Gün ışığında hayal fabrikası
24 MAYIS FİLMLERİ
Tuhaf ve tanımsız bir aşk hikayesi, daktilonun tek cümlesine bakan bir yaratıcılık dönemi süreci, distopik bir bilimkurgu mizanseni ya da gerçeküstücü bir komedi. “Günlerin Köpüğü” bunların hepsini içinde bulundururken, Michel Gondry’nin bilim-insan ilişkisinin geldiği noktayı anlatan bilinçaltı karmaşasını devreye sokuyor. Buna paralel olarak da “Rüya Bilmecesi”nin Luis Bunuel ve Jan Svankmajer etkili gerçeküstücü tanımı, “Brazil” durağına uğrayıp sınırlarını genişletiyor. Böylece auteur bir yönetmenin yaratıcı hayallerini, stop-motion animasyon tekniği, el emeği göz nuru maketler, incelikli aksesuarlar ve dar alana sıkışmışlıkla tanımlıyor. “Günlerin Köpüğü”, yedi senedir burnumuzda tüten formunda bir Gondry izlemek için biçilmiş bir kaftan.
Sinemanın gerçeküstücü yönetmenleri arasında yolculuğa çıkınca Luis Bunuel’den başlayan bol çeşnili bir liste oluşturmak mümkün olabilir. Alejandro Jodorowsky’den Vera Chytilová’ya, David Lynch’den Jan Svankmajer’e, Jean Cocteau’dan Federico Fellini’ye uzanan bir tabloyla karşılaşabiliriz. Ancak elbette bunların arasında ‘vizyon sahibi’ olup ‘kalıcı’ sıfatının ilk adımlarını atmak şarttır.
Zira 20’lerde André Breton’ın öncülüğünde ortaya çıkıp Dali ve Bunuel’in katkısıyla büyüyen, istem dışı bir sanrısal dünyayı öngören gerçeküstücülük ya da nam-ı diğer sürrealizm dozunda yapılınca değerlidir. O zamandan beri de çeşitli uygulamalarla dönüşüm geçirip yan anlamların katmanlarını açabildiği kadar açmıştır. Bana kalırsa da yukarıda verdiğim isimler, bu konuda auteurleşen simaların ilk akla gelenleridir. Michel Gondry ise bir bakıma “Rüya Bilmecesi”yle (“La Science des Rêves”, 2006) daha belirgin bir şekilde bu ivmeye tutunmuştu.
Kendi “Altın Çağı”nı (“L’Age d’Or”, 1930) sunan yönetmen, bilinçaltında serbest bir yolculuğa imza atmasıyla da değer arz etmişti. Ancak esasen video klipçi kimliğiyle yaptıkları büyük oranda ‘yenilikçi’ sıfatını harekete geçirmiştir. Hızlı çekim, yavaş çekim ve geriye sarmayı çokça kullanmasının yanına, Jan Svanmkajer’in işlerini akla getiren stop-motion animasyon ve yaratıcı maketler ekleyerek de aslında uçuk bir zihin egzersizini, grotesk bir fanteziyi karşımıza çıkarıyor. İşin içine Chytilová’nın mizah duygusunu ve hafif aşk da enjekte ederek doğru tonlamayı bulup kitle sinemasının yamacına yerleşirken, İspanyol ve Çek gerçeküstücülüğünden bolca faydalanmıştır.
Bunuel’in ruhunu günümüzde canlandırıyor
Ancak Bunuel’in siyasi düzenle dertleri ve aristokrasi ya da burjuvazi hedefi yönetmende büyük oranda ‘bilim-insan ilişkisi’nin çevresine yerleşmiş durumda. Üst sınıfa mensup karakterlerin eşliğinde bir ‘cinlik’tir karşımızda akan... Bu da çocuk işi gibi gösterilen deneylerin yolunda aslında ‘ciddi duran hikaye’yi delik deşik etme arzusunu açığa çıkarır ve Chytilová’nın gerçeküstücü komedilerinin ruhunu akla getirir. Gondry, “Sil Baştan”da (“Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, 2004) bambaşka bir gelenek izlese de ‘hafızada kaybolma’ meselesine bir ‘bilimadamı’ motifiyle yaklaşarak teknolojik aşk filmi adına önemli bir adım atmıştır. Oradan da bir temasal duruş açığa çıkar aslında. Günümüzdeki ‘deneycilik’in rafa kalkmasını naif bir yürekle incelemeye, bir düş fabrikasına dönüştürmeyi hedefler.
Boris Vian’ın romanı da biraz “Değişen Dünyanın İnsanları” (“Fahrenheit 451”, 1966), biraz “Asri Zamanlar” (“Modern Zamanlar”, 1936), biraz “Brazil”i (1985) andıran bir distopik gerçeklikte geçiyor. Zamanını bilmeseniz 1900’lerin başı deyip bir fabrikanın çarklarının kontrolü ele aldığını iddia edebilirsiniz. Sanayi Devrimi’nin geçiş dönemi eleştirisi diyebilirsiniz. Ancak bunların yönünü aşkın naifliğiyle ve deney yapma çocuksuluğuyla sarmaya çabalıyor eldeki metin. Tesadüflerin belirlediği kader çizgisine ulaşırken ise dar alana sıkışmayı, ‘gizli saklı yerden dışarı çıkma’ arayışına çevirdiği söylenebilir. Akrobatik hareketlere, uzun bacaklarla eşlik eden karakterlerin, neredeyse ‘hobbit evi’ndeymiş izlenimi yaratması, biraz “Sil Baştan”ın ‘Jim Carrey’ canlandırmalarındaki ‘tezatlar’ı akla getiriyor.
Entelektüel birikim Svankmajer tanımlı “Brazil”i, “Kutsal Dağ” yoluna sokuyor
Gondry de burada Duke Ellington, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir etkilerini de arkasına ‘entelektüel birikim’ adına takarken büyük oranda gerçeküstücü bir bilimkurguya imza atıyor. Hatıraların ya da insanların değil hayatın ta kendisinin değişim geçirdiği bir vizyon oluşturuyor. Büyük oranda Jan Svankmajer’in gerçeküstücü yaklaşımındaki aşırı deneyci tabloyu bir şeyler anlatır hale getirip, “Brazil”in modelinde “Kutsal Dağ”ın (“The Holy Mountain”, 1973) serbestliğiyle gözden geçirerek üzerine “Sil Baştan” ve Chytilová parçaları serpiştiriyor.
Bu durum 1.85:1 formatında canlanırken yönetmenin görsel becerisi de açığa çıkıyor. Caz parçalarının, günümüzün İngilizce ve Fransızca müziklerinin iç içe geçtiği soundtrack bir tarafa, Gondry’nin hedefi ana karakterinin zihninde bir hafıza oyunu inşa etmek. Ancak bunu planlarken zaman ve mekanı umursamıyor. “Rüya Bilmecesi”ne yakın bir yaklaşımın habercisi olurken Bunuel’in ‘gerçeküstücü tablolar’dan oluşan ilk döneminin asiliğini akla getiriyor.
Distopik düzenin renk paletine de dönüşüm sızdırması capcanlı bir yorum getiriyor
Aşkı yem olarak ortaya atıp Bernal’in yanına Duris’yi eklerken, aslında Fransız kent burjuvazisinin yozlaşmasına, hoyratlığına ya da haylazlığına dikkat çekiyor. Köle niyetine bir Omar Sy, dost niyetine bir Gad Elmaleh derken yüreğinde ‘nilüfer çiçeği’ çıkan ‘Pamuk Prenses’imsi Audrey Tautou da bu duruma eşlik ediyor. Her şey aslında distopik bir Gondry evreninin çatı katında gizli. Bir anda geçip giden daktilolar arasında kendine anı/hafıza arayan Colin, Stéphane-Stéphanie ilişkisindeki ‘alter egoluk’un bir benzeriyle Chloé’ye tesadüfle bağlanma şansı bulacaktır. Hikaye kurgusundaki ‘çarpıklık’ buna eşlik ederken aslında iyiden iyiye ‘sinema perdesinin büyüsü’ temsil bulur kendisine. Bu durum önceki yüzyılların düzeninin halen hakim olduğunu anlatmaya yarayıp günümüz Fransa’sındaki ırkçı olabilecek tabloya da dikkat çekiyor.
Büyük oranda da aslında canlı renklerin izinde karşımıza bir neşe ve aşk çıkıyor. Ancak yönetmen, zamanla bu renkleri solgunlaştırıp gri palet ve siyah-beyaz paleti sırasıyla karşımıza çıkarır. Bu tercih ister istemez melankolik dünya tanımının dehlizlerinde bir yolculuk anlamına gelecektir. “Brazil”in karargah içi iş bölünmesinin burada karşımıza çıkması zihinsel bir sıkışmanın temsilidir.
Diğer gerçeküstücülerle çok fazla bağ kurmuyor
Bilinçaltı asla oyun oynamadan Freudyen tanımları karşımıza çıkarır. Ancak onları bildik metotlarıyla uygulamaz. Her şey rüya veya hayal mi? gibi bir soru sormaz Gondry. Aksine her şeyi bildiğimiz bir dramatik çatının eşliğinde serbest gerçeküstücülükle harmanlar. Nasıl Jodorowsky, ‘ötekiler’den besleniyorsa o da stop-motion animasyondan beslenir. Ekran bölme tekniğini ‘renk ayrımı’ duyarlılığıyla kullanmayı da ihmal etmez. Nesnel kamerasına her zaman hakim rol verir.
Biçimci bir karakterle filmi sarıp ‘yaratıcılık dönemi krizi filmi’ ya da ‘aşk filmi’ne meyleden, akrabalık bağlarını kırılgan tutar. Adeta ‘günlerin köpüğü’, Lynch’in gece manzaraları kadar ‘gizem’li durmaz. Aksine yer yer doğal renkleri aktif hale getirirken mahremiyeti koruyan bir sıkışmışlığı canlandırıp düzlüğe çıkmayı anlamlandırır. Limuzinin şeffaf olmasından başlayan aksesuar tanımları da ‘kitsch’ gözüken evrene gerçek bir katmanlılık getirir. Fransız üst sınıfının işini boş şeylerle onarıp ‘üretim sürecine girdiği’ düşünsel bir teknolojik portreyi açığa çıkarır. Kamera kullanımındaki serbestlik de sallanmayı, savrukluk ve zaman zaman kontrolden çıkma olarak tanımlar. Bu çılgın hamuru doğru bir metotla yoğurur. Ölçek tercihleri çok çeşitli haliyle bu damara adapte olur.
“Günlerin Köpüğü”, ‘Gondryesk’ tanımını oluşturacak üç filmden biri
Aslında “Günlerin Köpüğü”nde (“L’écume des Jours”, 2013) bilim-insan ilişkisi adına bilimsel deney bazlı filmlerden daha soyut şeyler anlatılır. Aşkın ötesinde şanslıları temizlemek ana felsefeye dönüşür. Hayatın esas olduğu tesadüflerle veya cümlelerle bağlanan süreç büyük oranda da birçok film modelinin iç içe geçtiği noktada çekici duracaktır. Gondry’nin video klip estetiğiyle yüklendiği kimlik bambaşka bir enerjiyle taçlandırılıp özgünlüğü öne çıkaracaktır. Böylece aynı jenerasyondan Spike Jonze’dan daha fazla auteur teorisi üzerine çalıştığını kanıtlanacaktır.
“Lütfen Başa Sarın” (“Be Kind Rewind”, 2008), “Yeşil Yaban Arısı” (“The Green Hornet”, 2011), “Biz ve Ben” (“The We and the I”, 2012) ise birer münferit deneme ya da kişisel iş olarak arka plana itilir. Bunlardan ilkinin ‘çöp filmler’le kurduğu çekici ilişki ve ikincisinin anti-süper kahraman üzerine getirdiği alaycı diyalog komedisi, anlık üretime uygun dururken, sonuncusundaki alegorik gençlik tablosu da bir ‘anlatım’ olarak önemlidir. Ama gerçek Gondry tanımı “Sil Baştan”, “Rüya Bilmecesi” ve “Günlerin Köpüğü” ile canlanır. Yeni nesle uygun gerçeküstücü bir auteur’ün doğuşunu duyurarak!
FİLMİN NOTU: 7.5
Künye:
Günlerin Köpüğü (L’écume des Jours / Mood Indigo)
Yönetmen: Michel Gondry
Oyuncular: Romain Duris, Audrey Tautou, Gad Elmaleh, Omar Sy
Süre: 125 dk.
Yapım yılı: 2013
11 Eylül saldırılarından sonra ABD’de yaşanan süreci herkes bilir. Bütün Müslümanların ya da Ortadoğuluların bir güvensizlik ortamı içine sokulup suistimal edilmesi işin ucunu dini ayrımcılığa, emperyalist gösteriye kadar götürmüştü. Ancak bu durumun vahameti özellikle Amerikan sinemasında çok fazla önemsenmedi. Ülkede göçmen olarak hayat süren Mira Nair ise Princeton eğitimli, Wall Street’te çalışmış Pakistanlı bir karakterin gözünden o meseleye tarafsız ve muhalif bir bakış atıyor. “Zoraki Radikal”, bütün kıtalarda ‘zoraki bir tutuculuk’la Müslümanlık ile Hıristiyanlık fark etmeksizin bir ‘dini sığlaşma’ ya da ‘sürüye ayak uydurma’ anlayışı olduğuna dikkat çekerken, Amerika hayranlarının bile bıktırıldığı ayrımcı zihniyetin hazinliğini yüzümüze bütün gerçekliğiyle vuruyor.
Hayatını New York, Londra ve Lahore arasında mesken tutarak sürdüren, Pakistanlı göçebe yazar Mohsin Hamid’in romanı ‘The Reluctant Fundamentalist’, büyük oranda 11 Eylül saldırıları sonrası oluşan politik portreyi gözlemlemiştir. Bunu yaparken de olayı bir Pakistanlının bakış açısından sarmaya, incelemeye çabalıyor. Bugüne değin ABD’de genelde ‘bir toplumsal kucaklaşma portresi’, ‘ötekileştirici bir terör eylemi’ ya da ‘milliyetçi bir damar’ olarak resmedilen bu olay, böylece doğru bir şablon buluyor.
11 Eylül dönemindeki politik bakışın tarafını değiştiriyor
Aslında Amerikalı karakterlerin gözünden izlediğimiz politik meselenin bu kez taraf değiştirdiğini görebiliyoruz. Bu devrede asker, çocuk, itfaiyeci, polis fark etmeksizin gerçek bir ‘tek taraflı bakış açısı’ hakimdi. “Uçuş 93”teki (“United 93”, 2006) göstermelik liberallik ise çok inandırıcı olamıyordu. Irak Savaşı’nda savaşın öbür tarafını umursamayan emperyalizm de işin ucunu dini ayrımcılığa kadar götürüyordu.
Hint Mira Nair ise kendisinin azınlık olmasının katkısıyla Riz Ahmed’in canlandırdığı belki bizde ‘Cengiz’ olarak çevrilebilecek ‘Changez’ın mücadelesini alıyor merceğine. Princeton Üniversitesi mezunu, Wall Street’te çalışmaya başlayan, bu gerçek anlamda Amerika hayranı karakter beraberinde önyargılardan arındırılmış melez bir sosyal kimlik getiriyor.
Arka planı önemsemeyen tek boyutlu ve önyargılı bir yaklaşım
Onun ‘zoraki/gönülsüz tutucu’luğa itilmesi de filmin meselesinin katmanlarını doldurmaya yarıyor. Karakterimizin gerçek bir öteki olsa da işvereni tarafından sevilmesi ve yükseltilmesi, Connecticut’ta öğrenip ‘vahşiler!’ diye tepki verdiği 11 Eylül saldırılarıyla bir başka boyuta itiliyor. Bu eğitimli ve ülkeye faydalı olabilecek adam, sürecin önyargıları sebebiyle ‘Amerikan rüyası’ndan soğutuluyor.
Büyük oranda kendisini uçağa binerken çırılçıplak soyulup kontrol edilme, durup dururken polis tarafından alıkonulma gibi ‘ırkçı suçlar’la yüzleşirken buluyor. Böylesi olayların o dönemde tavan yaptığını hepimiz biliyoruz. Ancak esas olan Nair’in romanın özündeki olaydan yaklaşık 10 sene sonrasından bir geriye dönüşle her şeyi özetlemesi. CIA’in Changez’ın peşine düşmesi ise ülkesine dönüp öğrencileri masumane ‘anti-Amerikan’ politikalarla donatmasının eseri aslında.
Dış ilişkilerin durumu, içeriden bakış vurgusu ve azınlık olmak
Amerika-Pakistan arasındaki dış ilişkileri mercek altına alan “Zoraki Radikal” (“The Reluctant Fundamentalist”, 2012), sadece bir öğrencisi terörizme yeltendiği için bütün sınıfına bu yafta yapıştırılan bir adamın tarafsız ve liberal mücadelesini ele alıyor. Bunun ucunu da ‘zoraki muhafazakarlık’ kavramına kadar götürüyor. Bu tamlamanın herkese olduğu gibi Changez’a da Hıristiyanlık veya Müslümanlık fark etmeksizin dayatıldığını, bu karton yaklaşıma kapılanın kendi ayakları üzerinde duramayacağını anlatmaya çalışıyor.
Nair’in öteki bakış açısıyla her zamanki yaklaşımını en az “Adaş”taki (“The Namesake”, 2006) özgüvenle gerçek bir netlikle vurgulaması, sinemaskop oranında doğal renklerin öne çıktığı bir hikaye anlatma sineması sürecini beraberinde getiriyor. Yönetmen, belki yedinci sanata damga vuracak bir figür değil. Ama göçmen, azınlık ve öteki hikayelerini kendi ‘yarı egzotik’ bakış açısıyla bir cümle eşliğinde anlatmayı, buradan da sosyal, politik ve dini metinler açmayı beceriyor.
Bu Amerikancı duygusu batabilecek olsa da her zaman meselesini geçirmeyi beceriyor. “Uçurtma Avcısı” (“The Kite Runner”, 2007), “Durum” (“The Situation”, 2008), “Hain” (“Traitor”, 2008) gibi bölge insanına söz hakkı tanırken, birincisinde ‘şiddet uygulayan figür’, ikincisinde ‘ikincil birey’, üçüncüsünde ‘muhbir’ olarak saran yaklaşımlara bir Asya bakışı katıyor. 11 Eylül saldırılarına gerçek anlamda içeriden bakış stratejisini bütün netliğiyle kavrıyor.
FİLMİN NOTU: 6.1
Künye:
Zoraki Radikal (The Reluctant Fundamentalist)
Yönetmen: Mira Nair
Oyuncular: Riz Ahmed, Kate Hudson, Kiefer Sutherland, Liev Schreiber, Om Puri, Haluk Bilginer
Süre: 130 dk.
Yapım yılı: 2012
Yüksek bütçeli bir blockbuster’ın sözünü veren “Hızlı ve Öfkeli 6”, belki serinin uzatma dakikaları anlamına geliyor. Ancak Justin Lin’in işçiliğiyle yüksek ahenkle kurgulanmış, geleneksel koreografilerle izlenen araba takip sekanslarıyla da bir beyaz perde keyfi aşılıyor. Aksiyon sinemasının ‘modern’e yakın seyirliğini ‘bölüm bölüm’ yaşatabiliyor.
Araba yarışı filmlerine bir ‘alt kültürel ceket’ giydirerek kendi kitlesini oluşturan, bu yönelimiyle de Universal’ı memnun eden bir marka... Ama marka olmak demek ‘iyi bir sanat eseri’ ya da ‘çığır açacak bir seri’ olmak anlamına gelmiyor. ‘Hızlı ve Öfkeli’ (‘The Fast and the Furious’) de zaten bu iddiada değil. Onun ötesinde aksiyon, romantizm, komedi ve araba yarışını iç içe geçirip bir blockbuster iskeleti çıkarmasıyla ‘beyaz perde ihtişamı’ aşılıyor. Günümüzün araba kültürüyle haşır neşir toplumundan kendine ‘maddi pay’ çıkarmaya çalışıyor.
Koşuşturmacanın içinde kaybolmak en iyisi!
Serinin altıncı ayağı “Hızlı ve Öfkeli 6” (“Furious 6”, 2013) büyük oranda son ikisinin aldığı ivmeyi devam ettiriyor. Geleneksel, siyahi bedenli spor filmi omurgasının dışına çıkıyor. Dördüncü filmdeki çete savaşları, beşinci filmde bir soygun filmine adapte edilmişti. Burada ise gerçek bir aksiyon mizanseni bizleri bekliyor. Böylece iyiyle kötünün iç içe geçtiği bir koşuşturmacanın içinde kaybolmak kolaylaşıyor.
Michelle Rodriguez’in ‘düşman araba sürücüleri’nin yanında yer aldığı süreçte bu muhbirlik, ikiyüzlülük ve riyakarlık tüm boyutsuzluğuna karşın tavan yapıyor. Havaalanı ve köprü sahnelerinin yüksek bütçe katkısı ise ‘kısa süreliğine’ de olsa gözümüzü boyuyor. Elbette kadınların güzellikleri, sokak yarışı nostaljisi ve para kazanıp sınıf atlama rahatlığı bunların üzerine ekleniyor.
Eğlenmek veya kuru gürültü olarak algılamak size kalmış
Justin Lin, yavaş yavaş yüksek bütçeyi idare etmeyi çözerken “Hızlı ve Öfkeli: Tokyo Yarışı” (“The Fast and the Furious: Tokyo Drift”, 2006) kadar düşük tansiyonlu, albenisi olmayan ve acemi bir işe imza atmıyor. Aksine gerçek bir blockbuster’ın geleneksel koreografisini yaşatıyor. Aksiyonun ‘araba takip sahneleri’ni motif olarak kullandığı bedenini, sadece onlardan oluşturarak bir anlamda türün başlangıcındaki ‘tek aksiyon sahnesi araba takip sahneleriydi’ motivasyonuna atıfta bulunuyor.
Ama ne 90’larda John Woo’nun koyduğu kuralları ne de Jee-Woon Kim’in bu yıl sunduğu tür önerisini karşımıza çıkmıyor. Aksine koreografileri ve yüksek volümü eğlence ya da bir patırtı-kuru gürültü olarak algılama seçimi size kalmış. Egzoz, duman, hızlıya kayan kurgu ve kontrolden çıkan senaryo her ikisine de müsait.
FİLMİN NOTU: 3.8
Künye:
Hızlı ve Öfkeli 6 (Furious 6)
Yönetmen: Justin Lin
Oyuncular: Vin Diesel, Paul Walker, Michelle Rodriguez, Dwayne Johnson, Luke Evans, Jordana Brewster
Süre: 130 dk.
Yapım yılı: 2013
Ozon’un “Sitcom”da ele aldığını, sitcom estetiği ve ötekilik tanımıyla sardığını gördüğümüz işlevsiz aile tanımı, “Evde”de ‘yaratıcılık dönemi krizi’nden yükselen röntgenci bir gençlik tablosuna bel bağlıyor. Öğretmen-öğrenci ilişkisi filminin üzerinden ‘işlevsiz aile içinde işlevsiz aile’ yorumuyla absürt ve çok anlamlı bir eseri deneyimliyoruz. Böylece yönetmenin yaratıcı dünyasının en biçimci koluna yanaşırken, her sayfası ayrı bir keyif veren bir beyaz perde deneyimi de tadıyoruz. Ancak “Evde”, Ozon’un 15 yıllık kariyerinin ‘en iyilerinden biri’ tanımını değil de ‘dönüşümüne yol açan halkalarından biri’ tanımını hak eden örneklerinden.
Fransa’nın sanat sineması kanadının en yetkin, tutarlı ve yaratıcı temsilcilerinden biri olduğu kesin. Ancak zaman zaman kendini bu tabanın gelenekselliğine kaptırmanın acısını da çekmiştir. Yeni Fransız sinemasının auteur yönetmenlerinden François Ozon, orta planlarla örülü bir anlatıdan yola çıksa da ‘alaycı-renkli’ ve ‘ciddi-minimalist’ yaklaşımını kardeş payı yapmasıyla her zaman bir gıdım ‘heyecan’ uyandırmayı bilmiştir. Bu sıfatları kalkındırdığı filmleriyle de ‘zinde bir ayrım’ın sözünü vermiştir. Ama kabul etmeliyiz ki 2004’ten bu yana ‘güvenilir bir filmografi’nin temsilcisi olamamış, olgunlaşmasının ya da aradaki çizgiyi flulaştırma gayretinin sıkıntısını çekmiştir.
“Sitcom”un izinde canlanan bir eser
Bunlardan özellikle ilkinde eşcinsel birey hikayelerinin Fassbinder ve vodvil etkisiyle yükseldiği görülebilir. Bunun altının kitsch (bilinçli bayağılık estetiği) öğelerle oyulması da önemlidir. Ancak Ozon’un en önemli klasiği bence “Sitcom”dur (1998). İşlevsiz bir ailenin, üst sınıfa mensup bireylerinin sadomazoşist seks oyunlarından tuhaf durumlara uzanan hikayesi absürtlük patlaması yapan karakterlerden destek almıştır. Hınzır fare metaforuyla da tamamına erip iz bırakmıştır.
Ozon 2012 tarihli eserinde bir tiyatro oyunundan feyz alarak, o kaynağa geri dönen bir işlevsiz aile hikayesi anlatıyor. Oradaki sitcom estetiğini dönüştürürken, Almodóvar’ın pembe diziler için yaptığını daha az renkli hale getiriyor. Kitsch dokuyu yerle bir edip epizodik ve karmaşık bir anlatıya tutunuyor. Çarpık ilişkileri, cinsel tercih meselesini, tartışmalı kavramları, alaycı tonu ve sosyal sınıfı ise birebir kullanıyor.
Ötekilik aile içinde veya okul içinde fark etmez
Bunu yaparken alaycılığı biçimcilikle birleştirip ‘Fransız’ gibi kokmayan bir esere imza atıyor. Burada birçok formülün iç içe geçmesi ise halihazırdaki eseri orijinal kılıyor. Ozon, öncelikle bir öğretmen-öğrenci ilişkisi üzerinden yola çıkıp 16 yaşındaki Claude ile onun öğretmeni Germain’i bir araya getiriyor. Claude’un Rapha adlı eşcinsel sevgilisinin (ki bu film boyunca açıklanmıyor) kutsal ailenin içine sızması ana meseleyi oluşturuyor.
Ancak yönetmen alışılmış bir yapı kurmuyor. Onun notlarından bir yaratıcılık dönemi sancısı çıkarıyor. Germain’in eşi Esther ile ilişkisinde de bu yaratım-gerçek arasında kalmışlık bir karmaşaya yol açıyor. Ev içindeki röntgenci hal sanki Claude’un bu ötekiliğini vurgulamak, ailesel sıkıntılarını anlatıp eşcinsel bireyin çektiklerini anlatmak için var.
İşlevsiz aileye yaratıcılık dönemi krizi vurgusu
Filmin girizgahı da Germain’in beyazın tonlarının içinde okulun bir mekanında kaydırmalı planla alınmasına yükleniyor. Ardından yüksek volümlü müzikle sayısız öğrencinin fotoğraflarını yan yana koyan bir tablo görüyoruz. Onun fotoğrafları da sürekli ve hızlı bir şekilde değişiyor. Yani bütün öğrencilerin tektipleştirildiği bir eğitim düzeni, bizi bir mikro bakışa kadar götürüyor.
Claude’un anlatıcı sesiyle Rapha’ya odaklanan bakış açısı kamerası yol haritasını belirliyor. Ozon, “Sitcom”da kullandığı sitcom estetikli işlevsiz aile yabancılaşmasını, “Havuz”un (“La Piscine”, 2003) yaratıcılık dönemi krizi tanımıyla doldurup onun ardına da bir tutam gençlik, ‘öğretmen-öğrenci ilişkisi’ yorumu katıyor. Böylece işin üzerine “Blackboard Jungle” (1955) da ilave ediyor. Röntgencilik, eşcinsellik, iletişimsiz aile, eğitim sistemi ve daha fazlası bir elekten geçiriliyor.
Keyifli bir yönetmen filmi ama daha orijinalleri var
Emmanuelle Seigner’nin anne rolündeki halleri Kristin Scott Thomas’ın da fantezileriyle dengelenince, bunun devamında ‘arkası yarın’ sonlu sekanslar artıyor. Böylece yönetmen pembe dizi estetiğini minimal, sade bir renk paletiyle kavrarken tempoyu da yükseltip en yüksek tempolu filmine imza atıyor. Ama Laura Gardet’nin iyi gözüken kurgusunun bazı anlarda zamanlama sorunları yaşaması, belli oranda filmin ‘tiyatro oyunu’ tabanından , yönetmenin bu konuda alışkanlığı olmamasından ya da Fransız sineması geleneğinin tutuculuğundan kaynaklanıyor. Büyük oranda da karmaşık yapının omurgasına bağlı kalmayan bir serbestliğe ulaşmasına yol açıyor.
Bu noktada “Bir Noel Masalı” (“Un Conte de Noël”, 2008) gibi Fransa’da “Sitcom” etkili daha iyi filmler ürediğinden Ozon fetişizmine yaslanıp garip öpüşmeler, absürt diyaloglar ve sevimli karakterlere odaklanmakla kalıyoruz. Eğitim sistemi sorgusu devreye sokulurken büyük oranda yönetmenin gençlik filmi tanımıyla yüzleşiyoruz. Capcanlı süreç de keyifle tüketiliyor. İletişimsizlik aşırı iletişimin yol açtığı çarpıklıkla tanımlanıyor.
FİLMİN NOTU: 6.5
Künye:
Evde (Dans la Maison / In the House)
Yönetmen: François Ozon
Oyuncular: Fabrice Luchini, Kristin Scott Thomas, Ernst Umhauer, Emmanuelle Seigner
Süre: 105 dk.
Yapım yılı: 2012
İlişki süreçlerinde sorulmamış sorular ve beklenmedik dönüşlerle ilgili incelemeleriyle dikkat çeken Lee Toland Krieger, üçüncü filminde bir evliliğin etrafında alıyor soluğu. “Vazgeçmem Senden”, çok iyi anlaşmasına karşın kah çocuk sahibi olma kararının getirdiği sorumluluk duygusu, kah işin ucunu arkadaşlığa götürme kontrolsüzlüğü sebebiyle ‘kısa süreli ayrılık’a karar veren bir çifti inceliyor. Bunun izinde de evliliğin ve beraber yaşamanın her şey olamayacağını, etkileşimin köklerinin ya da bir araya gelmenin ilişkiye zarar verebileceğini ve daha nicesini inceliyor. Buna paralel olarak iki başrol oyuncusunun yüksek uyumuyla seyirciyi kendisine bağlarken felsefi duyarlılığı yüksek, evlilik karşıtı bağımsız bir romantik-komedinin sözünü veriyor.
Evlilik süreci sinemada çokça ele alınmıştır. Öncesiyle, sonrasıyla, içeriğiyle ve bireyleriyle görsel ve dramatik malzemeye çevrilmiştir. Lee Toland Krieger da burada ‘aile’ ve ‘evlilik’in etrafındaki ‘durum’ları inceleme, psikolojik gelgitlerin adresi haline getirme arzusundan vazgeçmiyor. “Vazgeçmem Senden” (“Celeste and Jesse Forever”, 2012), erken evliliklerde aşk ilişkisinin arkadaşlığa dönüşmesiyle ve çocuk yapma kararının alınmasıyla oluşabilecek sıkıntıları inceliyor.
Yakın planları seven evlilik karşıtı bir film
Çok iyi incelenmiş karakterler, profesyonel oyunculuklar, incelikli diyaloglar eşliğinde de felsefi bir romantik-komedinin sözünü veriyor. Rashida Jones’un kontrol manyağı ‘feminist kadın’ figüründen Andy Samberg’in abartılı çocuk ruhlu karakterine kadar uzanan eser, aslında büyük oranda işi kadın tarafının ‘karşımda ayakları üzerinde duran bir erkek görmek istiyorum’ tezine kadar götürüyor.
Yönetmen de sinemaskop formatında girizgahta fazla abartmadığı sallantılı el kamerasını psikolojik faktörlerle devreye sokuyor. Yakın planları ve teleobjektifi karakterlerin dönüşümünü yüzümüze sokmak için canlandırıyor. Arka plandaki fluluktan da güç alıyor. Soyut şeylerden ziyade somutlukla ilgilenirken ikili ve tekli planları ‘ana omurga’ya yerleştiriyor. Cameron Crowe’un samimiyetini daha dramatik bir yaklaşımla harmanlarken aslında evlilik karşıtı bir filme imza atıyor diyebiliriz.
Bazen sessizlik çok şey anlatabilir
Banliyö yaşayışında ‘anlaşmanın boyutlarını abartan çift’in birbirinden ayrılıp şanslarını denemeleri gerçek bir mizahi bakışı beraberinde getiriyor. En az Woody Allen kadar düşünsel katman kazanan bu duruma, ‘daha az geveze’ bir bakış izliyoruz. Seyirciyle kurulan bağ ile birlikte aslında sanat sinemasından ayrılan eserin amacına sinemaskop formatının katkısını da arkasına alarak emin adımlarla ulaştığı söylenebilir.
Kadın bireyin bir tarafta kendini uyuşturucuya verip, planlı iş hayatında kontrolden çıkması, erkeğin ise daha güzel ve alımlı bir kadınla ‘konuşmadığı’ için beraber olması son noktaya dönüşüyor. Bir anlamda feminizmin bazen ‘uyum’u engelleyip ‘elektrik’i yaralayabileceğinin üzerine basılıyor. Bazen sessizlik çok şey anlatabilir denmek isteniyor.
İki başrol oyuncusunun uyumu müthiş
Lafın özü Krieger, “The Vicious Kind”da (2009) cinsellikte yatak deneyimi ile bakirliğin zıtlaşmasıyla oluşabileceklere iki kardeş, farklı cinsler, işlevini kaybeden aile tablosu ve yasak ilişki üzerinden yaklaşımını burada ‘benzer bir bağ’ın devamında evliliğin ‘duraklama dönemi’nde canlandırıyor. Evlilikte feminist kadın tarafının, erkeği kontrol altına almasıyla yıkılabilecek dengeleri inceliyor. Normal, sorunsuz ve uyumlu bir ilişkinin evliliğin ana meselesi olmadığını anlatmaya çalışıyor. Tezini doğru koyunca da açılacağı kolların açılımları kolaylaşıyor.
Saturday Night Live çıkışlı Andy Samberg’in ve Rashida Jones’un uyumu ise aslında ‘aşk her şey değildir’ tümcesini öne çıkarıyor. Büyük oranda da onun dehlizlerinde bambaşka kurallarla örülü evliliğin basmakalıp dünyasının zararlarına odaklanıyor “Vazgeçmem Senden”. Sorumluluk vazifesinin beraber yaşama ile çocuk yapma arasında değişebileceğini, erken evliliğin ‘uzun vadeli birliktelik’te yol açabilecekleri başta olmak üzere sayısız soru işaretini bir arada incelemeye sunuyor.
FİLMİN NOTU: 5.4
Künye:
Vazgeçmem Senden (Celeste and Jesse Forever)
Yönetmen: Lee Toland Krieger
Oyuncular: Rashida Jones, Andy Samberg, Ari Graynor, Elijah Wood, Emma Roberts
Süre: 92 dk.
Yapım yılı: 2012
Orta yaş aşkları ve gençlik evlilikleri üzerine yazlık bir duygusal-dram. Dogma yönetmenlerinden Susanne Bier, burada geleneği yine fazla melodramatik sulara transfer ediyor. Böylece bir kez daha Trier ve Boe gibi ‘el/omuz kamerası’nı ‘gerçeklik’inden koparma konusunda adımlar atamadığını, işin ‘kitlesel’ tarafını öne çıkardığını ispatlıyor. “Sadece Aşk”, aşkın farklı boyutlarının üzerine kafa yormak isteyenleri tatmin edebilecek, ‘belli oranda başarılı’ bir ‘kendini iyi hisset filmi’.
28. Dogma filmi “Açık Kalpler” (“Elsker Dig for Evigt”, 2002) ile tanıdığımız Susanne Bier, Amerika görmüş bir isim. Eğer “Things We Lost in the Fire”ı (2007) izlerseniz onun ne kadar melodramatik bir yaklaşımı olduğunu anlarsınız. Ki oradaki durum, ülkeye o kadar uymadı ki ‘anavatana geri dönüş’ şart hale geldi. Zaten Danimarkalı yönetmenin kariyerine bakınca da “Düğünden Sonra”dan (“Efter Brylluppet”, 2006) “Daha İyi Bir Dünyada”ya (“Hævnen”, 2010) uzanan süreçte böylesi yaklaşımlarını görebiliyoruz.
Melodramatik şablona uygun karakter motivasyonları
Özellikle bir melodramatik omurga kurmayı hedef alan Bier’in, karakterlerini bu bağlamda ‘acınası’ hale getirdiği söylenebilir. Bunu da aslında formunda olduğunda etkileyici mesajlarla ve doğru bir damarla taçlandırmayı başarır. Adaplı yaklaşımı ise Dogma gerçekçiliğinin izinde canlanan kamera kullanımıyla gelir. Ancak bunun tonunun zamanla düşüşe geçtiği ve artık çekiciliğini kaybettiği de bir gerçektir.
“Sadece Aşk”ta (“Den Skaldede Frisør”, 2012) ise kemoterapiden çıktıktan sonra evinde eşini bir kızla ilişkiye girerken yakalayan orta yaşlı Ida’nın durumu tam da onun ağzına layıktır. Zira bu duygusal gelgit rekoru kıran karakter, bir anda kızının eşinin babasıyla bir ‘aşk’ yaşamaya başlayacaktır. Böylece garip motivasyonlar birbirini izlerken Brosnan-Drylholm arasındaki etkileşim de oyalama görevi üstlenecektir. ‘Damadın babası’ ile flört meselesi birçok yönetmenin elinde, zinadan ahlaki katmanlara uzanarak ‘iddialı’ olabilecekken burada ‘samimiyet’ tercihini yapmış.
‘Güzellikler’e ve ‘kendini iyi hisset’ moduna tutunan jenerasyonlar arası bir aşk tasviri
Öyle ya da böyle Bier de 2.35:1’de çektiği filmde komedi özellikleri taşıyan yazlık bir duygusal-drama imza atıyor. Aşkın boyutsuzluğunun nerelere gidebileceğinin sonucunda ‘güzellik’leri öne çıkarmayı ihmal etmiyor. Gençlerin aşklarının orta yaşlılarındakiyle karşılaştırıldığı yazlık villa, büyük oranda deniz sularının aşıladığı temiz hava ile dolduruluyor.
El/omuz kamerası ‘tek ihtiyacın aşk!’ sesleri ışığında dinginliğini koruyup müzik ve montaj sekanslara zaman zaman kaykılınca ise aslında yönetmenin Dogma’dan bağımsızlığı açığa çıkıyor. Biz de süresinin uzunluğu sebebiyle yer yer sendeleyen ve kendini iyi hisset demeyi bazı bölümlerde başaran bu mutluluk simsarı duygu sömürüsünün ortasında ortasında kalıyoruz ister istemez. “Sadece Aşk”, büyük oranda çabuk unutulup gidecek jenerasyonlar arası bir aşk tasviri kıvamında... Evlilik, yasak ilişki, mizah ve daha fazlası üzerine hem de..
FİLMİN NOTU: 4.8
Künye:
Sadece Aşk (Den Skaldede Frisør / Love is All You Need)
Yönetmen: Susanne Bier
Oyuncular: Trine Dyrholm, Pierce Brosnan, Molly Blixt Egelind, Paprika Steen, Sebastian Jessen, Kim Bodnia,
Süre: 116 dk.
Yapım yılı: 2012
Geleneksel bir Fransız sanat filmini teneffüs etmek isteyenlere her şeyi veren “Kollarımda Kal”, Juliette Binoche’u da ihmal etmiyor. Mutlu bir evliliğin orta yaşlarda ‘hamilelik’le çalkalanmasını ele alırken, iş hayatı ve özel hayat arasındaki ‘ilişkisel’ dengeyi iyi kuruyor. Ancak amaçlarını tutarlı kılan yapısı, sanki finali görünce yıkılıyor gibi.
Hamilelik, ne tarafından baksanız oraya çekilebilecek, evlilik, ilişki, aile gibi kavramlar eşliğinde değerlendirilebilecek bir tema. Onun etrafına doğru bir ambalaj ve yoğun katmanlar yerleştirmek de büyük oranda tabiri caizse ‘işin raconu’nu iyi bilmekle ilintili. Marion Laine burada o her tarafa çekmeye açık meseleye ‘kadın tarafı’ndan ziyade ortadan bakıyor. Binoche ile Ramirez’in yaşadıklarının ışığında mutlu evliliğin yıkılmaya yüz tutma sancılarını alıyor odağına.
Evlilikte tek ses cinsel ilişkiye girince çıkıyor
Bu noktada da “Kollarımda Kal” (“À Coeur Ouvert”, 2012) aslında geleneksel bir elbise giyiyor. Ancak bu tanımı vurgulayınca aklımıza gelen ‘Hollywood’ kelimesi burada yok. Aksine Fransız sinemasının kalıplarına uyum sağlayan, temposuyla, ses kullanımıyla, kamera geleneğiyle bu alışkanlığa tutunan bir eser var karşımızda. Teleobjektife yakın lens alışkanlığını, seyirciyi kavrayan açı-çekim ölçeği tercihleriyle saran anlayış büyük oranda ‘iletişim’i anlatıyor.
Doktorluk yapan karı-kocanın bu vasfından başlayan ‘araştırma taktiği’ni evde vahşi ve tutkulu seks ile dolduruyor. Aile kurumunun ortasındaki tek ses de oradan yükselen oluyor büyük oranda. Laine’in hedefi sanki bu mesut portrenin etrafında dolaşırken sonrasında olabilecekleri seyircinin kalbinde bir yere oturtmak gibi gözüküyor.
Hamilelik muhafazakar bir yaklaşıma yol açıyor
“Kollarımda Kal” da inanılmak istenmeyen hamilelik meselesini ‘muhafazakar tablo’nun içerisine yerleştiriyor. Onun varlığıyla etkileşim biraz daha az sallanan, ölçeği ‘orta’ya yaklaşan açı tercihleriyle dengeleniyor. Böylece Binoche-Ramirez ikilisinin bütün tutkusu yıkılıyor. Vahşi mutululuk yerini kaçınılmaz bir muhafazakarlığa bırakıyor.
Bu noktada hikaye dışı seslerin devreye girdiği son 10 dakika ise biraz fazla tutucu duruyor gibi. Amaç sanki sanat filmi kitlesini tatmin ederken hüzünlendirmek ya da evliliğin orta yaşlara gelince önünüze sürebileceği ‘uçurum’lara dair hassasiyet aşılamak. Ancak son dönüşün bu konuda gerçekçi olduğunu söylemek zor açıkçası. Laine belli ki buradaki meselenin hüznüne kapılıp müzikle, ucu açıklıkla ve gerçeküstücülükle yürüyen bir ‘nokta’ koymuş. Fakat bu, ‘aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık’ deyimini akla getirirken filmin ülke sinemasında defalarca kez kurulmuş cümlelerin dışına çıkmamasını manidar hale getiriyor.
FİLMİN NOTU: 4.5
Künye:
Kollarımda Kal (À coeur ouvert / An Open Heart)
Yönetmen: Marion Laine
Oyuncular: Juliette Binoche, Édgar Ramírez, Hippolyte Girardot |
Süre: 88 dk.
Yapım yılı: 2012
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Acı Reçete (Side Effects): 5.5
Aklımı Oynatacağım (Los Amantes Pasajeros / I’m So Excited): 4
Aşk Kırmızı: 3.5
Aşk Seansları (The Sessions): 6.5
Aşk, Şimdi (Now is Good): 4
Aşkın İzleri (To the Wonder): 8.3
Bahar İsyancıdır: 3.9
Bahar Tatili (Spring Breakers): 7.4
Barfi: Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur (Barfi!): 5.9
Ben ve Sen (Me and You): 5.5
Bernie’nin Suçu Ne? (Bernie): 2.5
Bir Gevrek, Bir Boyoz, İki de Kumru: 1.3
Bir Hikayem Var: 3.5
Büyük Umutlar (Great Expectations): 4.1
Crood’lar (Croods): 3
Çanakkale: Yolun Sonu: 5.5
Çılgın Doğumgünüm (21 & Over): 2.8
Çocuklar (Djeca / Children of Sarajevo): 6.9
Dev Avcısı Jack (Jack the Giant Slayer): 5.9
Dörtlü (Quartet): 3
Eksk Syflr: 4.4
El Cin: 0.7
Eski Dostlar (Stand Up Guys): 1.9
Eve Dönüş: Sarıkamış 1915: 4.6
G.I. Joe: Misilleme (G.I. Joe: Retaliation): 4.6
Gazeteci Çocuk (The Paperboy): 6.5
Gelmeyen Bahar: 2.5
Göçebe (The Host): 7.5
Güzelliğin On Par’ Etmez...: 2.4
Hayat Avcısı (The Imposter): 5
Hazine Avcısının Maceraları (Los Aventuras de Tadeo Jones): 5
Herkes Ölecek (No One Lives): 1.2
Hile Yolu: 5.2
Hitchcock: 5.5
Hititya: Madalyonun Sırrı: 4.6
Iron Man 3: 5.2
İntikam Benim (Dead Man Down): 3.8
Jin: 7.5
Kadınlar (Elles): 7.5
Kelebeğin Rüyası: 5.5
Kimlik Hırsızı (Identity Thief): 3
Kod Adı: Olympus (Olympus Has Fallen): 3.5
Koğuş Akademisi: 2.9
Koleksiyoncu 2 (The Collection): 1.7
Korkunç Bir Film 5 (Scary Movie 5): 4.7
Koşulsuz Sevgi (Broken): 5.5
Kötü Ruh (Evil Dead): 5.5
Kuma: 4.5
Lanet (Sinister): 7.7
Mahmut ile Meryem: 3.8
Muhalif Başkan: 1.8
Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby): 7
Muhteşem ve Kudretli Oz (Oz: The Great and Powerful): 6.9
Muhteşem Yaratıkları (Beautiful Creatures): 5.5
Mutluluk (Glück / Bliss): 4.2
Neredesin Supermen? (Bekas): 3.5
Oblivion: 4.2
Oyunbozan Ralph (Wreck-It Ralph): 8.6
Öldüren Tutku (Passion): 6.5
Pas ve Kemik (De Rouille et D’Os): 6.2
Sabit Kanca: 1.7
Sefiller (Les Misérables): 6
Selam: 2
Sıcak Kalpler (Warm Bodies): 6.2
Son Ayin: Bölüm II (The Last Exorcism Part II): 3
Suç Ortağı (Stolen): 4.5
Şeytanın Ormanı (The Barrens): 1.7
Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı (The Odd Life of Timothy Green): 3.5
Yabancı: 3.5
Yalnız Gezegen (The Loneliest Planet): 5.5
Yedi Psikopat (Seven Pyschopaths): 6.2
Yolda (On the Road): 4
Yük: 5.4
Zerre: 5.6
Zoraki İkili (De l'autre côté du Périph / On the Other Side of the Tracks): 2.8
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.