Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Amerikan toplumunun arka plana itilmiş insanlarını ya da sıra dışı yaşayışlarını perdeye aktarırken, tartışmalı sahneler, tuhaf duran anlar, sanrısallık ve lineer olmayan hikaye kurgusuyla dikkat çeken özel bir yönetmen. Harmony Korine, başyapıtı “Julien Donkey-Boy”u esas alarak değerlendirilebilecek, “Kids” ve “Ken Park”taki senarist katkılarıyla da ‘12-17 yaş aralığındaki gençlerin büyüme çağında cinsellik ve suç ile yetişmeleri’ni ahlaki sınır tanımadan ele almasıyla kimilerince ‘teensploitation’ (ergen istismarı) kavramıyla yan yana anılan asi bir figür. Burada ise anti-gençlik filmi tanımını ve hazin çocuk/ergen suçlarına yaklaşımını, lise çağındaki bikinili kızlara uygun bulup bu ‘çiğ dünya’ya video klip estetiğine yakın bir ambalaj monte ediyor. “Bahar Tatili”, Amerikan rüyasının arkasında saklananlara dair “Katil Doğanlar”ın arşınladığı biçimci yolda istismar filmi alt türleriyle yoğrulup “Switchblade Sisters”ın modeline yanaşan, zalim, vahşi, cüretkar, dinamik ve çarpıcı bir ‘genç kız çetesi filmi’ sunuyor. Vanessa Hudgens, Ashley Benson ve Selena Gomez gibi çocuk kitlenin sevip saydığı oyuncuları, ergenlik döneminde şiddet ve cinsellik eğitiminden geçirmesiyle dahi alkışı hak eden bir eser karşımızdaki. Ama esas hedef teşhirci duygularla izlenen gençlik filmlerinin alışkanlığını, orantısız çıplaklık, gözümüze sokulan tekrarlar-cinsel içerik-ara planlar ve yüksek volümlü müzikle allak bullak etmek. 10 Mayıs haftasının en iyi filmi “Bahar Tatili”, yarından itibaren sinema salonlarında izlenebilir.

        Amerikan bağımsız sineması 1980’lerde büyük oranda uluslararası alandaki saygı/ bilinirlik ve Sundance Film Festivali’nin kurulmasıyla birlikte özgüven yüklü bir çıkış yakaladı. John Cassavetes sonrası fazla olanak ve alan bulamayan sanatçılar, iyiden iyiye sahne almaya başladı. Jim Jarmusch, John Sayles ve Hal Hartley gibi özüne bağlı minimalist yönetmenlerin varlığı bu dönemde çok önemliydi. Bu isimler çok safkan ve minimalist yaklaşımlarıyla dikkat çekerken, halen sonraki jenerasyona göre ‘gerçek indie’ olarak görülür. Ancak özellikle son ikisi şimdilerde büyük oranda miyadını doldurmuştur.

        90’ların auteur teorisiyle anılabilecek Amerikan bağımsız yönetmenleri arasında

        80’lerin sonunda filizlenen Yeni Eşcinsel Sineması ise Todd Haynes, Gregg Araki ve Gus Van Sant’in önderlik ettiği bambaşka bir yönetmenler ekolü doğurdu. Ancak 90’lar daha ‘hareketli’ geçti. Artık ‘bağımsız’lık kolaylaşırken, stüdyoların bağımsız kolları da yaratıcılara destek çıkmaya başladı. Stüdyolarda ele alınamayan meseleler, üzerine bir vizyon eklenerek perdeye aktarıldı. Bu devrede Todd Solondz, Wes Anderson, Darren Aronofsky, Sofia Coppola, Vincent Gallo, Alexander Payne, Larry Clark ve Harmony Korine ‘auteur teorisi’ adına anılabilecek en gözde isimler oldular. Tür sinemasına yatkın Soderbergh ve Tarantino’yu ise ayrı bir parantez içinde değerlendirebiliriz.

        Bunların büyük kısmı Amerikan ailesinin işlevsizliğiyle ilgilenirken, cinsel özgürlüğü çerçevesine alan Clark ile Korine fark yaratıyordu. Şiddet, cinsellik ve uyuşturucu onların hammaddesine dönüşüyordu. Bir anlamda Gregg Araki’nin eşcinsel karakterlere bulduğu ‘camp’ evreni, biseksüel, heteroseksüel ve genç karakterler üzerinden gerçekçi bir üslupla değerlendiriyordu bu ikili.

        Clark’ın yanında çalışan bir senarist olarak bilinen Korine’in aslında ‘90’ların asi çocuğu’ tanımıyla anılması gayet doğaldı. Zira ergenlik sürecindeki cinsel deneyimleri ve uyuşturucu ile tanışmayı ‘büyüme hikayesi’ niyetine cesur bir yaklaşımla, kimi zaman sanrısal bir tuhaf kareler bütünüyle harmanlıyordu. Kendi uçarı beyninden çıkan kişisel bir fotoğraf albümü yaratıyordu. 12-17 yaş arasındaki yaşayışları merceğine alıp, o tabana uygun bir ambalaj buluyordu. Onun kaleminin ürünü olan eserler Larry Clark’a bu konuda alan açmasıyla değer arz etti evet.

        Ama yönetmenin esasen pedofiliyi, cinsel sapkınlıkları, cinsel fantezileri ve ensesti ele alan, zihinsel açıdan sorunlu veya bedensel engelli karakterleri içeren filmlerindeki tavizsiz ‘toplumsal çarpıklık’ yorumuyla dikkat çektiği görüldü. Yönettiği yapıtlarda sorunu, biraz da akılalmaz ve tabiri caizse ‘şekilsiz’ ötekilerin de insan olabileceğini vurgulamaktı. Bu durumun şaşırtıcılığına içeriden odaklanmaktı. Muhafazakar Amerikan toplumunun içine ittiğini, unutmak istediği bireyleri, John Waters örneğinde olduğu gibi karşımıza çıkarmaktı. Bir bakıma Yeni Eşcinsel Sineması’nın ‘eşcinsel alt kültür’ü, Spike Lee’nin Afro-Amerikan tiplemeleri merceğine alarak onlar üzerinden dil yaratmaları

        Korine’de daha farklı bir odak noktasına dönüşüyordu. Ötekilik bir hammadde haline geliyordu.

        Esin kaynakları arasında Godard, Warhol, Waters ve Jodorowsky var

        Bir taraftan “Kids” (1995) ile 12 yaşındaki cinsel ilişkiye kaykaycı alt kültürden bakış atması, diğer taraftan şizofrenik ruhu aileyle ilişki üzerinden perdeye aktarıp ‘gerçek dışı, gerçeküstücü ve tuhaf anlar’ı lineer olmayan akışa yerleştirmesi veya pedofilinin garip bir toplumsal yapıdaki durumunu gözlemlemesi öne çıkıyordu. “Gummo”daki ‘çocuk suçlu filmi’ meselesinin ya da “Çöpcinsel”deki kutularla ilişkiye giren üç arıza ötekinin ‘suç’a meyletmesinin müthiş tazeliği tartışılmazdı.

        Onun karakterleri kendi sinemasına uyum sağladığından olabildiğince absürt dururken, 8mm ve video kamerayla zamanla çalışması da ‘anti-sinema’ tanımı adına sınır tanımamasına yol açıyordu. Büyük oranda yönettiği filmleri göz önünde bulundurursak Godard’ın yapıbozuculuğu ile Andy Warhol’un alt kültüre yaklaşımını akla getirirken, bunun içerisine Jodorowsky’e benzer bir ‘sanrısallık’ı, John Waters’ın tersine çevrilmiş Amerikan rüyasına uygun bulduğu anti-kahramanları ve gerçekçiliği abartmaya yaratan grenli pelikül kullanımını sızdırırken Grandrieux’nün hiççiliğiyle akrabalık kuran da

        Korine’in ta kendisiydi. Ama elbette istismar filminin alt türleriyle bağlantılar kurup Russ Meyer gibi kanla az haşır neşir olan yaratıcıların yanında anılması da gayet doğaldı.

        ‘Ergen istismarı mı?’ sorusunu sordurtması gayet doğal

        Senaryosuna imza attığı filmlerde reşit olmayan Amerikalı gençleri, kız, erkek fark etmeksizin el almasıyla ise bir anlamda gençlik filmlerinin cinsel ahlak temsilcisi olarak konumlanıp Fransız Yeni Dalgası’nda Eric Rohmer ve Louis Malle’ın üstlendiği sorumluluğu Amerikan bağımsız sinemasında omuzlarına aldı. Cinselliğin dibine kadar gitmesi belki de “Ken Park”ı (2002) son 10 yılın en cesur ve tartışmalı Amerikan bağımsızı yaptı. Ama işin garibi böylesi eserler, Korine-Clark birlikteliklerinin ‘ergen istismarı filmi’ (‘teensploitation film’) adlı bir alt tür açtığına dair yorumların da üremesine sebep oldu.

        Yönetmenin profesyonel oyuncu kullandığı bu ikinci filminde ise alışık olduğu 1.000.000 dolarlık bütçe limitinin üzerine ikinci kez çıktığı görülüyor. Bu da “Bahar Tatili”ni (“Spring Breakers”, 2012) büyük oranda “Gummo”, başyapıtı “Julien-Donkey Boy” (1999) ve “Çöpcinsel”in (“Trash Humpers”, 2010) yarattığı garip etkiyi, cinema-vérité’ye yakın gerçeklik algısı ve bütüne enjekte edilen istismar filmlerinin cinsellik düşüncesini değiştirme çabasıyla canlandırıyor. Her zaman sevdiği lineer akışı yıkıp beklenmedik görüntüleri araya sızdırma düşüncesi burada bir ‘genç kız çetesi filmi’ ya da ‘female gang banger movie’ sürecinin yamacında beliriyor.

        “Katil Doğanlar” olmasa çekilemeyecek suç filmlerinin bir yenisi

        Yetkin kurgusuyla dikkat çeken eserin, estetiği öne çıkarırken giydiği biçimci kıyafetle “Katil Doğanlar”ın (“Natural Born Killers”, 1994) TV-zaplama estetiğiyle imtihanına yaklaştığı söylenebilir. Muhtemelen o ‘modern suç filmleri’ne yön vermese çekilemeyecek, TV estetiğini bilgisayar oyunu alışkanlığına yanaştıran bir kurgu izliyoruz.

        Ancak daha ziyade Vanessa Hudgens, Ashley Benson, Selena Gomez gibi ‘çocuk kitle’yi ilgilendiren ve filmleri-dizileri PG sınırının üzerine çıktığı zor görülen oyuncuları, neredeyse bir anda anadan üryan karşımıza çıkarmasıyla... Korine’in çok sevdiği uyuşturucuyla ilişkiyi burada da ‘uyuşturucu patronu’ karakteriyle sürdürüp, yakuza partonu kıvamında ya da ‘women in prison film’ (hapishaneye düşen kadınların kaçış arayışını anlatan bir istismar filmi alt türü) gardiyanı absürtlüğünde bir rapçi gangster lideri kullanması şaşırtıcı değil. Hatta James Franco’nun o tiplemedeki karakteri üzerine geçirme becerisine de dikkat çekebiliriz.

        Tarantino’nun çok sevdiği “Switchblade Sisters”ın yerinde duramayan torunu

        diyebilir miyiz?

        Zira bu alt tür istismar filmlerinde hapishanedeki mahpus kadınların çıkış arayışını, erkeklerle mücadelesini öne çıkarıp kimisine göre feminist bir damar aşılar. Film ise o kadın ruhuyla donatılırken hem azgın hem de yıkım gücü yüksek bir kadın kimliği oluşturuyor burada. Korine de zaten ‘hippie exploitation film’ (‘hippi istismar filmi’) de dahil olmak üzere bu türün alt türlerinde dolaşmayı kafaya takmış. Genç erkek çetelerinin vukuatlarına odaklanan “Savaşçılar” (“The Warriors”, 1979) ve

        “Sokaktakiler” (“The Outsiders”, 1983) gibi eserlerin ‘gang banger movie’ alt türüne, Tarantino’nun çok sevdiği “Switchblade Sisters”ın (1975) ‘kız çetesi filmi’ damarını uygun buluyor. Yönetmenin ‘istismar filmleri’ni ciddiye alınır hale getirmesinden de besleniyor. Bir anlamda Hollywood’da geriye itilen kadınların “Thelma ve Louise” (“Thelma and Louise”, 1991) ile beraber aldığı sosyolojik ivmeyi devreye sokuyor. Ama bu formülü uygulayan “Düz Beni”nin (“Baise-Moi”, 2000) cinsel açıdan sınırları

        zorlayıp ‘pornografik’ duran yaklaşımının yanına yanaşmıyor.

        Zira esasen başyapıtı “Julien Donkey-Boy”da alışılagelmedik görüntüleri, detay planları, çekim ölçeklerini ve yakın-çok yakın planları gözümüze sokarak şizofren beynin ‘karmaşık’lığını ele alırken uyguladığı, ama orada ‘fotoğraf’ları da kullandığı yapının bir video klibin yamacında canlanmasını izliyoruz. Fakat asla MTV jenerasyonunun beklediği ölçeklerde lineer akan bir film yok karşımızda. Aksine yönetmenin fotoğraf albümünden parçalar içeren bir gerçeküstücü cümbüş akıyor.

        Bunların genelde detay planlar ağırlıklı olması ‘istismar’ mantığını felsefi bir boyuta açıp biçimci ve kitleyle ilişki kuran estetiği yapıbozucu bir kimliğe kavuşturuyor.

        Seyircide baş ağrısı yaratmak için yola çıkan inatçı bir görsel yapı

        Korine, kurgucusundan kadın göğsü, basen ve kalça yakın planlarını sürekli tekrarlamasını istemiş. Bunun arkasını ise kırmızı, mavi, yeşil ve morun oluşturduğu canlı renk paletinin ‘filtre’ odaklı yaklaşımıyla sarmış. Ancak kurgudaki özellikle ‘tatil’ imgesini yansıtan ‘ara sekans’ların ‘elektronik müzik’ eşliğindeki ‘baş ağrısı yaratan’ tavrı son derece Korinesk bir yaklaşım. Zira o dolgun renkler arasında bir sahil belgeseli/ video klibi gördüğümüzü anlatan bölüm, sürekli karşımıza çıkarken yavaş çekimle de dengeleniyor.

        Özellikle birbirinin üzerine bira döken, yarı çıplak dolaşan veya kalabalıklaşan ergenlerin etkisi, biraz hipnotik ve öznel bir süreci taçlandırıyor. Bu da aslında yönetmenin dört genç kızın bahar tatilini ‘Amerikan rüyası’na uygun bir şekilde ‘boyar’ gibi yapıp aslında ülkenin zeminin yozlaşmışlığını göstermesine kadar uzanıyor. Bu sayede genç kız çetesi filmi tanımının ardından kalan özgürlükçü bir temsil etrafımızı sarıyor. Zenginliğin günlük haline yaklaşan genel planların biraz daha filtresiz hali de, bir anlamda eğitim sistemindeki başıboşluk sıkıntısını canlandırıyor. Çok yakın planlar ve yakın planların hakimiyeti de perdeden soyutlanmamızı sağlıyor.

        Çarpıcı anlarla doldurulan hikaye kurgusu, kadının toplumdaki rolünü de inceliyor

        Sanki ucundan 90’ların video klip estetiğiyle bağ kuran eser, sanki Coppola’nın “Siyam Balığı”nda (“Rumble Fish”, 1983) ‘gençlik filmi-suç filmi’ kırması alt türde çıkardığı ‘çığır açıcı estetik kaygı’yı ‘tatil alt hikayesi’ özelinde başka bir kıyafete yerleştiriyor. ‘Women in prison film’in karakter işleyişini canlandıran tiplerini, ‘peruklu’ bir bayağılıkla konumlandırıyor. Bunun arka planını renk filtreleriyle ve biçimci estetikle sardığı için istismar filmlerinin görsel dokusuna yanaşmıyor. Başı maskeli

        karakterlerin kendi adlarına ‘üçlü ilişki’yi de umursamadan mekandan mekana atlayarak suç, uyuşturucu ve cinsellikle yüzleşmeleri ‘keskin gerçekler’i de ailelerine anlatmaları üzerine anlamlı kılınıyor. “The Doom Generation”a (1995) benzer bir biseksüellik, eşcinsellik umursamayan özgürlükçü alana açılıyor.

        Özellikle girizgahta ‘yol’a çıkılması için yapılan soygunun arabadaki kareden görüntüsünün üst üste bindirilmesi veya hikaye kurgusunun sürekli ‘çarpıcı an’larla durdurulması tam da Korine’in ağzına layık bir görsel yapıyı beraberinde getiriyor. Dörtlü suç ekibin yaptıkları da bir anlamda günümüzde kadının rolü iyiden iyiye önemsenmişken değerli bir sürece yarayan, modern, biçimci ve dinamik bir suç filmiyle tanışmamızı sağlıyor.

        Kelimenin tam anlamıyla bir ‘anti-gençlik filmi’ karşımızdaki

        “Bahar Tatili”, sanki Korine’in Larry Clark’ın “Bully”sine (2001) cevabı ya da son döneminde fark yaratma arzusunun sonucu olarak dikkat çekebilir. Ancak oradaki kadar yüksek cinsellik oranı bu temsilde karşımıza çıkmıyor. Estetik, gerçekçiliğin yerini alıyor 2.35:1 sinemaskop formatında alıyor. Çıplaklığı gözümüze gözümüze sokup aslında teşhirci duyguları yerle bir ederek baş ağrıtmayı hedefleyen elektronik müzikle gençlik filmlerinin içinde Oliver Stone ruhlu Warhol-Godard-Waters karışımı bir etki bırakıyor.

        Ailesinden kopup gelen dört karakterin içine düştüğü durumların, yaralanmaları umursanmadan ‘ailesiz’ gösterilmesi ise sanki bu görüntü ve ses karmaşasının öznel halini anlatıyor. Hipnoza kadar uzanan sürecin bakış açısı adına dinamizmle taçlandırılmasını etkileyici kılıyor. Korine, 90’ların hakim figürü olarak kısa sürede Larry Clark’ın senaristi olarak anılsa ve sübyancılığa uzanan meseleleri ele alsa da burada farklı bir dönüş yapıyor. Video klip esteiği canlandırırken tekrarları öne çıkaran bir ‘anti-tatil filmi’ ya da ‘anti-gençlik filmi’ yaratıyor.

        Elektra kompleksini akla getiren bir yetişme hikayesi

        Böylece “Mister Lonely”den sonra en yüksek bütçeli ve tek profesyonel oyunculu eserinde, oradaki Michael Jackson, Madonna gibi karakterlerin arasında gezme hınzırlığının üzerine bir estetik de dokuyor. Biçimci ruhuyla “Julien Donkey-Boy”daki görsel yapının fotoğraf, ara plan ve flulukla örülü grenli modelini baskın müzik, detay planlar ve tekrarın yarattığı ‘plastik’likle sarıyor. Kendi düşlerinden yeme de yanında yat bir palet yaratıyor.

        Rapçi karakterin yüklendiği ‘Elektra kompleksi’ni akla getiren göstermelik baba işlevi de aslında ‘tatilde geçen kız çetesi filmi’nin içerisinde kızların büyüme hikâyesini cinsellik ve suç ile eğitime kadar götürüyor. Böylece arka planda Amerikan toplumunun yetiştiriliş süreçleriyle ilgili bir şeyler söylenmiş, eğitim sistemine dil uzatılmış oluyor. Derin Amerika’nın sorunlarına dikkat çekip “Gummo”nun çocuk suçlusunu bir anlamda kız suçlularla taçlandırıp “Çöpcinsel”in kafası gitmiş üç seri katil tanımıyla da akrabalık kuruyor. “Bahar Tatili”, adeta ‘rüyalar ülkesi’nde her şeyin bir düşten ibaret olduğunu düşünenler için, cüretkar ve çarpıcı bir belgeye dönüşüyor.

        FİLMİN NOTU: 7.4

        Künye:

        Bahar Tatili (Spring Breakers)

        Yönetmen: Harmony Korine

        Oyuncular: Vanessa Hudgens, Selena Gomez, Ashley Benson, Rachel Korine, James

        Franco

        Süre: 94 dk.

        Yapım yılı: 2012

        Diğer Yazılar