Kızları ve egzotikliğiyle 'Wolverine'
26 TEMMUZ FİLMLERİ
Yakışıklılığı, fiziği ve gücüyle bayan ağırlıklı kitleyi etkileyip kendine özel bir seyirci yaratan bir kahraman Wolverine. Şüphesiz 2000’de başlayan A sınıf ‘X-Men’ serisinde de bu özelliğini sürdürdü. Ancak 2009 tarihli onun adına üretilen yan bölümden sonra bu yeni denemenin de karakterin üzerindeki ölü toprağını atabildiğini söyleyemeyiz. Aksine bu ‘Conan’la akrabalık kuran demode süper kahramanın, James Mangold gibi mesaj kaygısını ve dramayı öne çıkaran bir yönetmenin eline verilmesi “Man of Steel”daki düşünsel katmanlılığı getirmiyor. Buna paralel olarak da günümüzde Steven Seagal, Jean-Claude Van Damme gibi eskimiş kahramanların önderlik ettiği, video piyasasına düşen egzotik, ırkçı ve yapma Amerikan yakuza aksiyonlarından birini daha deneyimliyoruz. Böylece çizgi roman uyarlamalarının “Kaptan Amerika” ve “Thor” ile ‘çöp’ üretimine kaydığı bir dönemde blockbuster sezonunun en büyük fiyaskosunu tatmak kaçınılmaz hale geliyor.
Hayvani hisleri, iyileşme özelliği ve kas gücüyle yol alan bir süper kahraman… İngilizcede kutup porsuğu ‘wolverene’in bir harf ile değişmiş hali olan ‘Wolverine’, ‘X-Men’ filmlerinde mizacıyla en geniş kitleye hitap eden isim oldu. Bu durum Hugh Jackman’ı popüler bir figüre dönüştürürken bu karakteri de zirveye çıkardı. İki devam filmi, bir yan bölüm (spin-off), bir önbölüm derken şimdi de o yan bölümün ikinci şubesinin yamacında ya da seri üretimin seri üretiminde alıyoruz soluğu.
Rudolph Valentino ile Arnold Schwarzennegger’i birleştiren bir kimlik
Gavin Hood’un “X-Men Başlangıç: Wolverine”inin (“X-Men Origins: Wolverine”, 2009) üzerine koymaktan ziyade ABD bazlı hikayesini Japonya’ya taşıyan bir durum var burada. Savaşçı ve çağ dışı kahraman böylece Rudolph Valentino’nun sessiz sinemada geçerli olan fiziksel çekiciliği ile 80’lerde geçerli olan Arnold Schwarzenegger’in ‘vuruş kuvveti’ni bir araya getiren bünyesinden faydalanabiliyor. 30 sene önce popüler olan ‘Conan’ın mizacını modern dünyaya taşıması bir tarafa, Uzakdoğu’daki kültürel dövüş filmlerinde etkin olabilecek özelliklerin üzerine gidiyor.
Ancak son yıllar süper kahraman filmlerinde, ‘Superman’, ‘Örümcek Adam’ ve ‘Batman’in ciddi dramalara kaydığını görebiliyoruz. Artık alan namına yetişkinleri ilgilendiren bir şablondan bahsedebiliyoruz. Belli ki “Olağan Şüpheliler” (“The Usual Suspects”, 1995) ile üne kavuşan Christopher McQuarrie’nin ilk çizgi roman bazlı senaryosunda, kaynakçadan bağımsız bir hikaye oluşturması ve James Mangold’un bağımsız ruhu derken ana hedef belli.
Eski model kahramanla psikolojik hikaye anlatmak ne kadar doğru?
Psikolojik bir karakter hikayesi anlatıp onun sorunlarını peliküle aktarmak arzulanıyor. Baştan itibaren de yatıp kalkan, rüya, kabus ve daha nice zihinsel evren görüntüsüyle karşılaşan bir ‘vurucu’ izliyoruz. 2. Dünya Savaşı döneminden başlayan sürecin yakuzaların arasına taşınması da normal.
Zira belli ki ana hedef ‘Wolverine ve üç kadın’ üzerinden bir örgü kurmak olmuş. Ross Emery’nin koyu renkleri öne çıkaran, gri ile lacivert arasında gidip gelen renk paleti ise aslında olgunlaşan çizgi roman geleneğine yatkın. Ancak Mangold’un ultra psikolojik ve felsefi bir dünya kurup büyük laflar etmek istemesi filmi anbean daha da yaralıyor. İster istemez karşımıza ‘Iron Man’ örneğiyle paralellik kuran, yenilmez bir savaş silahı çıkıyor.
Japonya’ya egosantrik ve egzotik bir bakış
ABD, Japonya fark etmeksizin Logan aynı Logan. Buradaki tek değişim ise karşımıza çıkan yakuza çetesi ve samuray kültürüyle mücadelesi. Her katmanıyla çiğ yakuza filmi evreni, ‘alt türde Seijun Suzuki’nin yarattığı dönüşümü istiyoruz!’ dedirtirken, kendimizi Jackie Chan veya Jet Li’nin yıllar sonra Hong Kong’a döndüğü, pespaye bir kung fu aksiyonunda izliyor gibi hissediyoruz. Hatta “Son Vuruş”un (“Knock Off”, 1997) dehlizleri de bunu anlatabilir.
Mangold’un kamerayı aşağıya koyup görkemi öne çıkarmaması psikolojiye destek vermekten ziyade filmin atmosferini sekteye uğratıyor. Kahraman modeli olarak 40’larda, aksiyon geleneği olarak 90’ların başında geçerli olabilecek süreç böylece canlanıyor. Kültürel türlerden yakuza filmlerine de Tarantino sonrası duyulan saygı, egzotik bir süreçle ‘yukarıdan bakma’yı devreye sokuyor. Egosantrik bir Amerikancılık, boyutsuz bir ırkçılık canlanıyor.
Van Damme ve Seagal ile karşılaşmamak doğal mı?
Famke Janssen, Svetlana Khodchenkova ve Rila Fukushima ise Amerika, Rusya ve Japon ayaklarından ‘dost’, ‘düşman’ ve ‘düşman’ şeklinde sıralanıyor. ABD’nin eski düşmanlarıyla münasabeti böylece furyaya ayak uyduruyor. Aksiyon sahneleri akılda kalmaktan ziyade çabuk tüketilme arzusu yaratırken kahramanın yakın planının üzerine defalarca kez gidilmesi, ruhsal faktörleri yabancılaştırma malzemesine dönüşüyor. Adeta son ‘Hulk’ uyarlamasındaki ana karakterin zorla zayıflatılmış ve biraz gençleştirilmiş vücut ölçülerinde izliyoruz.
Böylece 2000’de başlayan ‘X-Men’ serisinin en zayıf halkası ile yüzleşiyoruz. Kişisel olarak devam filmlerini ile önbölümü tercih edebilirim. Hatta önbölümün ‘Wolverine’li ikinci halkası “X-Men: Days of the Future Past”i (2014) şimdiden beklemek gerektiğini de söylemeliyim. Zira karşımızda ilk Wolverine filminden bile geride bir eser var. Orada en azından aydınlatılan sırların fazlalığı, burada da Jean Grey’in hali ve kapanıştaki sürpriz sahne ile canlanıyor. Ancak bunun ötesinde ‘fantastik aksiyon’u günümüze taşıyabilen bir şey göremiyoruz. Aksine Jean-Claude Van Damme, Steven Seagal gibi isimlerin yanımızda belirmesini, yakın temasta bulunmasını arzuladığımız bir süreç deneyimliyoruz. Onların filmlerinin çoktan video piyasasına düştüğünü düşünürsek tablonun vahameti daha da açığa çıkıyor.
Robot üretimi çöp eğilimini hızlandırıyor
Zira çizgi roman uyarlamalarının yavaş yavaş miyadının dolduğu, 90’lardan bir aksiyon filmi izleme arzusu uyandıran bir eserle yüzleşiyoruz. Mangold’un yegane başarısı “Kimlik” (“Identity”, 2003) sonrası bir türlü diğer alanlarda tutturamaması da buradaki en büyük zaaf olarak canlanıyor. Dramatik yaklaşımını, olgunluğunu, kalitesini ve mesaj kaygısını kattığı her şey tutmuyor. ‘Western’in günümüze uyumsuzluğu, ‘biyografi’nin geniş ölçekliliği derken, süper kahraman filmlerinin de değişen tabanı zarar veriyor yönetmene.
Son dönemde para için iş almaya başlayıp kaliteden ödün veren Christopher McQuarrie’nin oluşturduğu ‘travmatik’ derme çatma senaryo da bu duruma destek veriyor. Nihayetinde robot üretiminin buraya da sızması ise bir ‘Transformers’ etkisi. Ama filmin çöp yönelimini hızlandırıyor. Tabii ki Rus kızın dönüşümü de buna eklenebilir.
FİLMİN NOTU: 1.9
Künye:
Wolverine (The Wolverine)
Yönetmen: James Mangold
Oyuncular: Hugh Jackman, Tao Okamoto, Famke Janssen, Svetlana Khodchenkova, Rila Fukushima
Süre: 126 dk.
Yapım yılı: 2013
Alaska’da yaşanan gerçek bir olaya odaklanan “Karanlık Cinayetler”, Amerikan tarihinin damarlarında saklanan onlarca suçtan bir yenisini aralıyor. Ancak bunu yaparken çaylak yönetmeninin katkısıyla seri katil filmi kalıplarını oyunculara ve diyaloglara bağlamakla hiç de doğru bir tercih yapmıyor. Zira Cage ve Hudgens’ın yetenek, Cusack’in uyumsuzluk sorunları polis-kurban-katil sacayağını inandırıcı kılamıyor ve filmi yaralıyor.
70’li 80’li yıllarda çıkmış gerçek bir seri katil hikayesi tanımı başlı başına ‘bunu daha önce duymuştuk’ tümcesini harekete geçiriyor. “Karanlık Cinayetler” (“The Frozen Ground”, 2013) inatla bu yola giriyor. Robert Hansen’ın, kadınları öldüren bir ‘cani’nin yaşamından kesitlere odaklanıyor.
Karakterlerin sacayağı kısa sürede dengesini kaybediyor
Scott Walker’ın elinde ‘parçalar’ olması ve kurbanlardan birinin, Vanessa Hudgens’ın canlandırdığı Cindy Paulson’ın izini sürmesi başlı başına bir ‘sorumluluk’ anlamına geliyor. Bu sürecinden devamında da hikaye kurgusu ile oynama tercihi, gerilla taktikli sinematografiyle ve üç oyuncuyu odağa alan bir dramatik tabanla karşılaşıyoruz.
Gerilimin ve merak unsurunun en baştan yitip gittiği polisiye omurgası, büyük oranda sırtını üçlü çekişmeye yaslıyor. Hudgens-Cusack-Cage’in güç verdiği sacayağı filmin ana karnını oluşturuyor. Ancak bu durumun birçok sakıncası var: Birincisi oyuncular üzerine bir şey kuruyorsanız elinizde iyi oyuncular olmalı. İkincisi buna paralel olarak katmanlı ve tutarlı karakterler yazmalısınız. Üçüncüsü Michael Mann gibi ikili ilişkileri kurabilen bir reji kabiliyetine sahip olmasınız. İlginçtir “Karanlık Cinayetler” bunların hiçbirini beceremiyor. Sacayağının kısa sürede dengesini kaybetmesine olanak tanıyor.
“Zodiac” ile “Kızları Öp”ün arasında dururken her ikisini de aratıyor
Öyle ya da böyle bir tarafından “Zodiac”ı (2007), bir tarafından “Kızları Öp”ü (“Kiss the Girls”, 1997) hatırlatan, 70’ler duygusunun içine 2000’ler kaçmış bir seri katil filmine açılıyor. Bunun derme çatma durması da aslında hikaye kurgusunun öne çıkıp, bir anlamda hedefsiz ve sualsiz kesitlerin üst üste bindirilmesinden kaynaklanıyor. Baştan kaybolan ‘polisiyenin katili kim?’ sorusu ise filmi uçuruma sürükleyen sebeplerden biri. Bunun üzerine büyük oranda ‘nasıl?’ ve ‘hangi sebeplerle?’ sorularıyla çiğ diyaloglar ve yakın plandan alınan oyuncular eklemleniyor.
Cage’in göz kapaklarının makyaj kalemiyle siyaha boyamış yüzeyi inandırıcı olma şansı taşımazken, Cusack gözlüklü bir psikopattan ziyade afili bir aşık izlenimi bırakıyor. Vanessa Hudgens ise Lindsay Lohan’laşma sendromunu yapay bir perukla dolduruyor. Böylece aslında filmin sacayağı yıkılıp dramatik üçgen yerine getirilemiyor. Dramatik yapının sonsuz omurgası da David Ayer gibi bir bağımsız ruhu arar hale geliyor.
Senaryoyu ve sinematografiyi öne atıp çekilen bir yönetmen
Meksikalı görüntü yönetmeni Patrick Murguia’nın soğuk renkleri kullanmasının “Karanlık Cinayetler”in zafiyetinde ne kadar katkısı var bilinmez. Ama Sarah Boyd’un sıçramalı kurgu tekniği tercihi, son 10 yılın üslup numaralarını akla getirse de bir doygunluk içermiyor.
Aksine Walker, sinematografiyi ve kendi senaryosunu akışına bırakıp geri çekilmiş gibi duruyor. Murguai’nin kulağına ‘kamerayı elde tut salla, sıçramalı kurgular uyumlu dursun ve açı-karşı açı tekniğinden oyuncular gözüksün yeter, kasmaya gerek yok!’ cümlesini ‘emir kipi’ olarak fısıldadığını hissetmek ise yeterli. Zira Walker’ın yönetmenliğin ne olduğunu bildiğinden şüpheliyiz.
FİLMİN NOTU: 2.9
Künye:
Karanlık Cinayetler (Frozen Ground)
Yönetmen: Scott Walker
Oyuncular: Nicolas Cage, John Cusack, Vanessa Hudgens, 50 Cent, Radha Mitchell, Dean Norris
Süre: 105 dk.
Yapım yılı: 2013
Oscar adayı belgesel “Murderball” ile tanınan Henry Alex Rubin’in ilk kurmaca filmi, interaktif bir kesişen hayatlar filmine ev sahipliği yapıyor. Alanın içinde Fellini’den Iñárritu’ya uzanan isimlerin başyapıtlarının seviyesinde bir iş yok karşımızda. Ancak günümüzde teknoloji ile yakın ilişkinin getirdiği iletişimsizlik ve kuşak farkları temaları, metalik renk paleti, chat kutusu yazıları ve zeki kurgu teknikleriyle sarılıyor. Böylece tutarlı ve değerli bir ilk filmle yüzleşiyoruz.
Kesişen hayatlar filminin örneklerine bakmak için sinema tarihinde kapsamlı bir yolculuğa çıkmak mümkün olabilir. Henry Alex Rubin ise “Murderball”un (2005) tartışmalı yönetmeni olarak ‘belgesel’le açtığı ‘uzun metraj’ kariyerinde, ilk kurmaca işine soyunuyor burada. Ken Seng’in sinematografisi ve Lee Percy’nin kurgusuyla yetkin hale gelen bir interaktif yolculuk planlıyor.
Metalik renkler, chat kutusu yazıları ve daha fazlası bir interaktif yolculuk doğuruyor
İş hayatının artık internet üzerinden karşımıza çıkan araçlarla veya ultra teknolojik gereçlerle yürüdüğü, girişimciliklerin ve yatırımların bu yöne kaydığı hayata odaklanıyor. Chat odaları, internet siteleri, cep telefonları, notebook’ları ve daha fazlasını merceğine alıyor. Bağlantıyı koparıp iletişim sıkıntısı yaşayan karakterlere bir Y kuşağı yorumu katıyor.
Jason Bateman’dan Paula Patton’a uzanan oyuncu kadrosu da bu duruma eşlik ediyor. “Sanal Hayatlar”ın (“Disconnect”, 2012) 1.85:1 üzerinde chat kutusu yazıları ve dengeli numaralarla ördüğü kurgusu, metalik renk paletiyle anlamlı hale geliyor. Kendinizi bilgisayar ekranının karşısında hissediyorsunuz.
Yeni teknolojik atılımların algılanış şekli farklı olabiliyor
Cep telefonundan en son model bilgisayarlara kadar her şeyin canlandırdığı evren avukatından polisine kadar komşuların ilişkilerini de sorgulayan bir sürece uzanıyor. Teknolojik atılımlara ayak uydurma konusunda kuşak farklarını de incelemeye soyunuyor.
Beyaz-gri arası renk paletinin anlamı ise büyük oranda duygusallığın boyutunu ayarlayan esere anlam yüklüyor. İnteraktif bir kesişen hayatlar filmi kimi eksiklerine karşın 2000’ler ruhuyla taçlandırılıyor. Bir anlamda döneme uygunluk konusunda adımlar atan eserin Rubin adına da çekici durduğu kesin.
FİLMİN NOTU: 6.5
Künye:
Sanal Hayatlar (Disconnect)
Yönetmen: Henry Alex Rubin
Oyuncular: Jason Bateman, Paula Patton, Andrea Riseborough, Michael Nyqvist, Alexander Skarsgård, Hope Davis
Süre: 108 dk.
Yapım yılı: 2012
Bir oda müziği grubunun çello çalan en yaşlı üyesinin çok sevdiği mesleğini yıllar sonra bırakma mecburiyeti, başlı başına hüzünlü bir durum. Ama “Son Konser”, bunun üzerine sömürüye kaçmadan gidiyor. Böylece ‘mesleği bırakmaya son … gün’ sürecini ‘karakter çözülmeleri’ ile sararak mini bir kesişen hayatlar öyküsüne odaklanıyor. Müzik, ölüm, evlilik, yasak ilişki gibi temalar ise bir çırpıda zeka kokan bir kalem desteğiyle ve etkileyici oyunculuklarla dolduruluyor.
Parkinson hastalığına yakalandığını öğrenen orta yaşlı bir çellocu, önce 25 senelik oda müziği grubunu, ardından çok sevdiği mesleğini bırakacaktır. Bu durumda alışık olunan gerçekleşirse bu karakterin psikolojisine odaklı, tabiri caizse ‘kanırtan’ bir 120 dakika izlememiz gerekir. Aşırı duygu sömürüsüyle, belki sakat bir baba, annesi olmayan bir oğlan ve daha fazlası karşımıza çıkabilir. Ama Yaron Zilbermann, Seth Grossman ile çalıştığı senaryosu da dahil olmak üzere bu rüzgara kapılmamış.
İncelikle hesaplanmış senaryo hüzünlenmemizi sağlıyor
Aksine sinemaskop formatında dengeli bir oda müziği dramasına imza atmış. Bu da “Son Konser”in (“A Late Quartet”, 2012) etrafı doğru çizgilerle çizilmiş bir hüzün duygusuyla etki yaratmasını sağlıyor. Müzik, ölüm, yasak ilişki, evlilik gibi temalar büyük oranda mini bir kesişen hayatlar filmine transfer oluyor. Diyalogların dengesine Zilbermann’ın oyuncuları öne çıkarma tercihindeki zekilik de ekleniyor.
Yönetmen hikaye anlatma sinemasından asla çark etmeden haddini bilerek hareket ediyor. Bu gayenin üzerinden de kimi zaman dokunaklı, kimi zaman duyarlı anlara doğru ilerliyoruz. Walken’ın korkutucu tiplemesinin bir anda duygusallaşması bir tarafa Hoffman’ın becerisi, Keener’ın tecrübesi, Imogen Poots ve Mark Ivanir’in de yetenekleri bu toplama ayak uyduruyor.
Tecrübeli oyunculardan destek almış
Sanki Zilberman, bir edebi metini sinemaya servis ederken ufak zamanlama, tonlama sorunları yaşasa da ayakları üzerinde durabilen bir işe imza atıyor. Parkinson hastalığının, dörtlü bir klasik müzik grubunun üyelerinde çözülmeye yol açması esas hammaddeye dönüşüyor. Böylece bir anda bir seks arkadaşıyla bir araya gelen koca, arkadaşının kızıyla yatan bir adam veya yıllardır hayatını adadığı işini bırakmak zorunda kalan yalnız bir adam karşımıza çıkabiliyor.
Dengeli yaklaşım da bu dokunaklı öyküyü anlamlı kılıyor. Oyuncuların gücünü arttırırken Hoffman, Keener ve Walken’ın tecrübelerini açığa çıkarıyor. Konser sahnesini neredeyse iki kere kullanıp onu merkezi bir dramatik araca çeviren eserin bu yolda yaptıkları da alkışla karşılanıyor. Böylece yine 2012 tarihli “Dörtlü”nün (“Quartet”, 2012) ‘dörtlü klasik müzik grubu’nu kullanırken gösterdiği acemilik buraya yansımıyor. Zilbermann, ilk film adına usturuplu bir iş çıkarıyor.
FİLMİN NOTU: 5.5
Künye:
Son Konser (A Late Quartet)
Yönetmen: Yaron Zilbermann
Oyuncular: Christopher Walken, Philip Seymour Hoffman, Catherine Keener, Imogen Poots, Mark Ivanir
Süre: 105 dk.
Yapım yılı: 2012
HAFTANIN EN İYİSİNİ DÜN YAZMIŞTIM
Daha ziyade 1999’da çektiği “İnsanlık”la anılan Bruno Dumont, kısa sürede minimalist Fransız sinemasının ustalarından birine dönüşmüştür. Burada ise 1915’te Camille Claudel’e konan şizofreni teşhisini ve bunun devamında heykeltıraşın yaşadığı çaresizliği merceğine alıyor. Böylece manastır andıran akıl hastanesinde delirmeye yüz tutmuşluğun, yabancılaştırıcı, gerçek ve saf temsiline ulaşarak ‘çarpıcı’lığını natüralizmden ve psikolojiden alan bir iş çıkarıyor. Adeta sanatın insanoğlunu sürükleyebileceği en karamsar, çaresiz ve sinir bozucu anları resimlendiriyor. Dreyer, Bergman ile Bresson’un arasından seslenen bu tablo da Juliette Binoche’un inandırıcı performansıyla daha sarsıcı ve etkileyici olabiliyor.
FİLMİN NOTU: 7.1
Künye:
Camille Claudel
Yönetmen: Bruno Dumont
Oyuncular: Juliette Binoche, Jean-Luc Vincent, Emmanuel Kauffman, Marion Keller
Süre: 95 dk.
Yapım Yılı: 2013
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
38 Şahit (38 Témoins): 3
Acil Arama (The Call): 6
Aşk Taktikleri (La Stratégie de la Poussette): 2
Babadan Oğula (The Place Beyond the Pines): 7.8
Baldan Acı (More Than Honey): 4.7
Başvuru: Kabul (Admission): 2.7
Benim Çocuğum: 3.8
Beyaz Saray Düştü (White House Down): 5.3
Bir Kadının Gözyaşı (Thérèse Desqueyroux): 3
Ceset (El Cuerpo / The Body): 3
Cinnet (Modus Anomali): 5
Dehşet Kaseti (V/H/S/2): 3.5
Devir: 4.9
Doğal Kahramanlar (Epic): 5.8
Dünya Savaşı Z (World War Z): 3.2
Dünya – Yeni Bir Başlangıç (After Earth): 5.5
Felekten Bir Gece III (The Hangover Part III): 2.9
Geceyarısından Önce (Before Midnight): 3.5
Genç Çıraklar (The Intership): 3.9
Havada Aşk Var (Amour & Turbulences / Love is in the Air): 5.4
Hayalet Öğrenciler (Promocion Fantasma / Ghost Graduation): 6.3
Hipnozcu (Hypnotisören / The Hypnotist):4.5
Iron Man 3: 5.2
İnşallah (Inch’Allah): 3
İntikam Kurşunu (Bullet to the Head): 1.3
Kahraman Uzaylılar (Escape from Planet Earth): 5
Karanlıktan Gelen (Dark Skies): 3.8
Kayıp Umutlar (Promised Land): 3.5
Man of Steel: 6.8
Manyak (Maniac): 6
Maskeli Süvari (The Lone Ranger): 3.9
Muhbir (Snitch): 5.5
Ölüm Kapanı (Mi-Hwak-In-Dong-Yeong-Sang / Don’t Click): 4
Pasifik Savaşı (Pacific Rim): 4
Rüzgarlar: 5.3
Sadece Tanrı Affeder (Only God Forgives): 6.3
Saksı Olmanın Faydaları (The Perks of Being a Wallflower): 6.7
Sen Gitmeden Önce (Not Fade Away): 5.2
Sessiz Ev (Silent House): 5.4
Sevimli Canavarlar Üniversitesi (Monsters University): 6.5
Sihirbazlar Çetesi (Now You See Me): 6.5
Son Ayin: Bölüm II (The Last Exorcism Part II): 3
Süperstar (Superstar): 4.5
Star Trek: Bilinmeze Doğru (Star Trek: Into Darkness): 4.9
Trans (Trance): 6.5
Zor Kazanç (Pain & Gain): 6.2
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.