'Ölüm Hattı'nda bir 'Arabulucu'
5 TEMMUZ FİLMLERİ
“Makinist”, “Happy Accidents” ve “Session 9” gibi alanlarında başarılı eserlerin yönetmeni Brad Anderson, gerçek bir tür filmi canavarı. “Acil Arama”da ise Hollywood’un fazla gelenekçi ve dramatik işlere teslim ettiğini gördüğümüz ‘rehine gerilimi’ne özgün bir estetik, tempoyu doğru ayarlayan bir aksiyon geleneği ve zeki bir öykü tabanı getiriyor. 911 Acil Hattı’nda çalışan bir operatörün telefonun öbür ucundaki cinayetlere tanıklık ederken yaşadıkları büyük oranda doğru bir sinema filmi omurgasına transfer oluyor. Böylece “Acil Arama”, “Ölüm Hattı”nın orta yerine “Arabulucu”nun omurgası yerleştirmesiyle becerikli, özellikli ve çekici bir işe dönüşüyor. Alanında Hollywood’un son 10 senedir yapamadığını yapıp bu konuda ‘kurtarıcı’ olmaya soyunuyor.
Rehine gerilimlerinin tarihine baktığımızda “Köpeklerin Günü”nden (“Dog Day Afternoon”, 1975) “Blind Beast”e (“Môjû”, 1962) uzanan engebeli bir yolu ya da çekici bir çeşitliliği deneyimleyebiliriz. Ancak nedense Hollywood’da “Telefon Kulübesi”nden (“Phone Booth”, 2002) beri bu konuda yetkin bir iş görmek pek mümkün değil. Daha ziyade de “PVC-1” (2007) ve “Dehşet Evi” (“Secuestrados”, 2010) gibi başka ülkelerden çıkan İspanyolca eserlerin kalıpları sarsma çabası yeni milenyumda sonuç vermiş gibi.
“Ölüm Hattı”yla akrabalık kurup polisiyenin dehlizlerinden uzaklaşıyor
“Acil Arama” (“The Call”, 2013) ise bu türün içinde doğru tuğlalarla örülü bir inşaatın sözünü veriyor. 911 Acil Hattı’nın etrafına bir harita yerleştiriyor. Oranın deneyimli operatörlerinden Halle Berry’nin canlandırdığı ana karakter Jordan’ın tanıklık ettikleri üzerinden şüpheyi, gerilimi ve aksiyonu devreye sokuyor. Richard D’Ovidio’nun senaryosu ise olası anlık aramaların etrafına odaklanır gibi yapıyor. Ama William Wyler’ın “Karakolda”sı (“Detective Story”, 1951) kıvamında ilerleyip teşkilatın iç yüzüne karakterlere odaklanan bir kapalı alan filmine dönüşmüyor.
Ne polis teşkilatının bu kolunda çalışan operatörlerin dramına, ne de arayanların yarattığı gerilime odaklanmayı seçiyor. Aksine bir ana karakterin çevresinde dolaşıp tek bir katilin yaptıklarını öne çıkarıp mikro bir öyküye odaklanıyor. Bunu ise neredeyse 20. dakikasında belli ediyor. Bu durum da filmi kısa sürede ‘polisiye’den alıp rehine gerilimi-aksiyonuna doğru yolculuğa çıkarıyor. Gerilimin açılıştaki Hitchcockyen etki de yaratan bölümün ardından aksiyonla paydaları paylaştığı yapı, büyük oranda “Ölüm Hattı” (“Cellular”, 2004) kıvamında bir işle yüzleşmemizi sağlıyor.
Görsel anlamda incelikli ve özellikli bir eser
“Happy Accidents” (2000), “Session 9” (2001) ve “Makinist” (“The Machinist”, 2004) gibi alanlarında başarılı filmlerle tanınan Brad Anderson’ın karanlık ve melankolik dünyasında ‘senaryo’ eksiğine bir etkisini hissettiriyor. Nihayetinde yönetmen, “Sibirya Ekspresi” (“Transsiberian”, 2008) ve “Kıyamet Gecesi”nin (“Vanishing on 7th Street”, 2010) üzerinde bir işe imza atıyor. Bunda da en büyük katkı senaryosal gediklerle ilerleyen yapısına karşın görsel anlamda detaycı ve özellikli bir işe imza atması.
Özellikle dramatik yapının açılış ve kapanış sekansını niye var ettiğini anlamadığımız film oralarda klasik bir seri katil filmine odaklanıyor. Çokça da ‘intikam’a bel bağlar gibi yapıp şiddeti onaylarken katilin kimliğini araştırma konusunda bile ayağını korkak alıştırıyor. ‘Tecavüz ve intikam filmi’ veya ‘vigilante film’ gibi alanları akla getirir bir çiğlikle şiddeti onaylar görünüme bürünüyor.
Aktüel kameranın açılar ve objektiflerden aldığı sonuç müthiş
Ancak özellikle bir saatlik gelişme bölümünde Jordan ile Casey (Abigail Breslin) arasındaki telefon konuşması ve arabanın direksiyonunun başındaki Michael Foster’ın (Michael Eklund) halleri gayet kıvamında bir tansiyon anlamına geliyor. Araba takip sahneleri, polis timleri ve ofis arasındaki paralel kurgu geçişleri anlam kazanırken açı ve objektif tercihleri de bu alan adına önemli bir ‘anlatı metodu’nu karşımıza çıkarıyor.
Anderson, röntgenci kamerayla alışılmış bir anlayışı izlerken, kızın kaçırılmasıyla birlikte aslında ‘aktüel kamera’ ve ‘genel plan alan kamera’yı iki akış için kullanıyor. Aktüel kameranın ağız, göz çok yakın planı ile baş planı arasında gidip gelmesi başlı başına bir duruş getiriyor. Balık gözü objektiflerin de ‘mikro kameralar’ın işlevselliğini ve gizliliğini andırır şekilde ortaya çıkması klostrofobik bir atmosferi karşımıza çıkarıyor. Jordan’ın telefon başında, Casey’nin arabanın bagajında, Michael’ın direksiyon başında sıkışmışlığı veya gerginliği böylece seyirciye doğrudan tesir ediyor.
Kan oranını azaltmaya yarayan yönetmenin zekası gerilime katkı yapıyor
Yavaş çekim, hızlı çekim ve donuk kare kullanımları ise cinayet sekanslarını kan kullanımına kaymadan kurtarıp ana tabanın çekiciliğini doldurmaya yarıyor. Serbest zoom in’ler büyük bir katkı verirken detay planların başta katil karakterinin vücudunun belli bölümleri olmak üzere öne çıktığı görülebiliyor. Genelde uzun odaklı objektifler kullanan Anderson, kısa alan derinliğini tercih ediyor. Fluluğu ise fazla hissettirmeden balık gözü objektifin dar ölçekli açılardaki bozulumunu öne çıkarıp iz bırakmayı hedefliyor.
“Acil Arama”, bu çekici ve incelikli görsel yapının katkısıyla röntgenciliğin boyutunu sanki polisin zihnindeki ‘parçalar’ olarak vurgulayıp bir metafiziksel gösteriye çeviriyor. Anderson, yıllar sonra kara film estetiğiyle dokuduğu filmlerinden uzaklaşıp tesadüfleri öne çıkardığı “Next Stop Wonderland” (1998) ve “Happy Accidents”ın daha dinamik yapılarını akla getiriyor. Bu sayede biçimci ve hikaye anlatıcısı bir ruh filmin akışına büyük oranda tesir ediyor. Ama dramatik yapıdan ziyade görsel yapı açısından kurtarıcı anlamına geliyor.
Zira Anderson daha ziyade senaryosunu da yazdığı ‘2008 öncesi filmleri’yle anılan bir isim. Burada bu imzanın eksikliği belli oranda hissediliyor. “Arabulucu”nun (“The Negatiator”, 1998) telefon konuşmasındaki zeki üslupla ‘her şeyi halletme’ düşüncesi ise sanki 911 Acil Hattı ile arabanın bagajının arasında devreye giriyor. Böylece “Ölüm Hattı” ile “Arabulucu”yu bir araya getirip oluşan toplamın üzerine biçimci ve tempolu bir anlatı metodu yerleştiren “Acil Arama” karşımıza dikiliyor.
FİLMİN NOTU: 6
Künye:
Acil Arama (The Call)
Yönetmen: Brad Anderson
Oyuncular: Halle Berry, Abigail Breslin, Mikael Eklund, Morris Chestnut, David Otunga
Süre: 94 dk.
Yapım yılı: 2013
‘Karayip Korsanları’ serisinin yönetmeni ile yapımcısını bir araya getiren “Maskeli Süvari”, Amerikan halkına mal olmuş eski model bir kahramanı perdede var etmeye çabalıyor. Bu ‘geleneksel kovboy-kafası kırık kızılderili’ ikilisinin üzerine giden heyecanlı ve iddialı yaklaşım Hollywood’da nasıl bir geri dönüş getirir bilemem. Ama halihazırdaki eserin “Şangay’lı Kovboy”dan hallice bir seviyede olduğunu ve western komedisi tanımını günümüze uydururken ana kurallarda tökezlediği kesin. Böylece vasat olmaktan gocunmayan bir eser, bu defosunu yüzümüze vurmakta ısrar edip garip bir duruma düşüyor.
Özellikle 1949-1957 arasında yayınlanan TV dizisi ile popüler bir Amerikan kahramanına dönüşen ‘Maskeli Süvari’ (‘The Lone Ranger’), sonrasında bambaşka karakterlere de rakip olmuştur. Ancak ne zaman bir film projesinin merkezine yerleşse, ağırlığını hissettirmek bir kenara pozitif geri dönüş dahi alamamıştır. Bunun nedeni sırtını John Wayne’in sahne kimliğine yaslayan kovboy prototipinin iyilikseverliğini ve yenilmezliğini üzerinde taşımasıdır. Aksiyonda Schwarzeggener’e transfer olan bu kimlik aslında western’de de kısa sürede ortadan kalkmıştır.
‘Maskeli Süvari’nin kimlik olarak tutmaması gayet doğal
Burada ortaya çıkan kırılgan ve tek boyutlu yapının, Tonto’dan aldığı ‘ortak’ desteği ise tam olarak bu sebeple bir anlam teşkil etmiyor. Zira o ünlü olduğu zamanlar “Çöl Kaplanı” (“The Searchers”, 1956) ve “Kahraman Şerif” (“High Noon”, 1952) gibi daha muhalif tür örnekleri veriliyordu. 70’lerdeki anti-western’leri ise hiç saymıyoruz. Bu sayede de bir bakıma ‘çocuk kahramanı’ kıvamında bir tipleme canlanıyor.
Ancak buradaki ikili Bruckheimer’ın zihninden mi bilinmez, ama bir şekilde “Sonsuz Ölüm” (“Butch Cassidy and the Sundance Kid”, 1969) ve “İstiklal Kahramanları”nın (“Vera Cruz”, 1954) geleneğini akla getiriyor. Outlaw western (kanun kaçağı western’i) formatının ‘iki suçlulu’ alt-alt türünden bir şeyler yemeye çalışıyor. ‘Butch’un da içerideki anlamı kuvvetlenirken ‘William Tell Overture’ temalı açılış ve kapanış sekansları ‘bazı kalıcı anlar’ yaratıyor.
Bruckheimer kağıt üstünde sadece birkaç sahne için düşünmüş olmalı
Gore Verbinski, ‘Çılgın İkili’ (‘Bad Boys’), ‘Kutsal Hazine’ (‘National Treasure’), ‘Karayip Korsanları’ (‘Pirates of the Caribbean’) gibi markalar yaratmış bir ismin, Jerry Bruckheimer’ın projesinde bir kez daha memurluk yapıyor. Johnny Depp’in kızılderili tiplemesini öne çıkarma adına hikayeyi 1930’larda bir müzede açıyor. Oradaki Tonto’nun canlanıp 10 yaşlarında bir çocukla konuşması ikinci ağızdan anlatılan hikayeyi efsaneleştirmeye yarıyor.
Ancak tren soygunu sekansının ‘benzerlerini görmüştük’ etkisi yaratması, Tom Wilkinson’u ‘cattle baron’ (western’lerde toprak sahiplerine verilen isim) prototipinin klişeliğine saplanması derken aslında yanımıza en fazla birkaç anın komikliği kalıyor. Onlar da Bruckheimer’ın ‘storyboard’ üzerinde kaba komediye kaykılan bu ekibi, bu mizahi timi doldurma amacı olmalı. Ama bu düşünce yapısı ne kadar işliyor orası tartışma konusu.
“Hızlı ve Ölü”yle akrabalık kurması gerekirken “Şangay’lı Kovboylar”a tutunuyor
Nihayetinde ‘weird western’in melez harman tanımına yaklaşarak işin içine büyü, fantezi, aksiyon ve komedi sokan eserin, “Hızlı ve Ölü” (“The Quick and Dead”, 1995) kadar çılgın olamadığı kesin. Zira Sam Raimi’nin varlığının gelenekçi Verbinski’yle doldurulması bu konuda en önemli faktörlerden biri. Bu da “Maskeli Süvari”yi türün stüdyolarda bir yan malzemeye dönüştüğü dönemde “Jonah Hex” (2010) olmamışlığıyla daha bir akraba yapıyor. “Electric Horseman”in (1979) western dünyasının eskimişliğini de anlatan ‘komedi’ tabanına, “Blazing Saddles”ın (1974) parodi zekasına ya da “Rango” (2011) gibi belirgin bir alt türde söz sahibi olma noktasına asla taşımıyor.
Aksine “Şangay’lı Kovboy”un (“Shanghai Noon”, 2002) ‘vasat’lıktan ve ‘külüstür’lükten beslenen mizahi yaklaşımını uygular hale getiriyor. Jackie Chan-Owen Wilson ikilisinin yerine Armie Hammer-Johnny Depp çiftini yerleştiriyor. Süreyi 150 dakikaya uzatınca bu yavanlık ve vasatlığın da üzerine inadına gidiyor. Depp’in kariyerinin en pasif performanslarından birini vermesi Hammer’ın öne çıkmasını dahi sağlamıyor. Günümüze hiç uymayan kurallar birkaç sahne için, yapımcının gözünde canlanan ‘oradan pazarlarız’ görüşüyle ortalığa atılmış duruyor. Açıkçası başı, sonu belli olmayan bir 19. yüzyıl macerasını deneyimlemektense yapımcının yine eskiyen bir şablonu zeka katarak canlandırdığı ‘Karayip Korsanları’nın beşinci veya altıncı filmlerini izlemeyi yeğlerim. Belli ki “Maskeli Süvari”, Bruckheimer’ın markaya dönüşmeyen eserlerinden olacak. ‘Verbinski ve western’ için ise “Rango”yu öneririm.
FİLMİN NOTU: 3.9
Künye:
Maskeli Süvari (The Lone Ranger)
Yönetmen: Gore Verbinski
Oyuncular: Johnny Depp, Armie Hammer, Tom Wilkinson, William Ficthner, Helena Bonham Carter, Ruth Wilson
Süre: 149 dk.
Yapım yılı: 2013
Delpy’nin Linklater’a öykündüğü “Paris’te 2 Gün”ün devam filmi “New York’ta 2 Gün”, büyük oranda oradaki Marion karakterinin siyahi bir adamla ilişkisini ele alırken, ‘diyalog yazarken sinemayı unutan’ anlayışı hatırlatmıyor. Aksine iğnelemelerini de, entelektüel zeminini de, karakterlerini de, dengeli kurgusunu da doğru ayarlayan bir esere dönüşerek Delpy’nin yönetmenlik koltuğunda zamanla hatalarından ders aldığını gösteriyor. Özellikle Chris Rock’ın varlığı ve yeni kurgu ekibinin katkısı “New York’ta 2 Gün”ü sırtlayan iki ana unsur.
Kısa sürede oyuncu-senarist-yönetmenler arasında ismini üst sıralara yerleştirmesi zor bir isim… Bir küçük burjuva olarak aradan sıyrılmaya çalışıp entelektüelliği kimi zaman ukalalığa çeviren bir benlik… Zeki diyalogları sinema filmine adapte etmekte sıkıntılı bir yönetmen… Julie Delpy, 2007’den bu yana çektiği iki filmde de bu zaafları barındırdı. Ancak adeta nefes almayan sinemasını “Kontes”te (“The Contess”, 2009) bir dile dönüştürmesiyle dikkat çekti.
“Gün Doğmadan”ın manasız etkisi biraz törpülenmiş
Burada ise Richard Linklater’ın “Gün Doğmadan” (“Before Sunrise”, 1995) ile başlayıp 2013’te üç filmlik seriye dönüşen ‘ilişki’ mizansenlerinden alıntıladığı “Paris’te 2 Gün”ün (“2 Days in Paris”, 2007) ikinci parçasıyla çıkageliyor. “New York’ta 2 Gün” (“2 Days in New York”, 2012), ‘fazla diyalog az sinema’nın yol açtığı ‘konuşan kafalar’ oranını arttıran görsel yapının biraz daha dizginlenmiş halini devreye sokuyor.
Woody Allen’ın hayata yukarıdan bakarken ipleri elinden kaçırdığı eserlerine benzemiyor. Aksine New York’taki çatıların altında siyahi bir orta sınıf bireyi olan Chris Rock ile ilk filmdeki kadın karakterin ilişkisini gayet samimi ve eğlenceli anlara konu ediyor. Entelektüel göndermeler böylece anlam kazanırken ‘Paris’in daraltıp sıkıştırdığı iki karakter burada yok.
Chris Rock’ın varlığı mizahı kaliteli hale getirmiş
Aksine Adam Goldberg’in yerine Chris Rock’ın gelmesi bir neşe patlamasına yol açıyor. Kalitesiz projeleri genelde reddedip kendi stand-up komedyeni kariyerine devam eden oyuncu “Dogma” (1998), “Hemşire Betty” (“Nurse Betty”, 1999) gibi filmlerden özlediğimiz tiplemelerinden birini daha çıkarıyor. Bir radyo programında Fransa’nın eski dönemiyle bugününü karşılaştırırken de asla sivri dilli olmayı ihmal etmiyor.
Onun yanına eklenen Marion’un babası ve kız kardeşinin garip alışkanlıkları katmanlı bir vodvil gösterine kadar işi götürüyor. Stand-up ile vodvilin bağlarından kurulan mizahi tabloda Francis Bacon, goth kültürü, Barack Obama, masaj salonları ve sinema tarihi gözden geçiriliyor. “Harold & Kumar Go to White Castle” (2004) odaklı Kumar esprisi de aslında ABD’nin azınlık politikalarına yeni bir açılım getiriyor.
“Kontes”ten sonra en kayda değer filmi
Alexia Landeau’nun Delpy’nin ortak senaristi olması seks komedisi oranını doğru ayarlayıp, ‘ana ilişki’nin 96 dakikaya yayılmayacağının anlaşılmasına yol açarken eklemeler bununla da bitmiyor. Julie Brenka-Isabelle Devinck ikilisinin kurgucu olarak tutulması, filmin fotoğraflarının birleştirildiği montaj sekans başta olmak üzere akıcı bir indie örneğine doğru ilerlemesini sağlıyor.
Hissiyatın ne olacağını bilmeden devreye giren manasız orta planları ve sallanan kamera hareketlerini devre dışı bırakıp, Delpy’nin esas sorunu olan ‘sinema filmi tabanı’ kurma zaafını engelliyor bu durum. ‘Konuşan kafalar’ı asgariye indiriyor. Görüntü yönetmeninin aynı kalması ise doğal renklerle gelen Delpy’nin evden çıkıp gelmiş halinden arınmamızı engelliyor. Rock’ın Obama kartonuna karşı konuştuğu tirat akıllara kazınıyor. Tüm bunlar “New York’ta 2 Gün”ün, Delpy’nin maddi birikim yapmasının devamında profesyonelleşip “Kontes”ten sonraki en tutarlı işini vermesini sağlıyor.
FİLMİN NOTU: 5
Künye:
New York’ta 2 Gün (2 Days in New York)
Yönetmen: Julie Delpy
Oyuncular: Julie Delpy, Chris Rock, Dylan Baker, Alexia Landeau, Kate Burton, Daniel Brühl
Süre: 96 dk.
Yapım yılı: 2012
Geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali’nde yarışan “Süperstar”, Xavier Giannoli’nin altıncı uzun metrajı olsa da perdede bu deneyimin karşılığını tam olarak canlandıramıyor. Şan-şöhret dünyası üzerine deklanşörlerin etkisi, anlık şöhretin tuhaflığı, internetin hayatı kaosa sürüklemesi ve TV ünlülüğünün süreçleri gibi meseleleri elekten geçiriyor. Gabriele Muccino’nun sinemasına öykünen dinamik kurgusu ve tempolu müzik seçimiyle de kendini izlettirmeyi ‘bir nebze olsun’ becerebiliyor.
Beklenmedik bir anda ünlü olan sıradan bir adamın öyküsünü anlatan filmlerin bir yenisi... “Süperstar” (“Superstar”, 2012), bu anlayışa tutunup birçok eserin gözünün önünden geçerek ‘zafer şarkıları’ndan ziyade ‘mesele yetkinliği’ ile öne çıkmaya çabalıyor. Giannoli’nin “Şantör”den (“Quand J’étais Chanteur”, 2008) sonra burada gelenek değiştirmesi ise en önemli faktör.
Derdini anlatıp geri çekilen, çabuk unutulacak bir eser
Zira İtalyan asıllı Fransız yönetmen bu internet ve TV ünlülüğüne kadar giden, deklanşör seslerini öne çıkaran örgüyü dinamik bir dille sarıyor. Gabriele Muccino’nun temposuna sırtını yaslayıp kurgu, müzik ve sinematografi dengesi ile yol alıyor. Ancak bunu sanatsal bir estetiğe dönüştürmüyor. Aksine derdini anlatıp geri çekiliyor. Hatta 112 dakikanın zararını da görüyor.
Kad Merad ve Cécile de France’ın eşliğinde bize de bu koşuşturmacaya odaklanmak kalıyor. Ama sanki 90’larda Hollywood’da üretilebilecek bir eserin vasat bir kopyası karşımıza dikilen. Görsel açıdan sorunsuz, uzunluğuyla biraz zamanlama zaafları olan yapıtın dehlizlerinde yolculuk böylece çok çekici olamıyor. En iyimser yorumla perdede çabuk unutulacak temiz bir işçilik canlanıyor.
FİLMİN NOTU: 4.5
Künye:
Süperstar (Superstar)
Yönetmen: Xavier Giannoli
Oyuncular: Kad Merad, Cécile de France, Louis-Do de Lencquesaing, Cédric Ben Abdallah
Süre: 112 dk.
Yapım yılı: 2012
‘İNŞALLAH’LA, MAŞALLAHLA OLMAZ
Filistinlilerin mülteci konumuna düştüğü Ramallah’ın ölümlerle ve acılarla dolu manzarasını bilmeyen yoktur. “İnşallah” da bu kanayan yaraya çatışmanın hayat biçimi olduğu bölgeye, Kanadalı bir Kızılhaç doktorunun gözünden bakış atıyor. Olabilecek bütün etkileyici anları ve karakterleri üzerimize attıktan sonra o tiplemenin çok yakın planlarıyla da bir ‘özdeşleşme’ talep ediyor. Ancak gerilla sinemasının geleneklerinin uyumsuz yan öğelerle doldurulmasıyla dağınık hale gelen film, Müslümanlık karşıtlığını samimiyetsiz bir oryantalizmle doldurmakta sıkıntı çekmiyor.
Kanadalı yönetmen Anaïs Barbeau-Lavalette’in ikinci uzun metrajlı kurmaca filmi “İnşallah” (“Inch’Allah”, 2012), Kudüs’te çalışan Kanadalı bir Kızılhaç doktorunun psikolojik ve tüyler ürperten görev tanımına odaklanıyor. Hıristiyanlıktaki kilise kurallarıyla başka dine mensup insanlara ‘iyileştirici’ tanımıyla doğru yolu gösterme esaslarından yola çıkıyor. Evelyne Brochu’nun eşliğinde Ramallah’taki duruma dair fikirleri bizi derinden etkileyecek bir trajediye götürmek istiyor. Böylece İsrail-Filistin Savaşı ile ilgili son 15 yılda artan filmlerden birini daha deneyimliyoruz.
Gerilla sineması yetmez aralara plan sekans da attıralım!
Belki bu meseleden Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlardan örülü, dini veya mezhepsel ilginçlik çıkarmak mümkün. “Limon Ağacı” (“Etz Limon”, 2008), “Ajami” (2009), “Amrika” (“Amreeka”, 2010) gibi filmler de bunu yaptı. Ancak yönetmenin buradaki yaklaşımı 2.35:1 formatının içini dolduramadan başlayan ‘yanlışlar silsilesi’ni doyurucu hale getiremiyor. ‘İnşallah maşallahla olmayacak bir süreç’ göz boyama edasıyla canlanıyor.
Chloé’nin çok yakın planlarının duygusallaştırma ya da acımayı öne çıkarmayı hedeflediği açıkken hamile haliyle arada kalan insanlardan Superman pelerini ile olaya bakıp naifliğinin cezasını alan çocuklara kadar ‘seçkin bir grubun göstermelik trajedisi’ etrafı sarıyor. Yönetmen de bu duruma eşlik ederken gelenek olarak gerilla sinemasına yakın seyretse de aralara plan sekans ve sabit çerçeveli uzun planlar attırmayı unutmuyor.
Minik Superman varken Supergirl niye yok?
Böylece üçüncü dünya ülkesi sineması görünümü dahi bu format ile bozulurken, renkle oynamama ve duygusallığı abartma da dağınık görsel yapıyı onaylıyor. Üzerine düşünülecek çerçeveler entelektüel kitleyi anlık bir zihin jimnastiğine sokup oyalıyor. Ağlatmayı hedefleyen kör kör parmağım gözüne anlar ise Denis Villeuneuve aşkına canlanıyor gibi. “İnşallah”, melodramın uç noktasına giderken Kudüs’te kalıp Ramallah’ta çalışan doktorun yolculuğunu iki ayağının etkisini incelikli bir yaklaşıma kavuşturamıyor.
Ana karakterle duygusal bağı ortadan kaldırıp ‘özdeşleşme’ye kaymayı hedefliyor. Böylece mesele yönetmenden nasibini alıyor. Konunun hassasiyeti ise ‘acıma’ duygusuyla izlenen bir dini ayrımcılığı beraberinde getiriyor. Minik Superman’in karşısında Chloé’den Supergirl kimliğinde bir uçuş beklerken de “Çizgili Pijamalı Çocuk”u (“The Boy in the Striped Pajamas”, 2008) tekrar izlemek istiyoruz. Maalesef “İnşallah”, orada sekiz yaşındaki Yahudi çocuk ile Nazi komutanının oğlunun dostluğunu ‘tehlikeli teller’i umursanmadan canlandıran samimiyeti ve etkileyiciliği mumla aramamızı sağlıyor.
FİLMİN NOTU: 3
Künye:
İnşallah (Inch’Allah)
Yönetmen: Anaïs Barbeau-Lavalette
Oyuncular: Evelyne Brochu, Sabrine Ouazani, Sivan Levy, Yousef 'Joe' Sweid
Süre: 102 dk.
Yapım yılı: 2012
BÖYLE KABUSA CAN KURBAN!
18 sene içinde çektiği filmlerle kendini kabul ettiren Nicolas Winding Refn, Danimarka sinemasının gördüğü en yaratıcı sinemacılarından biri. Ülkenin Michael Mann’i olarak anılabilecek yönetmen, son filminde seyirciyi bilinçaltında serbest bir görsel ve işitsel yolculuğa çıkartmayı hedefliyor. Buna istinaden Bangkok’ta Taylandlı bir mafya patronu ile Amerikalı bir uyuşturucu taşıyıcısının görünürdeki çatışmasını şiddet, gerçeküstücü çerçeveler, halüsinasyonlar, büyülü kamera kaydırmaları ve baskın elektronik müzik kullanımıyla sarıyor. “Sadece Tanrı Affeder”, Uzakdoğu sinemasının son 15-20 yılına dair stilize bir potpuri, bir saygı duruşu filmi, kişisel bir rüya ya da şık bir kabus kıvamında. Ya da “Kill Bill”in “Sürücü”yle buluştuğu ‘sinema fetişizmi’nin adresi denebilir.
FİLMİN NOTU: 6.3
Künye:
Sadece Tanrı Affeder (Only God Forgives)
Yönetmen: Nicolas Winding Refn
Oyuncular: Ryan Gosling, Kristin Scott Thomas, Vithaya Pansringarm, Tom Burke
Süre: 90 dk.
Yapım yılı: 2013
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
38 Şahit (38 Témoins): 3
Aşk Taktikleri (La Stratégie de la Poussette): 2
Babadan Oğula (The Place Beyond the Pines): 7.8
Bahar Tatili (Spring Breakers): 7.4
Baldan Acı (More Than Honey): 4.7
Barfi: Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur (Barfi!): 5.9
Başvuru: Kabul (Admission): 2.7
Ben ve Sen (Me and You): 5.5
Benim Çocuğum: 3.8
Bir Gevrek, Bir Boyoz, İki de Kumru: 1.3
Bir Hikayem Var: 3.5
Büyük Umutlar (Great Expectations): 4.1
Çılgın Doğumgünüm (21 & Over): 2.8
Dehşet Kaseti (V/H/S/2): 3.5
Devir: 4.9
Doğal Kahramanlar (Epic): 5.8
Dörtlü (Quartet): 3
Dünya Savaşı Z (World War Z): 3.2
Dünya – Yeni Bir Başlangıç (After Earth): 5.5
Eksk Syflr: 4.4
Erkek Aklı (A Glimpse Inside the Mind of Charles Swan III): 3.5
Eski Dostlar (Stand Up Guys): 1.9
Evde (Dans La Maison): 6.5
Felekten Bir Gece III (The Hangover Part III): 2.9
Günlerin Köpüğü (L’écume des Jours / Mood Indigo): 7.5
Güzelliğin On Par’ Etmez...: 2.4
Havada Aşk Var (Amour & Turbulences / Love is in the Air): 5.4
Hayalet Öğrenciler (Promocion Fantasma / Ghost Graduation): 6.3
Herkes Ölecek (No One Lives): 1.2
Hızlı ve Öfkeli 6 (Furious 6): 3.8
Hipnozcu (Hypnotisören / The Hypnotist):4.5
Iron Man 3: 5.2
İntikam Kurşunu (Bullet to the Head): 1.3
Karanlıktan Gelen (Dark Skies): 3.8
Kayıp Umutlar (Promised Land): 3.5
Kimlik Hırsızı (Identity Thief): 3
Kod Adı: Olympus (Olympus Has Fallen): 3.5
Koğuş Akademisi: 2.9
Kollarımda Kal (À coeur ouvert / An Open Heart): 4.5
Man of Steel: 6.8
Muhalif Başkan: 1.8
Muhbir (Snitch): 5.5
Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby): 7
Neredesin Supermen? (Bekas): 3.5
Ölüm Kapanı (Mi-hwak-in-dong-yeong-sang / Don’t Click): 4
Pas ve Kemik (De Rouille et D’Os): 6.2
Rüzgarlar: 5.3
Sadece Aşk (Den Skaldede Frisør / Love is All You Need): 4.8
Saksı Olmanın Faydaları (The Perks of Being a Wallflower): 6.7
Sessiz Ev (Silent House): 5.4
Sevimli Canavarlar Üniversitesi (Monsters University): 6.5
Sihirbazlar Çetesi (Now You See Me): 6.5
Son Ayin: Bölüm II (The Last Exorcism Part II): 3
Star Trek: Bilinmeze Doğru (Star Trek: Into Darkness): 4.9
Trans (Trance): 6.5
Vazgeçmem Senden (Celeste & Jesse Forever): 5.4
Zoraki İkili (De l'autre côté du Périph / On the Other Side of the Tracks): 2.8
Zoraki Radikal (The Reluctant Fundamentalist): 6.1
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.