Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        20 ARALIK FİLMLERİ

        Komedide aradığımız kadın karakter oyuncusu Algı Eke’yi sinema perdesine armağan eden “Kedi Özledi”, kimi zafiyetlerine karşın belli bir seviyeyi tutturan eğlenceli bir Türk işi screwball komedi denemesi.

        Günler geçtikçe tür sinemasının içinde farklı metotlar devreye girmeye başlıyor. Bunun sebebi üretim ağının genişlemesi ve ‘seyirci artık birçok şeyi gördü, yeni bir şey deneyelim, bilinmeyeni yapalım’ algısı aslında. Bu durum karşısında ‘komedi’ alanında da vukuatların tek bir noktada toplandığını, ‘yetenekli ve komik oyuncu’ yakalamanın odak noktasına dönüştüğünü biliyoruz.

        TÜRK AVANTÜRÜNDEN HOLLYWOOD SCREWBALL KOMEDİSİNE

        “Kedi Özledi”, bu toplamdan ayrılarak kendi açık denizinde yol almaya çalışıyor. Mustafa Şevki Doğan gibi “Son Osmanlı “Yandım Ali””nin (2007) çizgi roman estetiği dokuma hedefli vizyon sahibi yönetmeni bu kez bir screwball komedinin yamacında alıyor soluğu. Yani savaş zeminli Türk avantüründen sitcom estetiğine meyleden eski Hollywood usulü bir romantik-komediye geçiş yapıyor.

        İlker Ayrık ve Algı Eke’nin üzerinden bir cinsiyetler çekişmesi planlıyor. Durumların, yanlış anlaşılmaların, aksiliklerin, çılgınlıkların ve söz oyunlarının öne çıktığı mizah anlayışı kadın ile erkeğin savaşını zeki bir şekilde yansıtıyor. Türün sesli sinemanın ilk yıllarında durum komedisi, fiziksel/kaba komedi (slapstick komedi) ve farstan beslenen damarını sahici kılıyor. Film, yıkılma potansiyeline dikkat çekilen sinik evlilik portresine 10 yıllık birliktelik damarından yanaşıyor. Kadının erkeğin önüne çıkıp bireyselliği savunması, ‘formatın kökenine saygı’ anlamına geliyor. Screwball komedi esaslarında öne çıkan ‘evlilik’ motifinin etrafında dolaşılıyor. Ama çocuk yapma gibi geleneksel sorunlar değil buradaki odak noktası. Aksine orta halli ailelerin, eğer maddi açıdan belini doğrulttuysa ‘tuhaf şeyler’ ile darbe yiyen ‘sağlam iletişim’i mercek altına alınıyor.

        YÖNETMEN İKİNCİ FİLMİNDE DE BECERİKLİ

        Mustafa Şevki Doğan, ilk filminde çalıştığı senarist Baykut Badem’i yanına alırken Hamdi Deniz gibi modern kurguya hakim bir isme Berkan Öztrak gibi TV tecrübeli bir görüntü yönetmenini ekliyor. Parlak renklerin, rengarenk olma arayışının öne çıktığı görsel yapı, kapalı mekanlar odaklı bir sitcom gözlemine kadar uzanıyor. Karakterler ise içlerinden bir kalem geçmiş gibi önümüze sürülüyorlar.

        Abartılı makyajın ‘aptal sarışın kız-delikanlı erkek’ çekişmesine odaklanması gibi kolay bir yol seçilmiyor. Aksine boyutlu karakterler devreye giriyor. “Celal ile Ceren”in (2013) 50’ler screwball komedilerine yanaşma arzusu canlanmıyor. “Aşka Veda” (“Down with Love”, 2003), “Popüler” (“Populaire”, 2012) gibi o zamanın nostaljik havasını (genelde Doris Day-Rock Hudson filmlerini hedefleyerek) postmodern estetik ile yansıtan eserlerden biri de üremiyor. Hatta bu konuda Coenesk rötuş gören “Dayanılmaz Zulüm”ün (“Intolerable Cruelty”, 2003) de yaptığını yapmıyor “Kedi Özledi”.

        Aksine karşımızda “Müthiş Gerçek” (“The Awful Truth”, 1937), “The Philadelphia Story” (1940), “Yılın Kadını” (“Woman of the Year”, 1942) gibi alt türün siyah-beyaz ilk yıllarından çıkmış eserlerin kıvamında bir yapıt var. İşin ucunu biraz daha ileri götürürsek Katharine Hepburn-Cary Grant çekişmesine odaklanan “Bringing Up Baby”nin (1938) ‘leopar motifi’yle yüklendiği ‘tehlike’nin burada ‘kedi’nin ‘birleştirici ve ayrıştırıcı aşk motifi’ yerine konmasıyla değiş tokuş edildiği söylenebilir. Ama orada mizah oranını daha da yükselten ‘köpek’ kullanımını burada göremiyoruz.

        TEKNİK AÇIDAN ÇOK MASUM DEĞİL

        Açılıştan kapanışa kadar ‘komedi filmi’nden yükselen Hollywood algısı satarken, ışıklar siyah-beyazda yapılmış izlenimi bırakınca renkler üç boyutlu durmuyor. Böylece karşımıza çıkanlar aslında fazlasıyla işlevsel gibi. Görüntü yönetmeninin özellikle yakın ve orta planları kaçırırken, kurgunun yavaş çekimle ruh halinin dönüşümünü gösterdiği anlardaki ‘şok bağlamalar’da sendelemesi, ‘doğal orta taban’ı hasara uğratıyor.

        Ekran bölme tekniği gibi tercihler ve tempo yükseltme arzusunun montaj sekanslara uygun, devamlılık kurgusunu yükselttiği bölümler çekici. Yönetmenin gücüne güç katıyor. Oyuncuların samimiyetini aksatmıyor. Ancak arka plandaki ışık kullanımının yapaylığı gözlerden kaçmıyor. Sanki ‘Bir Erkek Bir Kadın’ın birkaç bölümü canlanıyor başka bir katmanda…

        YENİ DEMET AKBAĞ HAZIR

        Ama elbette bu noktada devreye ‘Çakallarla Dans’ ile parlayan İlker Ayrık’ın ‘Ben Stiller’ımsı çekingen tiplemesi giriyor. Filmin esas yıldızı ise Algı Eke. Kısa sürede yeni Ayşen Gruda, yeni Demet Akbağ olması beklenebilecek isim, mimik detaycılığından dil kıvraklığına kadar çok başarılı. Sevgili karakterini müthiş bir hakimiyetle kavrarken, onun yapay dünyasını hakkıyla canlandırıp erkeğin üzerinde yarattığı baskının ‘itici’liğini ironik bir sahne kimliğine çeviriyor. ‘Aşk’ isimli kediden ayrılmama inadının üzerine giderken, durum komedisi için fazlaca malzeme yaratıyor.

        Irene Dunne-Jennifer Aniston arası mizacıyla filme ruh katıyor. Oyuncunun ağlamaklı yüz ifadesinin mizahi geçişlere alan açması bir tarafa, nazla, masumiyetle doldurulurken, yanlış anlaşılmalardan ve yalancılıktan beslenmesi yer yer atik bir damar getiriyor. Filmi de büyük oranda Eke ile Ayrık besliyor. Oya Aydoğan ve Burcu Biricik ise ‘yapaylık’ ironisine katkıda bulunan nadide iki yardımcı oyuncu olarak öne çıkıyor.

        YEŞİLÇAM METOTLARINDAN SIYRILMAK CESUR BİR KARAR

        Hayvanseverlikle de yükselen “Kedi Özledi”, kimi bölümlerde ‘bilgisayar yapımı kedi’ sıkıntısı da çekiyor kabul edelim. Hatta senaryoda mantık boşluklarının karakterlerin arka planlarının inşa edilmesi sürecine zarar verdiği de net.

        Ancak yerli romantik-komedinin fazla Hollywood’a kaymayıp (birinci ‘Romantik Komedi’ filmi hariç) Yeşilçam’la sınırlı kaldığı şu günlerde doğru bir başvuru kaynağına dönüşüyor. Screwball komedinin geleneksel damarı buraya yansırken, sürekli ‘detay üzerine detay’ ekleyen enerjik mizah duygusu yer yer aceleciliği de çekişmeyi de çok iyi kullanıyor. Mustafa Şevki Doğan’ın ilk filmindeki çizgi roman estetiğinden sonra burada da ona yakın karakterler yaratıp bunların altını doldurması filmi ileriye taşıyor. Evlilikte veya uzun süreli ilişkilerde cinsiyetlerin çekişmesi üzerinden etrafımıza sinik ve eğlenceli bir çerçeve örülüyor.

        FİLMİN NOTU: 4.7

        Künye:

        Kedi Özledi

        Yönetmen: Mustafa Şevki Doğan

        Oyuncular: İlker Ayrık, Algı Eke, Oya Aydoğan, Selim Erdoğan, Burcu Biricik

        Süre: 105 dk.

        Yapım yılı: 2013

        ANLAT BAKALIM DON JUAN

        Bir psikiyatr-hasta ilişkisi seks komedisi tanımı sunan “Erkekler”, erkek cinsinin muhabbetlerini ve fantezilerini yoldan geçerken sete düşmüş gibi duran yan kadın karakterlerle tamamlamaya çalışıyor. “Fetih 1453” ile kariyerinde çıtayı yükselten Faruk Aksoy ise bu ‘ilişki’ evrenine ve HD’nin gerektirdiği renk işleme sürecine adapte olma sıkıntısı çekiyor.

        Jeremy Leven’ın serbest Don Juan hikayesi “Don Juan De Marco” (1994) bir psikiyatr ile hastasının ilişkisini merceğine almıştır. Günümüzde kendini Don Juan zanneden bir karakterle akıl hastanesinde yaşanan kafa karışıklığını gözler önüne sermiştir. Adeta bir ‘çapkınlık hastalığı’ devreye girmiştir. Bir taraftan bu kişinin efsanevi Don Juan olup olmadığı sorgulanırken, bir diğer taraftan da onun doktoru Jack Mickler’ın özel hayatında bir ‘seks erbabı’ haline gelmesi anımsatılmıştır.

        OSCAR MI, ALTIN PALMİYE Mİ?

        “Fetih 1453” (2012) ile popüler Türk sineması için bir çıta belirleyen Faruk Aksoy, burada sözünü ettiğimiz eserin yapısını ülkemiz kültürüne uyarlıyor. Filmin başında oradaki ‘intihar etmek isteyen Don Juan kılıklı adam’ın yerine ‘penisimin gücünü kaybettim’ diyen Adem (Fikret Kuşkan) geliyor. Cinsel organın gücüne, iktidar kaygısına dikkat çekmek için başlayan ‘Oscar mı, Altın Palmiye mi?’ tartışmalarını ise psikiyatr Ali Poyrazoğlu harekete geçiriyor. Bu kişinin birçok kadınla ilişki yaşayıp, cinsel etkileşimden arınmaya başlaması bir ‘seks komedisi’ni beraberinde getiriyor.

        Orada bu soylu adamın çapkınlıklarına duyulan hayranlık, burada gençliğe dönme arzusuyla yaşlı Nazım’da (Poyrazoğlu) bir ‘mesir macunu’ etkisi bırakıyor. Karakterimizin eşiyle yeniden cinsel iletişim kurması da Asuman Dabak’ın ‘doğuştan meraklı’ tepkisiyle eğlence arıyor. Psikiyatr-hasta ilişkisi komedisi, Marlon Brando-Johnny Depp diyaloğunu Ali Poyrazoğlu ile Fikret Kuşkan’ın arasına çeviriyor.

        FİKRET KUŞKAN HİÇ OLMAMIŞ

        Aslında “Anlat Bakalım” (“Analyze This”, 1999), “Aşk Yeniden” (“Hope Springs”, 2012) gibi eserlerle de akraba bir format var karşımızda. Ancak Faruk Aksoy, Yılmaz Okumuş ve Hilal Çelenk’ten oluşan senaryo ekibinin, karakter yazma sıkıntısı 119 dakikayı kaldıramayan bir dramatik çatıya yol açıyor. Kuşkan’ın üst üste anlattığı seks fantezileri ya da anıları ise hikaye kurgusunu bozarak beklenen yapıda canlanıyor.

        Kuşkan’ın böylesi ‘iflah olmaz çapkın’a uyum sorunu çekmesi, Matthew McConaughey, Gerard Butler gibi oyuncuları mumla aramamızı sağlıyor. Her yan hikayede bir başka peruk olduğu çok belli olan ‘pespaye saç’ıyla yüklendiği yapaylık da gözlerden kaçmıyor. Poyrazoğlu’nun Marx’dan başlayan entelektüel göndermeleri ne kadar tutarlı tartışılırken, yan karakterlerin kalem değmemiş halleri çok bariz. Sadece ‘spermin seks yolculuğu’nun animasyon tanımının (ki fazlasıyla “She Hate Me”nin bir seks sahnesini hatırlatıyor) pespayelik bilinci ve renk paletiyle akılda kaldığı söylenebilir.

        KARAKTERLER NET TANIMLARA HAPSEDİLMİŞ

        Bunun dışında özellikle ‘Fransız kadın’ hikayesinde karakterin Fransızcayı sonradan sökmüş izlenimi bırakması derken aslında aniden unutulacak tiplemeler yaratılıyor. ‘Türk kadını böyledir’, ‘Fransız kadını şöyledir’, ‘Türk erkeği böyledir’, ‘Yaşlı Türk erkeği şöyledir’ gibisinden tek cümlelik köşeli tanımlar, katmansız bir şekilde bunların üzerine yapıştırılıyor. Cinsiyetçi bir tavırdan ziyade bütün insanları ayaklar altına alan, bu dünyada sahici kılmayan bir yaklaşımdan söz edilebilir. Kuşkan ile Poyrazoğlu’nun karakterleri bile belki bir peri masalı filminin içinde tutarlı durabilirmiş.

        Mirsad Heroviç’in ismi ise bir katkı veremeden, HD ile çekilen filmin renklerini ‘boğuk’ ve ‘itici’ hale getiriyor. Renkliliğe yönelim önemsenmeden griye kaykılan bir palet, filmin muhtemel neşesini zedeliyor. Kurgucu Erkan Özekan’ın temponun yükseldiği anlardaki ince dokunuşları takdir kazanırken, genel anlamda ‘genel plan-yakın plan’ dengesinde alanı daraltma algısı Hollywood estetiğini ‘yolda kalmış’ bir kıvama sokuyor.

        “Erkekler”, psikiyatr-hasta ilişkisi seks komedisi olarak oyuncuları değiştirmesi, karakterleri adamakıllı yaratması ve dijital teknolojinin renk işleme düsturlarına uyum sağlamasıyla sinemaskop oranında (2.35:1) evrensel bir iş olabilirmiş. Ama bu haliyle hafif prodüksiyon kalitesiyle ufak adımlar atarken garip esprilerden bir şeyler çıkarmamızı isteyen tavır hiç de doyurucu değil. Sinemasal sonuç alınmasını bırakın, ne karakterler, ne de durumlar güldürüyor. Yönetmen Faruk Aksoy ise “Fetih 1453” öncesi dönemindeki başarısız günlerine geri dönüyor.

        FİLMİN NOTU: 3.5

        Künye:

        Erkekler

        Yönetmen: Faruk Aksoy

        Oyuncular: Fikret Kuşkan, Ali Poyrazoğlu, Asuman Dabak, Güneş Emir

        Süre: 119 dk.

        Yapım yılı: 2013

        OYUNCULAR VE EKİP ‘SÜRGÜN’DE

        Ülkemizde Hollywood estetiğinin etkisini iyiden iyiye hissettirmesi, ‘Hollywood görünümlü’ sıfatını da aktif hale getirdi. “Sürgün” de bu tanımın sadece ambalajını barındırıp ‘sonradan görme’ izlenimi yaratırken, 1964’te Rum azınlıkların sürgünü ile sonuçlanan bir tarihi olaya Yeşilçam tembelliğiyle yaklaşıyor.

        Yeşilçam döneminin en aktif şirketlerinden Erler Film, 2000’lerde “Ömerçip” (2003), “Papatya ile Karabiber” (2004) dışında bir üretim yapmamıştı. Bunlar da o zamanki ucuzcu kimliğinden üreyen ‘çöp’ kıvamında eserlerdi. Ama ilkinin bu durumu bir parodi malzemesine çevirmesi lehine yansımıştı açıkçası.

        60’LARDA GEÇEN HİKAYE İÇİN SET GÜNÜMÜZDE KURULMUŞ

        Şirketin sahibi Türker İnanoğlu, kalitesi yüksekmiş gibi durup ‘çakma Hollywood’ izlenimi yaratan bir Rum azınlık sürgünü filmine imza atıyor burada. 1964’te feshedilen ‘İkamet, Ticaret ve Seyrisefain’ anlaşmasıyla Yunan pasaportlu kişiler sınır dışı edilmiştir. Rıdvan Akar’ın romanından uyarlanan “Sürgün” (2013) de o süreçten bir destansı aşkın peşine takılıyor. İnanç farklılıklarının ve azınlık olmanın ülkemiz insanında açtığı yaralara başka bir pencereden bakıyor. Büyükada’da varlıklı Rum kızı Eleni ile faytoncu Türk erkeği Sedat’ın törelere, siyasi dayatmalara meydan okuyan bağı karşımıza çıkarılıyor. Ailelerin bile onaylamadığı aşk, sinemaskop oranında “Rüzgar Gibi Geçti” (“Gone with the Wind”, 1939) sunma inadını canlandırıyor.

        Ancak kurgucu Hamdi Deniz’in bütün katkısına karşın, görüntü yönetmeni Ahmet Bayer’in “Köksüz”de (2013) de gördüğümüz ‘TV dizisine uygun çamur gibi görüntüler’den medet umması sinema tecrübesizi Erol Özlevi’yi de yaralıyor. Açılar ve mercekler dar alana sıkışmanın ve arka planı umursamamanın cezasını çekiyor. 127 dakikanın diretilmesiyle Biket İlhan filmlerinden farksız bir tarihi film karşımıza dikiliyor. Sanat yönetiminin tutarsızlığı, 60’larda geçen öyküde karakterlerin makyajlarını, kostümleri ve ön plandaki aksesuarları fazlasıyla incelikli gösteriyor. Ama arka plandaki vapurlar, tarihi mekanlar ve daha fazlası 2000’lerde canlanırken, temiz, hiç el değmemiş bir saflık içeriyor.

        OYUNCULAR HEYKEL GİBİ

        Film belki dramatik yapısıyla seyirciyi duygusallaştırabilir. Ama aşkı mı, azınlıklar ile Türklerin çekişmesini mi, varlık vergisinin yarattığı insani süreci mi yansıtacağını bilemeyen, Mahir Günşıray’ın yapaylığına yüklenen eser uzadıkça uzayan ve bitmek bilmeyen bir ‘boyutsuz destan’ kıvamında. Açılış jeneriğinin başarıyla kurgulanması bir tarafa, araya giren kimi anlar da kaliteyi hissettiriyor. Ama genel ambalaj sanki ‘Hollywood görünümlü Yeşilçam melodramı’ olarak canlanıyor. Sonradan görme bir damarla sarılıp günümüz Türk sinemasına adapte oluyor. Bizim adımıza üçüncü dünya ülkesi sineması hissiyatını kuvvetlendiriyor.

        Özlevi, İnanoğlu ve Güray’a uyum sağlayan Saadet Işıl Aksoy ve Tolgahan Sayışman ise bütün filmi makyaj patlamasıyla geçirip heykel işlevi görüyor. Herhangi bir anda değişmeyen ve tutarlılık yaratmayan bu durum karşımıza fazla pörsümüş ve gereksizce ağdalı bir aşk çıkarıyor. Sayışman duruma ayak uydururken, Aksoy yapay aksanı ile şaşırtıyor. Diyalogların orantısız kullanımını ise hiç saymıyoruz. En iyimser yorumla 90 dakikası TV ekranına, geri kalanı sinemaya uyum sağlayan görsellik kendi köşesinde can çekişiyor. “Sürgün”, “Güz Sancısı”nın (2009) bir gıdım altında kalıp şimdinin azınlık hikayelerinde “Dedemin İnsanları”nın (2011) akrabalığını iyi kullanamıyor. Onunla “Kelebeğin Rüyası”nın (2013) ‘Hollywood sonradan görmeliği’ ile birleşmiş hali gibi duruyor.

        FİLMİN NOTU: 2.9

        Künye:

        Sürgün

        Yönetmen: Erol Özlevi

        Oyuncular: Saadet Işıl Aksoy, Tolgahan Sayışman, Mahir Günşıray, Rühsar Öcal

        Süre: 127 dk.

        Yapım Yılı: 2013

        BAYAĞI BULUŞMA KOMEDİSİ

        Diyaloglarından kurgusuna kadar en fazla dizi piyasasında tutarlı olabilecek yerli buluşma komedisi “Arkadaşlar Arasında”, bağımsız ruhlu hikayesini besleyip ayağa kaldıramıyor.

        ‘Bir yıldönümü veya doğum günü kutlaması için buluşma filmleri’ sinemada geniş bir yere sahip olmasa de zaman zaman başvurulan bir alandır. Bu durum karşısında arkadaşlar arasındaki muhabbetler öne çıkar. Ama riskli ve genelde tek mekana sıkışmasıyla günümüze uygun durmayan bir yapı da buna eşlik eder. Her şey diyalogları iyi yazmak ve kurguyu doğru ayarlamakla ilişkilidir. Eğer bir planı bile orantısız yerleştirirseniz sonuç facia olabilir.

        KÜÇÜK EKRAN DEKUPAJI HAKİM

        “Arkadaşlar Arasında” (2013) da bu durumdan mustarip. 30 yaşlarındaki dört arkadaşın buluşmasını ele alıyor. Ege’de bir sahilde denize kurulan rakı sofrasının çekiciliğine odaklanıyor. Bu durum samimi, naif, cana yakın olması gereken bir görüntü veriyor aslında. Filmin teatral olmadığını söyleyerek biraz ‘ümit’ verebiliriz.

        Ama bu durum seyirciyi TV dizisi niyetine üretilmiş bir 81 dakikayı izlemekten bizi alıkoyamıyor. İster istemez flashbacklerle yürüyen mizansen bir süre sonra kırılganlaşıyor. Horzum’un Aylin Zoi Tinel’den aldığı hikaye kurgusunda ‘geriye dönüş, ileriye gidiş’ tutarlılığı ise bir nebze olsun ilgiyi ayakta tutuyor. Ama en iyi ihtimalle, bütçenin de katkısıyla küçük ekran dekupajını kaldırabiliyor.

        BOYUTSUZ BİR MİZAH ANLAYIŞI

        Bu da filmi, erkek muhabbetine odaklanan bayağı bir komediye dönüştürüyor. Zira durum komedisinin ya da kesişen hayatlar komedisinin iplerini elden kaçırmak kimseye yaramıyor. Gökham Horzum’un diyalog konusundaki beceriksizliği, oyuncuların giyinmeden evden gelmiş izlenimi bırakması ve kurgunun tek boyutluluğuyla harmanlanıyor. Hem izlemesi zor, hem manasız, hem de güldürmekten ziyade sinema sanatı üzerine düşündürten bir seyir böylece canlanıyor.

        “Arkadaşlar Arasında” olup biteni çözme adına ise hiçbir adım atmadan iğreti duran mizah duygusunu kartonluğa terk ediyor. Bu durum da senarist-yönetmen Horzum ile oyuncu kadrosunun acemiliğinden kaynaklanıyor. Ulrich Seidl’ın yanında çalışmış ortak görüntü yönetmeni Hans Selikovsky’nin varlığı ise yeterli olmuyor.

        FİLMİN NOTU: 2.3

        Künye:

        Arkadaşlar Arasında

        Yönetmen: Gökhan Horzum

        Oyuncular: Ayhan Aktaş, Deniz Alan, Fırat Albayram, Salih Bademci

        Süre: 81 dk.

        Yapım Yılı: 2013

        ÖZÜR DİLEMESİ GEREKEN YÖNETMEN OLMALI

        Akli dengesi bozuk bir adamın hayata tutunma ve aile bireyleriyle iletişim kurma mücadelesini ele alan “Özür Dilerim”, son dönemde festival kitlesi için üretilip sanat yapmaya çalışırken doğal durmayan filmlerden biri. Güven Kıraç’ın dolu dolu performansı bu zor karakteri başarıyla ayağa kaldırırken, Cemil Ağacıkoğlu’nun ‘rastgele çekilmiş fotoğraflar yeterli’ algısı ‘minimalist sinema’ değerleri için yeterli olamıyor.

        Sinema tarihine baktığımızda ‘akli dengesi bozuk karakterler’ genelde zor oyunculuklar gerektirir. Hollywood’da ise fazlaca eleştiriye tabi tutulup ‘abartılı’ veya ‘overacted’ performans olarak konumlandırılır. Bir diğer taraftan da akıllarda yer etmeyi ihmal etmez. Elbette bu konunun Türkiye ayağı çok da keskin değil.

        YAPMA MİNİMALİZMDEN ÇIKAN ÇİĞ MELODRAM

        Ama özellikle “Eylül” (2011) ile ölümcül hastalık içeren acıklı bir filme imza attıktan sonra ‘yapma minimalist kimliği’ni devam ettiren fotoğraf ve video klip arka planlı Cemil Ağacıkoğlu, burada da hedefinden şaşmıyor. Fotoğrafları birbirinden ayrı ayrı üst üste kurgulayan, bunu sinemasal bir düşüncenin uzağına yerleştirirken, genel plana sadece bir kere geçen bir anlayış var. Video klibin ‘biçim’ arayışından fışkıran çerçevelerin, minimalist anlam yaratma arzusunda müziksiz kalması filmin esaslı sorununa dönüşüyor. Biçim ile içeriğin değil de, biçim ile işitsel yapının uyumsuzluğu tam olarak bu noktada devreye giriyor.

        Evin içinde sıkışan üç kardeşin ve annelerinin hikayesi burada mevzu. Yönetmen ise Selim’in ‘otistik’ halinin üzerine giderek işe bir duygusallık katıyor. Her normal yaşamın ortasında bir köşede ‘öylesine takılan’ bu karakter aslında nur topu gibi bir melodram evladı... Onun bu yaptıklarını yerine getirirken yönetmenin “Eylül”de ‘kanserli kadın karakter’le tanımladığı duygu selini burada da yakalaması yine ilginç değil.

        GÜVEN KIRAÇ FİLMİ KURTARMAYA ÇALIŞIYOR

        Çağdışı bir dramatik yapının eşliğinde, demode ve tabansız bir minimalist gelenek böylece açığa çıkıyor. Ailenin hikayesi ise büyük oranda anlamsız ve içi dolu olmayan çerçevelere girip oracıkta kalıyor. Boyutsuzluk 85 dakikayı doldururken, aslında göz yaşı akıtmak için filmin karşısında olduğunuzu düşünüyorsunuz.

        Bu anlarda Güven Kıraç’ın sesini çıkarmadan uzun saçları, hafif makyajı ve dengeli hareketleriyle Selim’e güç vermesi önemli. Bu konuda bir inandırıcılık aşılanması da “Kaçıklık Diploması”nda (1998) Ayda Aksel’in tedirgin ediciliğini, ‘minimal’ bir ruhla yaşatıyor. Ancak ötesinde duran dramatik akışı ilerlemeyen bir melodram ve açısız bir perde deneyimi. Yani gözünüzü kapasanız veya senaryoyu okusanız karşılaşacağınız tepkilerin aynısını yaşıyorsunuz film süreci boyunca...

        FİLMİN NOTU: 2

        Künye:

        Özür Dilerim

        Yönetmen: Cemil Ağacıkoğlu

        Oyuncular: Güven Kıraç, Sema Poyraz, Köksal Engür, Gökhan Kıraç

        Süre: 85 dk.

        Yapım Yılı: 2013

        YARIM KALMASINA ÜZÜLELİM Mİ?

        Geçen yıl çekilen ‘belgesel’ görünümlü “Toprağın Çocukları”na cevap vermek için üretilmiş gibi duran “Yarım Kalan Mucize”, Anadolu’da 1940’ların başında ‘sosyopolitik bir konu’ olan Köy Enstitüleri’yle ilgili başarısızlık abidelerinin bir yenisi. Kurgusuzluğun, çamur gibi görüntülerin, ışık niyetine canlanan ucuzculuğun, öğretici diyalogların ve aşırılıktan güç alan yapay performansların katkısıyla ise herhangi bir dala tutunamayıp kendimizi ilkokul sıralarında hissetmemizi sağlıyor.

        “Ayın Karanlık Yüzü” (2005) gibi bir filmimsi ve “Kayıkçı” (1999) gibi Birleşmiş Milletler barış operasyonu kıvamındaki tanıtım filmi ile bildiğimiz, 20 senelik bir kadın yönetmen. Ama onunla aynı cümle içinde Yeşim Ustaoğlu ve Aslı Özge’den bahsetmek yanıltıcı olur. Zira festival yarışmalarına katılsa dahi Biket İlhan, asla bir ‘sinema yönetmeni’ statüsüne ulaşamadı. Kendi öğretmen arka planında kalan bir isim olarak anılmaya mahkum kalırken, eğer sevip sayıldıysa da bunu ‘sosyal sorumluluk projesi koordinatörü’ ya da ‘öğretici müze müdürü’ kimliğiyle başardı.

        KAMERANIN KONTROLÜ KAYBETMESİNE ŞAŞIRMIYORUZ

        Onun bu en kişisel projesinde bu ‘kafa yapısı’nın Nihan Belgin’e kadar uzanması ise üzücü. Kurgucu, senarist, yapımcı ve başrol oyuncusu Belgin, tabiri caizse kendisine bırakılan ‘miras’ı iyi kullanıyor. Anne asla saygısızlık etmiyor. İlhan deyince aklımıza gelen çamur gibi görüntüler, aşırılık kokan oyunculuklar ve öğretici diyaloglar desteğini sinemaskopa (2.35:1) taşıyor. Sonuç ise trajik bir müsamereden ibaret…

        Yetkin Dikinciler’in “Mavi Gözlü Dev” (2007) ve Dolunay Soysert’in “Cumhuriyet” (1998) ve “Veda” (2010) haletiruhiyesinden kurtulamayıp ‘tarihi ve şöhretli karakter albenisi’ni taşımaya kalkışması bir sorun. Ama esasen bir ‘Köy Enstitüleri filmi’ daha sahadan boynu bükük ayrılıyor burada. Kameranın oyunculara odaklanmaya çalışırken kontrolü kaybetmesi ışık ve kurgu hiç yokmuş hissiyatına kadar uzanıyor. Çerçevelerde ise 1960 coğrafyası adına herhangi bir ‘zaman’ duygusu hissedemiyoruz. Geçtiği zaman diliminin anlaşılmadığı ve bizim zor idrak ettiğimiz ‘okul görüntüsü’, kolay halledilmiş parçalarla bütüne yol veriyor. Hikayeyi bastıran müziğin yüksek volümünün korku filmi tonundan seslenmesi ise şaşırtıcı olmuyor nedense.

        SEYİRCİ İLKOKUL ÖĞRENCİSİ YERİNE KONULUYOR

        “Yarım Kalan Mucize”, sözüm ona Anadolu’daki feodal düzene bakış bir kadın hikayesi üzerinden anlamlandırıyor. Ama dramatik akışın kırılganlığı, çamur gibi görüntülerin bayağılığı ve birbirine bağlanmayan karelerin etrafta rastgele dolaşma isteği o kadar bariz ki filme girmek, metnin duygusuna kapılmak imkansız hale geliyor.

        Sadece bağıran müziklerin, öğretici oyuncuların bir derste karşımıza çıkmasından ‘tane tane laflar’ dinliyoruz. İlkokul öğrencisi yerine konuluyoruz ve sinemanın ilk yıllarındaki alışkanlıklarımızla yüzleşiyoruz. Kameranın girdiği mekanların eskiliğinden şüphe ederken, tek bir mum ışığı ile ucuza getirilen iç mekan çekimleri gözlerden kaçmıyor. Böylece Biket İlhan, kendi kimliğine yakışan bir esere daha imza atıp kimseyi yanıltmıyor. Tecrübeli sanat yönetmeni Mustafa Ziya Ülkenciler de bu durumdan yara alıyor.

        FİLMİN NOTU: 2.5

        Künye:

        Yarım Kalan Mucize

        Yönetmen: Biket İlhan

        Oyuncular: Nihan Belgin, Ayten Uncuoğlu, Yetkin Dikinciler, Dolunay Soysert, Sinan Tuzcu

        Süre: 91 dk.

        Yapım Yılı: 2013

        GERÇEK BALKAN FİLMİ DEĞİL!

        Sosyal gerçekçi sinema ekseninde işler üretmesine alışmadığımız Bosna-Hersek, burada bu konuya eğilen, amatör oyuncuların rol aldığı bir eserle dikiliyor karşımıza. “Tarafsız Bölge” ve “L’enfer” ile becerisini kanıtlayan Danis Tanovic, sanki ülkede Bosna Savaşı sonrası konuların bitmesinden ve ‘yolda geçerken bir hurdacı gördüm, müthiş bir egzotizm yayıyor, onun hikayesini anlatmalıyım’ gibi bir kolaycılıktan mustarip.

        İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin açtığı yolla ‘sosyal gerçekçi hikayeler’ sinemada fazlaca yer bulmaya başladı. Nerede bir ekonomik kriz, bir ilgi çekici alt sınıf mücadelesi var ise oradan bir omurga inşa edildi. Kâh dramatik, kâh mizahi yönleriyle de bu formül eğilip bükülerek ‘bambaşka bir sosyolojik düzeni ele alıyorum’ gibi çok özgün olmayan bir tümceyle canlandırıldı.

        SADECE HURDACILIK YETERLİ Mİ?

        “Tarafsız Bölge” (“No Man’s Land”, 2001), “L’enfer” (2005) gibi filmleriyle dikkat çeken Danis Tanovic ise burada bir hurdacı ile ailesinin yaşadığı bürokratik sorunları ele alıyor. Ama “Ju Dou” (1990) veya “Umberto D.” (1952) kadar keskin ve iğneleyici bir sonuç alamıyor. Gerçek insanlar kullanan Bosnalı yönetmenin, bir şekilde Visconti’nin “Yer Sarsılıyor”unun (“La Terra Trema”, 1948) yamacına yanaştığı net.

        Ancak oradan yola çıkarken günümüzde olabilecekleri ne kadar teneffüs ediyor tartışmalı. Zira sallanan bir el kamerasıyla egzotik değeri olan bir ailenin peşine takılmak, bunun üzerine de ‘hurdacılık’ mesleğinin ‘takırtı tukurtu’sundan bir ‘kesme biçme’ işlevi yaratmak yeterli mi tartışılır.

        “İKİ DİL BİR BAVUL” İLE AKRABA

        Cinema vérité geleneğine göz kırpan eserin bu tabandan kendini canlandıran amatör oyuncularla ‘doküdrama’ya kayıp bizde “İki Dil Bir Bavul” (2008) ile başlayan geleneğe yanaştığı net. Ancak oradan kazıyıp çıkarttıklarıyla, doğallık ve sıçramalı kurgu hamlesiyle hiç de kalıcı olamıyor. Süre haddini çok aşmasa de zaman dilimini iyi değerlendiremeyen yönetmen, Bosna Savaşı sonrası Balkanlar damarındaki sinemasal hikayelerin bitmesinden çekiyor. Aynen Milcho Manchevski’nin düştüğü duruma düşüyor.

        Tanovic, ‘şu adam hurdacılık yaparken bürokrasinin dolandırıcılığına gelmiş, iki de fabrika borusu koyarsak tamamdır’ gibi bir cümleyle hareket ediyor. Yoldan geçerken gördüğü bir ‘meslek’in çekiciliğine bel bağlıyor. Ancak “Tarafsız Bölge” başarısı sonrası “Güzel Bir Hayat Düşlerken” (“Circus Columbia”, 2010) ile günümüz Bosna-Hersek’indeki geçmişe dayalı sırları inceleme hamlesi gibi bir ‘samimiyet’i dahi burada göremiyoruz.

        BALKAN SİNEMASI BU DEĞİL!

        Yönetmenin çok sevdiği insan hikayesi ise ne Dardenne Kardeşler’in yetkinliğini, değişkenliğini, ne de Romen Yeni Dalgası’nın becerisini akla getiriyor. Aksiyonsuzluk “Yer Sarsılıyor”un yeniden çekilmesini, De Sica’nın geleneğinin canlanmasını arzulamamızı sağlıyor. Bu da sinema adına önemli durmayan bir eseri ‘geri kalmış’ haliyle sonraki nesillere bırakıyor.

        Balkan sinemasının ancak ‘sosyal komedi/hiciv’ adına Jiri Menzel’den yüklendiği belki ‘Çek damar’ı da böylece alışık olmadığı bir düşünce ile salondan ayrılıyor. Zira bizim onlardan bildiğimiz Dusan Makavejev, Emir Kusturica gibi fazlasıyla cins ve ayrıksı isimler. “Bir Hurdacının Hayatı”, Bosna Savaşı’na ait çekici dramatik damarlardan arınması sonrası bir türlü belini doğrultamayan ülke sinemasının bir özetini sunuyor.

        FİLMİN NOTU: 3.8

        Künye:

        Bir Hurdacının Hayatı (Epizoda u Zivotu Beraca Zeljeza / An Episode in the Life of An Iron Picker)

        Yönetmen: Danis Tanovic

        Oyuncular: Nazif Mujic, Senada Alimanovic, Semsa Mujic, Sandra Mujic

        Süre: 75 dk.

        Yapım Yılı: 2013

        SİNEMADA ÇÖP, TV’DE EĞİTİM VİDEOSU

        Bir BBC belgeselini üçüncü boyuta taşıma sevdasındaki “Dinozorlarla Yürümek”, arayışçı kamerasının dinozor türleri arasında kaybolmasıyla şaşkınlığını gizleyemeyip Disneyland usulü bir eğitim videosuna dönüşüyor.

        Dinozorlarla ilgili bir belgeselin üç boyutlu sinema deneyimi için budanmış, dönüştürülmüş bir versiyonu denebilir. “Dinozorlarla Yürümek” (“Walking with Dinosaurs”, 2013), “İmparator’un Yolculuğu”nun (“Le Marche de L’Empereur”, 2005) penguenler için yaptığını bu milat öncesinde yaşayan ırk için canlandırıyor. Ancak buna bir de yapma ‘yan hikaye’ ekliyor.

        BBC İÇİN ÜRETİLMİŞ GİBİ

        ‘Macera’ algısı “Dünyanın Merkezine Yolculuk” (“Dünyanın Merkezine Yolculuk”, 2008) kıvamında başlayıp kurmaca tipler yaratsa da esas şekillenme öyle olmuyor. ‘Kurmaca karakterimsiler’, bir ayak izinden tüm dinozorların tarihine sevimli bir kuş ile geçiyor. Onun konuşmadan çıkardığı içses belirleyici oluyor. Büyük oranda da filmin sempati düzeyini arttırıyor.

        Animasyoncu Barry Cook ve belgeselci Neil Nightingale’in birleşmesi BBC usulü bir belgeselden ötesini veremiyor. ‘Buz Devri’nin (‘Ice Age’) bu konuda çeşnili bir macera algısı izleme düşüncesi bertaraf ediliyor. Sanki Spelberg ‘Jurassic Park’ fenomenini yaratmamış da burada dinozorların arasına atılan bir kamera ile ‘derme çatma bir proje’ çıkmış gibi hissediyoruz.

        1920’LERİN BELGESEL ANLAYIŞI

        Ancak işin komik yanı reklam aralarıyla tanıtılan dinozor tiplerinin hiçbiri bu duruma uyum sağlamıyor. Kamera gözlemci halini koruyup nereye gideceğini şaşırıyor. Araya sızma hali işin ucunu, modern belgeselin mimarlarından Robert J. Flaherty imzalı “Kuzeyli Nanook”unun (“Nanook of the North”, 1922) buzullar üzerinde yarattığı dünyaya kadar götürüyor ister istemez.

        “Dinozorlarla Yürümek”, anlatıcı sesiyle konuşup ağız oynatmayan dinozorların evreninde garip bir Disneyland gösterisi. Bilmem kaçıncı boyutta da izlense ‘sinema’ diyemeyeceğimiz seyir sürecini de bu noktada tamamlıyor. Dinozorları merak edenler arada yapılan “Dinozor” (“Dinosaur”, 2000) gibi garip animasyonların yanına bunu da ekleyebilir. Zira karşımızdaki sinema perdesinde ‘çöp’, TV ekranında ‘eğitim videosu’ tanımıyla anılabilecek ‘bir şey’.

        FİLMİN NOTU: 0.7

        Künye:

        Dinozorlarla Yürümek (Walking with Dinosaurs)

        Yönetmen: Barry Cook, Neil Nightingale

        Süre: 87 dk.

        Yapım Yılı: 2013

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        Arada Kalan (What Maisie Knew): 3.4

        Arınma Gecesi (The Purge): 7.5

        Aşk Ağlatır: 2.1

        Aziz Ayşe: 4

        Başka Söze Gerek Yok (Enough Said): 5.7

        Behzat Ç. Ankara Yanıyor: 2.9

        Benim Dünyam: 3

        Bir Vampir Hikayesi (Byzantium): 6

        Bu İşte Bir Yalnızlık Var: 4.4

        Buraya Kadar (This is the End): 4

        Carrie: Günah Tohumu (Carrie): 3

        Çılgın Hırsız 2 (Despicable Me 2): 6

        Danışman (The Counselor): 5.3

        Düğün Dernek: 3.9

        Erkek Tarafı: Testosteron: 1.8

        Frances Ha: 4

        Gözümün Nûru: 6.8

        Günce: 2.8

        Hayatboyu: 7

        Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları (The Hobbit: The Desolation of Smaug): 5.9

        Hükümet Kadın 2: 2.5

        İki Kafadar: Chinese Connection: 1.9

        Kahraman İkili (Free Birds): 3.2

        Kalbim Sende (Don Jon): 4

        Kaptan Phillips (Captain Phillips): 4

        Kesişen Hayatlar (Krugovi / Circles): 4

        Kim Ki-Duk’tan (Moebius): 6.5

        Last Vegas: 5

        Mavi En Sıcak Renktir (La Vie d’Adele: Chapitres 1 & 2): 8

        MC Dandik: 3.5

        Onur Savaşı (Jagten / The Hunt): 5.5

        Ölümsüz Aşk (Ain’t Them Bodies Saints): 5.9

        Popüler (Populaire): 6.1

        Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2 (Insidious: Chapter 2): 5.8

        Saroyan Ülkesi: 5

        Sen Aydınlatırsın Geceyi: 8.7

        Sev Beni: 4.5

        Son Durak (Fruitvale Station): 6

        Sona Doğru (All is Lost): 2

        Su ve Ateş: 2.9

        Şevkat Yerimdar: 4.5

        Tamam Mıyız?: 4

        Thor: Karanlık Dünya (Thor: The Dark World): 3.8

        Ustura Dönüyor (Machete Kills): 4

        Uzay Oyunları (Ender’s Game): 3.9

        Üç Yol: 4.3

        Yarım Kalan Şarkı (Unfinished Song): 5.2

        Yerçekimi (Gravity): 3.8

        Yılın Savaşı (Battle of the Year): 1.6

        Yozgat Blues: 6.5

        Zafere Hücum (Rush): 7.5

        Zamanda Aşk (About Time): 6.7

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        Diğer Yazılar