığı ‘renkler’-‘dumanlar’ üzerine kurulu atmosfer duygusu ve alan derinliği yetkinliğiyle dikkat çekerken, sıkışmışlığı ‘Rossellini’vari bir tanıma sokuyor. Böylece karşımıza kimi eksiklerine karşın taşradaki ilişkisel yozlaşma üzerine evlilik, tutku, vicdan, pişmanlık, sadakat, aldatma gibi kavramların etrafında dönen entelektüel bir kara film çıkarıyor.
Sinemamızın emekçi yönetmenlerinden Erden Kıral, daha ziyade 70’li 80’li yıllarda çektiği filmlerle anılan bir isim. Son 14 senedeki üçüncü filmi “Yük”le (2012) ise halihazırdaki Türk sinemasının ‘evrensel arayışı’na tutunduğunu ispatlıyor. Genelde derin kurgu ve sinematografi zaafları çeken sinemacı, burada sanki James M. Cain’in ‘Postacı Kapıyı İki Defa Çalar’ romanının serbest bir uyarlamasına imza atarken Yavuz Özkan’ın “Maden”inin (1980) ‘mekan kullanımı’na yaslanıyor gibi.
Gerçek hikaye bir madende saklanıp yabancılaşmanın etrafında bir Rossellini filmi kıvamında akıyor. Visconti’nin serbest M. Cain uyarlaması “Tutku”sunun (“Osessione”, 1943) hikaye kurgusu bozulmuş versiyonu gibi duran “Yük”, büyük oranda karakterlerine yaklaşımı ve prodüksiyonuyla dikkat çekici. Madenin içinde sıkışma metaforunu ‘üzerimize sinen kömürün kirliliği’yle harmanlarken, pişmanlık, evlilik, sadakat, tutku, vicdan gibi kavramların çevresine yerleştiriyor.
Tansu Biçer-Tülin Özen arasındaki yasak ilişkiyi de ‘atmosfer yükü’ üzerinden koyu renklerle sarıyor. Yeşilin, dumanların etkisiyle sinemaskop formatındaki daralmışlık, maden ocağının demirleriyle dengeleniyor. Bir anlamda evliliğin ‘mapus’ hali ile yasak ilişkinin serbestliği, özgürlüğü metaforik mekan kullanımıyla tanımlanıyor.
Erden Kıral sanki ikinci filmini çekmiş
Yasak ilişki anlamlı iken Nadir Sarıbacak’ın tiplemesi ve Kıral’ın bu anlatıya uyumu sanki ‘yeni bir başlangıç’ olarak canlanıyor. Nihayetinde “Ara” (2008) gibi yetkin bir işle yüzleşmiyoruz. Ama deneme olarak maden ocaklarımızdaki, alt sınıfın arasındaki tutkunun yol açacaklarını, vicdan muhasebesini ve cinayetin sonuçlarını ‘kara film’ tonlamasıyla yansıtan dengeli bir film var karşımızda.
Diyaloğa gerektiğinde başvururken mercek kullanımı da alan derinliğini yükselten bir zekayla filizlendiren eserin, mekandan aldıkları gayet yerinde. Ancak sanki ‘hikaye’ adına yükseldiği tabanı yukarıya taşımaya çalışırken ‘gelişmeler’i ve ‘karakterler’i planlı bir bütüne oturtamıyor gibi. Bu durum da hikaye kurgusuyla oynayan yönetmenin, sanki “Vicdan”dan (2008) sonra ikinci filmini çekmiş gibi sendelemesine yol açıyor. Ama ‘yasak ilişki’ üzerine kültürel ve sosyolojik bir yerli sinema inşaası
gerçekleştirirken, Anadolu’da taşra yaşamından kesitler sunacağının da sinyalini verdiği kesin bu ‘yeni başlangıç’ta...
FİLMİN NOTU: 5.4
Künye:
Yük
Yönetmen: Erden Kıral
Oyuncular: Tansu Biçer, Tülin Özen, Nadir Sarıbacak, Engin Çetinbağ, Murat Dalkılıç
Süre: 80 dk.
Yapım yılı: 2012
OPLEV’İ KÜÇÜK EKRAN PAKLAR
Ortasından 40 dakikayı kesip atınca hiçbir yara almayan bir filmi iki saati uzatmak çok zor değildir. Ancak “İntikam Benim”, bunu yaparken dizi boyutsuzluğunu her karesinde hissettirip sinematografinin detaycı renk paletine sığınmak durumunda kalıyor. Böylece “Ejderha Dövmeli Kız”la da ‘mini dizi’ alışkanlığını bildiğimiz Niels Arden Oplev’in Hollywood girişi, kısa sürede ‘B filmleri’ne ya da ‘video rafları’na kaymasını garantileyen bir suç gerilimiyle canlanıyor. Karşımızdaki
ürün yer yer heyecanlı ve ışıltılı anlar taşısa da bu dayanıklılığı, mantık boşlukları, klişeler, yapmacık karakterler ve boyutsuz dramatik omurga sebebiyle 20 dakikanın üzerine taşıyamıyor.
İskandinav sinemasının geçmişinde de Hollywood’un düşüncesine yapısına uyan yönetmenler olmuştur. Bu konuda Bille August’tan başlayan bir liste oluşturabiliriz. Ancak Danimarkalı Niels Arden Oplev, Amerika’da en fazla mini dizi çekebilecek bir işçi orası kesin. Memuriyet adına herhangi bir sorun yaşamayacağınız, işinin eri bir zanaatkar olacaktır. Ancak “İntikam Benim” (“Dead Man Down”, 2013) özündeki hikayeyle çekici dursa da onun zaaflarını ‘sinema perdesi’nin üzerinde yaşıyor.
Ortadan 40 dakikası atılsa gelişmeler, dramatik dönüşler, karakterler ve üslup adına hiçbir şey kaybetmeyecek olması da bu ‘pembe dizi’ halini anlatıyor gibi. Gangster Victor’un gözünden akan eser, mafya dünyasından ‘mafya patronu’, ‘cinayet zanlısı’, ‘şantaj’ gibi kavramların peşine takılıyor. Bunlardan sonuç alırken ise sinemaskop formatında bazen yüksek bazen düşük tempolu ilerliyor.
Sinematografi açısından Tony Scott’ın yanında çalışmış Paul Cameron’ın öne çıkardığı ve doldurduğu renk paleti, yeşil, mavi ve kırmızının üzerine oynayan bir canlılıkla yükseliyor. Ancak bu durum merdiven boşluğunu yukarıdan alan öne doğru kaydırmalı ve sabit iki kare haricinde bir ‘temassızlık’la karşılık buluyor. Büyük oranda da yönetmenin biri TV piyasası alışkanlığı taşıyan iki kurgucusunu neredeyse hiç kullanmamasıyla amacı açığa çıkıyor.
Wayne Kramer’ın yönetmenliği bazı şeyleri çözebilirmiş
Oplev, yakın plan ile açtığı filmini açılış sekansı olmadan tamamlıyor. Orta bölümdeki dönemeçlerde ‘mafya patronunu öldürmek için seni tuttum’ mizanseni ne sürprizli ne de heyecanlı bir yol izleyebiliyor. Boyutsuzluk doğrudan seyirciye tesir ederken Farrell’ın aşka kaykılan dramatik yüz ifadelerinin gülünçlüğü zamanla rahatsız etmeye başlıyor. Rapace’nin ona eklenmesi ise şaşırtıcı değil. Sanki Avrupa kültürüyle yönetilip kültür karmaşası yaşayan oyuncular, makyaj tutarlılığına bel bağlıyor gibi.
“İntikam Benim”, Wayne Kramer gibi bir yönetmenin eline geçse plastik ve dışavurumcu “Kaçış” (“Running Scared”, 2006) kıvamında bir modern aksiyon filmi olabilirmiş. Ancak burada karşı pencere komşusunun “Tiksinti”nin (“Repulsion”, 1965) makyözünü hatırlatır hali ile Isabelle Huppert’in canlandırdığı tekinsiz anne figürü bir ‘yapıştırma’dan öteye gidemiyor. Sinema salonunu terkederken ise her daim baki kalan canlılık konseptin üzerine ‘leke’ gibi duruyor. Böylece ‘suç gerilimi’ 118 dakikada 20 dakikalık bir sinema bütünü sunmuş izlenimi yaratıyor.
FİLMİN NOTU: 3.8
Künye:
İntikam Benim (Dead Man Down)
Yönetmen: Niels Arden Oplev
Oyuncular: Colin Farrell, Noomi Rapace, Terrence Howard, Dominic Cooper, Isabelle
Huppert
Süre: 118 dk.
Yapım yılı: 2013
AĞDALI DÖNEM FİLMİ SEVENLERE
“Büyük Umutlar”ı duymayan olduysa bile bu filmle duyacaktır. Dickens’ın bir yetimin hikayesini acısıyla tatlısıyla eski İngiltere’de canlandıran romanı, bilinen üç uzun metrajlı sinema uyarlamasıyla taçlandırılmıştı. Alfonso Cuarón imzalı 1998 tarihli son eser ise hikayeyi modern New York’a taşıdıktan sonra abartılı karakterler ve zengin sanat yönetimini devre dışı bırakarak daha kıvrak tiplemelerle ve dönüşlerle sarmıştı. Burada ise Mike Newell yeniden 1946 tarihli David Lean uyarlaması kadar demode duran bir uyarlamaya imza atıyor. Bu da bütün sorunsuzluğuna ve Helena Bonham Carter-Ralph Fiennes ikilisinin performans yetkinliğine karşın çabuk unutulup ‘üç bölümlük bir minidizi değil miydi?’ sorusuyla anılacak ağdalı bir dönem filmiyle yüzleşmemizi sağlıyor. Bedeni 2013’te ama ruhu 1940’larda yaşayanlara öneririz.
Charles Dickens’ın yetim bir çocuğun inanılmaz aşkını anlatırken 19. yüzyıl İngiltere’sinin fotoğrafını çeken romanının bilinen dördüncü uzun metrajlı sinema uyarlaması Mike Newell’a kısmet olmuş. Kariyerinden ‘Harry Potter’, “Köstebek” (“Donnie Brasco”, 1997), “Dört Nikah Bir Cenaze” (“Four Weddings and A Funeral”, 1994) geçmiş yönetmen, burada da memuriyetini gösteriyor.
“Büyük Umutlar” (“Great Expectations”, 2012) dönem filmi hayranlarını doyuracak hatta sinema salonundan hayranlıkla ayrılmasını sağlayacak cinsten bir eser. Dışa dönük (external) oyunculukları, sanat yönetimi-kostüm-aksesuar tutarlılığı, zenginliği ve görkemiyle herhangi bir sıkıntısı yok. İyi çekilmiş, iyi kurgulanmış temiz bir film. Hatta Helena Bonham Carter ve Ralph Fiennes’in romanın önemli karakterlerindeki performansları da akılda kalıcı.
Ancak günümüzde artık 128 dakikalık bir dönem filminin devri geçmiş gibi gözüküyor. Bu durum da sinemaskop formatında çekilerek inadına İngiltere’deki özel bir kitleyi ya da Dickerns’ın eserinin sadık hayranlarını doyurmaya çalışan bu eseri yaralıyor. 2012 yapımı bir ‘Büyük Umutlar’ niye BBC minidizisi olmadı? diye düşünmemizi sağlıyor.
Cuarón’un 14 sene önceki uyarlamasının bir hayli gerisinde kalıyor
Elbette İngiliz kraliyet döneminin içinde sınıfsal yükselişi anlatma adına konsept işliyor. Ama Alfonso Cuarón’un “Büyük Umutlar”ında (“Great Expectations”, 1998) modern New York’a taşınıp, karakterleri cilalanmış bu edebi eserin, demode durması garanti bir başka uyarlamasına ne gerek vardı? Açıkçası bunu çözmek mümkün değil.
Dickens hayranları buna kızabilir. Ama Jeremy Irvine’ın da star ışıltısı taşımadığı kesin. Zaten Newell, daha ziyade ‘tarihi hikayeleri sinemalaştırma’ konusunda memuriyet yapmasıyla burada da sinema zevkini sınırlıyor. 2012 model “Büyük Umutlar”, asla geriye bakılıp hatırlanmayacak, ‘minidizileri ve dizileri çekilmemiş miydi?’ denerek hasıraltı edilecek bir uyarlama kesinlikle...
FİLMİN NOTU: 4.1
Künye:
Büyük Umutlar (Great Expectations)
Yönetmen: Mike Newell
Oyuncular: Jeremy Irvine, Helena Bonham Carter, Ralph Fiennes, Robbie Coltrane, Sally
Hawkins, Ewen Bremmer
Süre: 128 dk.
Yapım yılı: 2012
DOUGLAS SIRK USULÜ HITCHCOCKYEN GERİLİM
Olağan dışı açılar, donuk kareler, yavaş çekim tekniği, yakın planlar, klasik müzik girişleri bir kenara arka plandaki technicolor’a uygun renk skalası, gereğinden büyük aksesuarlar ve abartılı ses efektleriyle dikkat çeken bir eser. Park Chan- Wook’un “Stoker”ı stilize sıfatı adına adımlar atarken, o noktada kalmayarak hedefler belirlemeyi de ihmal etmiyor. Douglas Sirk’ün sanat yönetimi odaklı
melodram kalıplarını zamansız bir coğrafyaya oturtup onun üzerine “Ölüm Korkusu” ile “Şüphenin Gölgesi”nin Hitchcockyen omurgasını yerleştiriyor. Bu da tadına doyum olmaz bir melez yapı oluştururken, psikolojik-gerilimin eskiyen şablonunu ‘plastik’ bir yaklaşımla ‘alaycılık’ı abartmadan, motifsel ve motivasyonsal dönüşlerle sarıyor. Böylece yönetmen, büyük oranda türlerle ve kalıplarla derdinin Hollywood’da daha fazla olduğunu kanıtlıyor ve ilk İngilizce filminde klasik senaryoyu yerle bir ederek iz bırakıyor.
FİLMİN NOTU: 6.8
Künye:
Lanetli Kan (Stoker)
Yönetmen: Park Chan-Wook
Oyuncular: Mia Wasikowska, Nicole Kidman, Matthew Goode, Dermot Mulroney, Jacki
Weaver
Süre: 99 dk.
Yapım Yılı: 2013
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Aşk Kırmızı: 3.5
Aşk Seansları (The Sessions): 6.5
Aşk, Şimdi (Now is Good): 4
Aşkın İzleri (To the Wonder): 8.3
Bahar İsyancıdır: 3.9
Crood’lar (Croods): 3
Çanakkale: Yolun Sonu: 5.5
Dev Avcısı Jack (Jack the Giant Slayer): 5.9
El Cin: 0.7
Eve Dönüş: Sarıkamış 1915: 4.6
G.I. Joe: Misilleme (G.I. Joe: Retaliation): 4.6
Gazeteci Çocuk (The Paperboy): 6.5
Gelmeyen Bahar: 2.5
Göçebe (The Host): 7.5
Hayat Avcısı (The Imposter): 5
Hazine Avcısının Maceraları (Los Aventuras de Tadeo Jones): 5
Hitchcock: 5.5
Hititya: Madalyonun Sırrı: 4.6
Jin: 7.5
Kadınlar (Elles): 7.5
Kelebeğin Rüyası: 5.5
Koleksiyoncu 2 (The Collection): 1.7
Korkunç Bir Film 5 (Scary Movie 5): 4.7
Koşulsuz Sevgi (Broken): 5.5
Lanet (Sinister): 7.7
Mahmut ile Meryem: 3.8
Muhteşem ve Kudretli Oz (Oz: The Great and Powerful): 6.9
Muhteşem Yaratıkları (Beautiful Creatures): 5.5
Mutluluk (Glück / Bliss): 4.2
Oblivion: 4.2
Oyunbozan Ralph (Wreck-It Ralph): 8.6
Öldüren Tutku (Passion): 6.5
Sabit Kanca: 1.7
Sefiller (Les Misérables): 6
Sıcak Kalpler (Warm Bodies): 6.2
Şeytanın Ormanı (The Barrens): 1.7
Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı (The Odd Life of Timothy Green): 3.5
Yabancı: 3.5
Yalnız Gezegen (The Loneliest Planet): 5.5
Yedi Psikopat (Seven Pyschopaths): 6.2
Yolda (On the Road): 4
Zerre: 5.6
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.