Sizi alıp götürecek gizemli bir aşk
Kerem Akça / keremakca@haberturk.com
14 ŞUBAT FİLMLERİ
Bozcaada’da kimlik bunalımı, hafıza kaybı, şehir hayatı, sevgisizlik gibi temaları ele alan “Bi Küçük Eylül Meselesi”, capcanlı bir modern aşk filminin kaynağına dönüşüyor. Gizemli sıfatını üzerine almaktan gocunmayıp bu konuda bir omurga kullanan eserde, Farah Zeynep Abdullah’ın iyi yazılmış tiplemesine yakışan, filmi sürükleyen ve katmanlı performansı dikkat çekiyor. Engin Akyürek’in ona uyumuna sinematografi ve kurgunun da eklendiği, böylece lineer akmayan yapıya belli oranda kalite aşılandığı görülebiliyor. Modern bir ‘Güzel ve Çirkin’ öyküsü olarak anılabilecek “Bi Küçük Eylül Meselesi”, Ömer Kavur fonlu rengârenk bir aşk filmi.
Sinemada hafıza kaybını ele alan filmleri bir çırpıda sıralamak çok kolay değildir. Ama bunlar özellikle kara film ve psikolojik-gerilimle ilişkili bir şekilde ‘hassas noktadan beslenme’ numarasıyla öne çıkmıştır. Dramatik motivasyon adına değer arz etmiştir. Bu formülün dehlizlerinde yapılan bir yolculuk, keyifli sinemasal anlarla yüzleşmek anlamına gelmiştir. ‘Ezel’in senaristi olarak nam salan, tiyatro arka planlı Kerem Deren burada bu konuda vasıflı bir filme imza atmak için kolları sıvamış.
ŞEHİRLİ MODERN İNSAN TANIMI
Açılış karesinden kapanış karesine kadar iyi planlanmış, Gökhan Tiryaki’nin sinematografisinden Aylin Zoi Tinel’in kurgusuna kadar ritim duygusunu ve kaliteyi çözmüş bir eser bu çabayla canlanıyor. Açılışta yatakta uyanan ‘Eylül’ün, normal objektiften daha fazla açılmayan bir lensle alınmış kaydırmalı plan sekans ile sokakta yürürken resmedilmesi ‘şehir hastalığı’na dikkat çekiyor. Aşırı ilgiden, uzun süreli ilişkilerden, konformizmden, basmakalıp ve sistemli hayattan bıkmış bir tiplemeyle tanışıyoruz.
Deren, ‘şehirli’, rahat sınıftan gelen, “Aşkın İkinci Yarısı” (2010), “Romantik Komedi” (2010), “Aşk Tesadüfleri Sever” (2011) gibi eserlerdeki karakter tanımına yakın bir modern insan yaratıyor. Eylül, ‘aptal sarışın’ prototipine yakışırken bir şeylerin peşine düşüp, bir maceraya atılıp varoluşunu sorgular hale geliyor. Aslında bunu gerçekleştirme becerisi senaryonun atardamarında gizli.
EYLÜL’ÜN ZİHNİNE GİRİNCE ÇIKMAK ZOR!
Farah Zeynep Abdullah’ın can verdiği bu karakterin, şık, yakışıklı, gösterişli ve umursamaz sevgilisiyle hiçbir teması kalmamış. Ondan bir şekilde kurtulup yeni bir heyecana atılmak istiyor. Ancak bir şekilde kendini bir trafik kazasında başından yaralı buluyor. Film de burada bir canlılık kazanıp, senaryosal dönüşlerini ince ince planlayarak ilerliyor. Karakterin içsesinden, renklilikten, doğa-insan ilişkisinden besleniyor.
Geleneksel bir Yeşilçam aşk filminde, melodramatik patikalar izleyecek bu hikaye hiç öyle gelişmiyor. Aksine Ömer Kavur’un kimlik bunalımına odaklanırken, otellere, saatçilere veya adalara teslim ettiği ana karakterlerinden biri canlanıyor. Eylül’ün ruhsal dünyası, kapitalizmin yarattığı bunalımı yansıtıyor. Onun bilinçaltına girmek, ‘düşsel’liğin yamacından geçen evreni tatmak ise çıkmak istememe arzusunu beraberinde getiriyor.
LİNEER AKMAYAN GİZEMLİ BİR AŞK FİLMİ
Hikaye kurgusuna orta yerinden açılan oyuklarla ilerleyen eserin aşk filmi modeli olarak “Bir Kadın ve Bir Erkek” (“Un Homme et Une Femme”, 1966) ile “Zor Tercih” (“The End of the Affair”, 1999) gibi lineer olmayan eserlerle bağ kurduğu söylenebilir. Bunu yaparken de ikincisinin ‘kilit bir sekans’ ile her şeyi tayin etme algısı gerçekleşiyor. Kaza sahnesinin bir ay öncesinde, devamında ve etrafında neler olup bittiği iki karakterin bakış açısından yansıtılıyor.
Bozcaada’nın tabiat güzellikleri filme ayrı bir ivme, sıcaklık katarken, üzerine muşamba giymiş gibi duran paspal Tek (in) karakterinin işlevi de uzun süre kafa kurcalıyor. Deren, büyük oranda ona dokunmakla birlikte ikinci içsese geçen hikayede, bakış açılarından ilerleyip boşlukları doldurmayı planlıyor. Hatta ‘sırayla anlatayım yaşadıklarımızı’ diyen sesin bir anlamda günümüz ile geçmişi iç içe geçirmesi ‘uyum kesmesi’ni anlamlı kılan geçişleri karşımıza çıkarıyor. Ama bu konuda asla her saniyesine göre planlanan matematiksel bir yapı kuruluyor.
AŞK DOĞAYA DOKUNMADAN İNANDIRICI OLABİLİR Mİ?
Araya araba kazasından parçaların veya kızın denize düşmesinden kareler ekleyen yönetmen, aşkın yoğunluğunu, kapitalizmin ise sevgisizlik sendromunu bu iki karakterin üzerinde buluşturuyor. Aşk filmlerinin çoğunun aradığı, ‘modern dünyada doğaya dokunmayan aşk geçerli midir?’ sorusu kulağımızda yankılanıyor. ‘Kapitalizm’ ile ‘doğa’nın çatıştığı noktada bir ‘kayboluş’, bir ‘gizem’, senaryonun omurgasını kontrol altına alıyor.
Kimlik bunalımı, hafıza kaybı, kapitalizm, sevgisizlik gibi temalar bir çırpıda ana motife dönüşürken, Deren’in Tiryaki’den aldığı daraltıcı steadicam kaydırmaları oyunculara alan açıyor. Zoi Tinel, fazla hızlı bir kurgu kullanmazken, montaj sekans gibi Hollywood taktiğine neredeyse hiç başvurmuyor. Aksine zaman dilimlerinden parçaları birleştirmeye veya bunları zıtlaştırmaya gayret ediyor.
İKİ BAŞROL OYUNCUSUNUN YETENEĞİNDEN ÇOKÇA BESLENİYOR
Bu durum hikaye kurgusuyla oynanmış, modern dilli bir aşk filmi çıkarıyor karşımıza. “Bi Küçük Eylül Meselesi”, süresinden oyunculuklarına kadar haddini ve söyleyeceği şeyleri bilen bir tür eserinin nasıl üretileceğini ispatlıyor. Final sekansında son görüntü biraz fazla sürpriz dursa veya yan karakterlere kalem izi bilme değmemiş olsa da sinemaskop formatında olup bitenler, Erdil Yaşaroğlu’nun karikatür çizimlerinin natüralizmle harmanlanmasıyla lezzetli bir berraklıkla doluyor. Elbette buradan bir “Kaybedenler Kulübü” (2011) yenilikçi estetiği beklemek çok akıl karı değil.
Popüler bir sinema örneğinde aranan güzellik, içimizi ısıtma algısı canlanıyor. Farah Zeynep Abdullah’ın, katmanlı karakteri gülüşlerinden ciddiyetine kadar kaotik bir portreleme yetisiyle kavraması filme çok şey katıyor. Engin Akyürek ise sinema perdesindeki ilk önemli rolünde karikatür Tekin tiplemesinde donuk ama uyumlu, şaşkın ama manalı bir kimlik yaratıyor. Bu ikili için Türk sinemasında yetişen yetenekli ve heyecan verici genç kuşak oyuncular demek mümkün.
Film ise Hitchcock’a da yaklaştırılabilecek ‘gizem filmi’ türünde hafıza kaybı konusu üzerinden bir denge, bir etkileşim, bir heyecan salgılıyor. Modern ‘Güzel ve Çirkin’ öyküsü böylece fazla sekme yaşamadan ülkemizin güzel tatil beldesi Bozcaada’dan adeta bir ‘toplumsal bellek’ kazanıyor. Sanatçı ruhlu entel adam ile rüküş, gösteriş müptelası kadın arasındaki ilişki, tam da bugünlerde yaşandığı gibi veriliyor.
FİLMİN NOTU: 5.5
Künye:
Bi Küçük Eylül Meselesi
Yönetmen: Kerem Deren
Oyuncular: Farah Zeynep Abdullah, Engin Akyürek, Ceren Moray, Serra Keskin
Süre: 105 dk.
Yapım yılı: 2014
VAMPİR FİLMLERİNİN ‘HARRY POTTER’I
Genç vampir kızlı fantezi edebiyatı uyarlamalarından “Vampir Akademisi”, ‘Alacakaranlık’ın açtığı yolda ilerleyen alt tür filmlerinden biri... Ancak bu alanda ‘mini dizi’ olarak planlanmasının yanı sıra, zayıf oyunculukların mizansenleri bozmasının, üstünkörü diyalogların yapaylığının ve rastgele karelerle yol alan rejinin göze batmasının kurbanı oluyor. Muhtemelen vampir filmlerinin ‘Harry Potter’ı olarak nam salacak “Vampir Akademisi”, ilk sınavında iyi puan alamayıp ‘B sınıf’ sonuç veriyor.
‘Alacakaranlık’ (‘Twilight’) ile birlikte ticari vampir filmlerinin su içiş tarzı da, yemek yiyiş tarzı da değişti. Bütün gelenekleri görenekleri baştan yazıldı. Bunun sebeplerini bir çırpıda sıralamak kolay değil aslında. Ama işin doğrusu ‘gençlik vampir fantezisi’ adı altında anılabilecek alan, bütün kurallarıyla bir model bıraktı geriye. İster istemez de her başyapıtın, öncü eserin ardından üreyen filmler etrafımızı sardı.
ADETA ‘HARRY POTTER’ TRANSİLVANYA GÖRMÜŞ GİBİ
“Vampir Akademisi” (“Vampire Academy”, 2014) şimdilik o geleneğe en yakın film. ‘Alacakaranlık’ın kasabada geçen gençlik hikayesini, yatılı okula transfer ediyor. Buradan da karşımıza malikanemsi bir okul mimarisi çıkarıp oradaki hocaların ve vampir türlerinin mücadelesini resmediyor. Moroi, Strigoi ve Dhampir kavramlarına alan açan bir evren böylece inşa ediliyor.
Aziz Vladimir Akademisi, aslında Transilvanya’daymış izlenimi bırakıyor. Kont Drakula’nın evi misali bir dış görünüme sahip. Ancak tek fark olayın 17 yaşındaki Bella Swan’dan Rose Hathaway’e geçip, aşkı, tercihleri ve büyüme dönemini resmetme sevdasıyla konumlanması. Gabriel Bryne, Olga Kurylenko gibi isimler ‘Doğu Avrupa kökenli’ duran öğretmen tipleriyle bir anlamda ‘Harry Potter’ın İngiliz ekolüne atıfta bulunuyor. Bu konuda en baştan bir ‘saf ırkçılık’tan söz edebiliriz.
SERİNİN İLK HALKASI İÇİN ‘EKSİ’
Ancak bu sürecin biraz üstünkörü işlediğini de söylemek mümkün. Richie Mead’in romanından uyarlanan eser, büyük oranda ‘mini dizi’ için tasarlanmış. Açılıştaki kırılgan kurgu geçişleriyle görülen araba kazası bu durumu ortaya koyuyor. Kapanış da buna eşlik ediyor. Sanki aralara pembe dizi arası misali ayraçlar konuluyor. Zoey Deutsch-Lucy Fry arasında José Ramón Larraz veya Jesús Franco’yu memnun edecek ‘lezbiyen yanılsaması yaratan boyundan öpme eylemi’ seremonisi yaşansa da mesele bu ‘kitsch’likte ilerlemiyor.
Yavaş yavaş Fry’ın da Deutsch’ın da yeteneksiz olduğu ortaya çıkıyor. Hatta Deutsch’un dolgun göğüsleriyle bir ‘vampir erotizmi’ yaymak için projeye dahil olduğu ve ‘camp’ eğilimler sergilediği net. Ama Daniel Waters’ın diyalog zafiyeti derken, ikili iletişimlerde, açı-karşı açı tekniğinin hakim olduğu anlarda bile bir inandırıcılık sezemiyoruz. Bu da bütün fikirlerin yapım aşamasında, romanda kalmasını sağlıyor. Psi-köpek olarak adlandıran vampir melezi köpeklerin yanı sıra insan-vampir melezi Dhampir teriminin avcılık esaslarına göre hareket eden ‘Blade’ veya ‘Underworld’ kökeninden gelmiş gibi durması şaşırtmıyor.
Büyük oranda aslında ‘Alacakaranlık’ sonrası dönemden Harry Potter’a tutunan ama ‘B sınıf’a gerilemekten kurtulamayan bir iş “Vampir Akademisi”. Film serileşir mi, türün içinde alt türsel eğilimleriyle ne kadar akılda kalır bilinmez. Ancak bu ilk deneme çok da kalıcı, tutarlı olamıyor. Memur kimliğiyle bildiğimiz Mark Waters ise “Hayalet Sevgililerim” (“Ghosts of Girlfriends Past”, 2009) ile birlikte kariyerinin en zayıf halkasına imza atıyor.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Vampir Akademisi (Vampire Academy)
Yönetmen: Mark Waters
Oyuncular: Zoey Deutsch, Lucy Fry, Danila Kozlovsky, Olga Kurylenko, Gabriel Bryne
Süre: 104 dk.
Yapım yılı: 2014
JARMUSCH USULÜ KAN EMİCİLİK
Saykodelik (psychedelic) ya da stoner romantik vampir filmi bütününe ulaşan “Sadece Aşıklar Hayatta Kalır”, Jarmusch’un “Ölü Adam” sonrası biçimci ve zihinsel hale gelen sinemasının korku türüne armağanı. Vampirliği, içki ve uyuşturucu ile ilişkinin, kafayı bulma halinin temsili olarak gören yönetmen, filmi de bu doğrultuda zamansız bir dönemde ustalıklı görsel numaralarla sarıyor. Böylece karşımıza ‘Jarmusch’un tür sineması’ içerisinde ufak mizahi rötuşlarla da onarılmış bir beceri, rock kültürü, gotik mimari, entelektüel göndermeler ve Fas egzotizminden beslenerek çıkıyor.
Vampirliği ve distopik dünyayı kafa yapma hali olarak görmek herhalde bir tek Jarmusch’da olabilirdi. Yönetmen, ilk dönemindeki sadelik, minimalizm ve deadpan mizah (poker surat komedisi) kullanımının ardından “Ölü Adam” (“Dead Man”, 1995) ile bambaşka bir yola sapmıştı. Burada da o şablonun korku sineması odağına çevrilmiş halini izliyoruz.
“ÖLÜ ADAM” SONRASI DÖNEME YAKIŞIYOR
“Sadece Aşıklar Hayatta Kalır” (“Only Lovers Left Alive”, 2013), pikaba takılan plağın yakın planı ve onun ardına yerleşen üst açıdan yavaşça 180 derece pan yaparak baş dönmesini anlatan iki açıyla açılıyor. Bunun devamında da aslında bu duruma ‘saykodelik’ (psychedelic) yaklaşımı karşımıza çıkarıyor. Entelektüel vampirlerin arasında bir ‘nefes alma’ deneyimi yaşatıyor. Yönetmen, ‘neo-saykodelik western’ olarak da anılan ‘acid western’ örneği “Ölü Adam”dan feyz alıp onun devamında 2000’lerde olup bitenlerle fazla ilgilenmiyor. İlk dönemine geri döndüğü yol komedisi “Broken Flowers”dan (2005) uzak duruyor.
Aksine plastik bir sinemayla bu öznelliğe rocker kültüründen ve gotik mimariden ‘yollar’ açmaya çabalıyor. “Ölü Adam”da bir muhasebecinin öldükten sonra dirilip ‘cavalry western’ alt türüyle nefes alması ve fantastik karakterler görmesi, ‘kararma-açılma’larla gündüz uyuyakalma halini anlatmıştı. Kiralik katil filmi “Hayalet Köpek: Samurayın Yolu”nun (“Ghost Dog: The Way of Samurai”, 1999) biçimci dünyasını rüya olarak yorumlayanlar da fazlaydı. “Ölü Adam”da Depp’in adının William Blake adlı ünlü şaire atıfta bulunması burada, ‘vampir ırkının tepesindeki Adem ile Havva’ ve onların arkadaşı Christopher Marlowe bedeninde canlanıyor. Bunlara Edgar Allan Poe’dan Oscar Wilde’a uzanan entelektüel birikimi de ekleniyor.
80’LERİN VAMPİR FİLMLERİYLE AKRABA
Jarmusch, belli ki “Ölü Adam” sonrası döneminde geleneksel poker surat komedisi arzusunun dışına çıkarak bir tür filmi daha vermek istiyor. Josef Van Wissem’in büyüleyici soundtrack’inin etkisiyle, bir müzisyenin gözünden karşımıza zombilerin de, kıyamet korkusunun da olduğu, Fas’a da, ABD’ye de açılan bir eser canlanıyor. Kimlik arayışı konusunda ‘yol’a çıkmanın büyük oranda terk edildiği yapıt, bu Jarmusch filmografisi alışkanlığına fazla kaymıyor. Tek araba sahnesi ile idare ediyor. Aksine kavuşamayan aşıklara, ölümsüz vampirlere kamerasını uzatıyor.
Tom Hiddlestone ile Tilda Swinton’ın bir araya geldiği noktayı ise alkol almayı kan içme, vampirlik yapmayı kafayı bulma olarak algılayan, rocker yaşamına, sokak kültürüne uydurulmuş bir kıyafetle bütünlüyor. Gotik mimariyi de arka planda ‘kenar süsü’ olarak konumlandırıp, mitin temellerine selam çakıyor. Wasikowska ve Yelchin’in girmesiyle neredeyse dörtlü ilişkiye açılacak ahlak yapısı da bu 80’lerin vampir filmlerinden kaynak alınan durumu (bkz. “Karanlık Bastığında” ve “Kayıp Çocuklar”) bir anlamda auteur kafasıyla yorumluyor. “Sadece Aşıklar Hayatta Kalır”, Rob Stefaniuk’un pespayelik abidesi rocker vampir komedisi “Suck”ın (2009) ciddiyetten hoşlanan kardeşi olarak konumlanıyor.
ARADA SIRADA JARMUSCH MİZAHI KAFA YAPIYOR
Thomas Alfredson’un karlar altında geçen minimalist vampir filmi başyapıtı “Gir Kanıma”nın (“Låt Den Rätte Komma In”, 2008) açtığı Karusmaki etkili alana yanaşmıyor. Aksine görüntü bindirme, yavaş çekim gibi kurgu tekniklerini, skycam, snorricam gibi kamera çeşitlerini ‘kafa hali’ için yerleştirerek ‘stoner film’e yanaşmak için kullanıyor. Bu konumlandırma da vampir mitinin aristokrasinin arasında yetişip ‘zevk ve sefa’ya açık benzini fazlasıyla çekici hale getiriyor. Cinselliğin de tek bir üst açı ile çıplaklığa meyletmesi derken, yer yer deadpan mizahın veya absürd öğelerin içeriye girdiği görülüyor.
Dr. Strangelove, Dr. Faust ve Dr. Caligari’ye göndermede bulunulan hastaneden kanlı şeyler çalma sahnesi Jarmusch eğlencesi yükleniyor. Bu vampirlerin insanla değil organlarla, kanlı şeylerle beslenmesi de aslında açlığa, yamyamlığa dikkat çekiyor. Olup bitenlere bambaşka bir anlam kazandırıyor.
‘SAYKODELİK’ YA DA ‘STONER’ ROMANTİK VAMPİR FİLMİ
“Sadece Aşıklar Hayatta Kalır”, alanında bir “Gir Kanıma”, ‘Blade’, ‘Alacakaranlık’ (‘Twilight’) veya “Story of My Death” (“Historia de la Meva Mort”, 2013) kadar devrimci olmasa da alt türün içinde ‘farklı bir zihinsel yapı’yı yaşatmasıyla hatırlanacak. Finaldeki seyirciyle ilişki kurma hınzırlığına ve Fas’ın egzotik dünyasına kadar ‘alt/karşıt kültür’ temsili konusunda yetkin bir çalışma şüphesiz… Saykodelik romantik vampir filmi denemesi olarak da bir yerlere adını yazdıracak.
En azından 80’lerin karşıt kültür temsillerinin ‘bilinçaltı’na meyleden versiyonu olarak akla gelecektir. Aristokrasinin yerine alt kültürün, alt-orta sınıfın, rocker kültürünün geçtiği bir noktada bitmeyen aşklar, tükenmeyen bağlar ve sürekli sunulan besinlerle de bir ‘emicilik’ serüveni aşılıyor. Film, satıcısından beslenenine kadar aslında ‘stoner’ veya ‘saykodelik’ vampir filmi alanının Jarmusch ustalığıyla yetkin bir temsilciliğini yapıyor.
FİLMİN NOTU: 7.7
Künye:
Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive)
Yönetmen: Jim Jarmusch
Oyuncular: Tom Hiddleston, Tilda Swinton, Mia Wasikowska, Anton Yelchin, John Hurt, Jeffrey Wright
Süre: 123 dk.
Yapım yılı: 2013
DEMODE AŞK, KEYİF VERMİYOR
Franco Zeffirelli’nin 80’ler ruhuyla donatılmış duygusal-dramı “Endless Love”, 1981 yılında vizyona girip o zamanın X kuşağından gençlerini etkilemişti. 15 yaşındaki kız ile 17 yaşındaki erkeğin ilişkisindeki cinsellik oranı, ‘özgürlükçü’ yaklaşımla bunu süslerken filme ismini veren şarkı zihinlerden çıkmamıştı. “Sonsuz Aşk”, o kaynaktan 30 yıl sonra bir yeniden çevrim çıkarmaya çabalarken, karakterler o yıllarda yaşıyormuş gibi görünüp oyuncular yanlış seçilince hem samimiyetsiz, hem kimya sorunları çeken, hem de sahici durmayan bir aşk hikayesiyle yüzleşiyoruz.
“Affedilmeyenler” (“Endless Love”, 1981) hiç olmazsa Diana Ross ile Richie’nin düetinden çıkıp iz bırakan şarkısıyla kulağımızın pasını silip özel bir yere oturmuştu. 80’lerde X kuşağına dair bir özgürlük, başına buyrukluk yorumuydu. 15 yaşındaki kız ile 17 yaşındaki erkeğin ilişkisi aslında tam da bu jenerasyona göreydi. Brat Pack’e dahil olmasa da ucundan “About Last Night…”a (1986) rakip bir eserdi.
ORİJİNAL FİLMİN TEMASAL YAPISI DEĞİŞMİŞ
İtalyan Franco Zeffirelli’nin doğallık, samimiyet yüklü durağan anlatısı, ‘Endless Love’ şarkısının her çalışta içimizin cız etmesini sağlayan sözlü ve sözsüz kullanımlarıyla kalıcı olmaya çabaladı. Shana Feste ise 89’lu Gabriella Wilde ile 90’lı Alex Pettyfer’den bir ilişki ikilisi oluşturuyor burada. Ama iPhone kullanmak dışına bugüne transfer olmamış bir çift karşımızdaki. 2014’te çekildiğini bilmesek, X kuşağına ait karakterlerden bahsedebiliriz. Bunun sonuçlarını da film boyu derinden hissedebiliyoruz.
Derme çatma kurulurken, o zamanın ‘15 yaşındaki kızla seks’ gibi ‘sapkınlık’a varan bir duruma yorumunda büyüleyici seks sahneleri ve tensel temas, arasından geçirdiği mavi gece ışıklarıyla zihnimizde ‘görüntüler’ de bırakmıştı. Burada ise artık ‘bakire kız’ meselesi çekici olmadığından, günümüz gençliği ‘grup seks’ ile veya genç yaşta cinsel hayata atılmakla durumu atlattığından bir inandırıcılık hissedemiyoruz. Orijinal filmin, ‘masumiyete veda’ meselesinin etrafına kurulan omurga burada hiç tesir etmiyor.
YAKLAŞIMIYLA HİKAYENİN DEMODELİĞİNİ AÇIĞA ÇIKARIYOR
Üstüne üstlük orada 15 ve 17 yaşındaki tiplemeler, burada 17 ve 18 yaşına çıkartılmış olabilir. Ama oyuncuların ikisinin 20’nin üzerine olması garip bir ruhsuzluğa yol açıyor. Olup bitenin ‘büyüme çağı/ergen aşkı’ olduğuna dair inancımızı kaybetmemizi sağlıyor. Böylece Wilde ile Pettyfer arasında tutmayan kimyaya, karakterlerin gerçek yaşlarıyla oluşan azımsanmayacak fark da ekleniyor. Soundtrack için ilk filmi gibi bir hayli uğraşılmış. Ama Shana Feste, “En İyisi”nde (“The Greatest”, 2009) ‘peki ya oğlunuzun ölümü sonrası ondan hamile kalan bir kız çıkagelseydi?’ sorusunu soran dengeli melodram başarısı, Robert Benton, Scott Hicks gibi yönetmenleri akla getirmişti. Pierce Brosnan’dan Carey Mulligan’a uzanan oyuncu kadrosu gayet başarılı ve uyumluyken, ergen ilişkisinin/aşkının üzerine yapılandırılan temalar dikkat çekmişti.
Burada ise Bruce Greenwood, Joely Richardson, Robert Patrick filme katkı vermezken oyuncular da hiç sahici durmuyor. Feste sanki tam bir memuriyet işine imza atmış. Bunun adını da ‘Sevgililer Günü projesi’ koymuş. Filmden yayılan 80’ler ruhu fazlasıyla damıtılmaya ihtiyacı olan, belki “Aşkı Ararken” (“The Lucky One”, 2012) gibi eserlerle değiş tokuşu şart bir noktaya açılıyor. Rahat ailenin evinde seks yapmaya izin vermesi, erkek ailesinin ilgisizliği ve erkek karakterinin lanetliliği meselesi de ‘aksiyon filmi’ misali abartılı temposal dönüşlerle kıvraklık kazanıyor ilginçtir. Böylece projenin özündeki demodelik açığa çıkıyor. Nicholas Sparks kitlesine uygun bir saplantı, bağlılık, birbirinden uzak kalma inadı gerçekleşiyor. “Sonsuz Aşk” sanki “Footlose”un (1984) 2011 tarihli yeniden çevrimiyle aynı kadere paylaşıyor: Tesir etmeyen bir hikaye, ruhsuz karakterler ve zamanı geçmiş bir aile yapısı.
FİLMİN NOTU: 2.8
Künye:
Sonsuz Aşk (Endless Love)
Yönetmen: Shana Feste
Oyuncular: Gabriella Wilde, Alex Pettyfer, Bruce Greenwood, Rhys Wakefield, Robert Patrick
Süre: 126 dk.
‘ROBOT POLİS’ GERİ DÖNDÜ
Yakın bir gelecekte OmniCorp adlı bir holdingin planladığı ‘cyborg polis’ üretimine odaklanan “RoboCop” (1987), döneme uygun anlatısı, robot teknolojisiyle oynama becerisi ve TV ile ilişkisiyle dikkat çeken önemli bir distopik-teknolojik polisiye aksiyonu filmi örneğiydi. Takvimlerimiz 2014’ü gösterdiğinde ise aradan sanal gerçeklik, dolgu bellek, nanoteknoloji, alternatif gerçeklik, konsol, hafıza yaratımı/silme, rüya inşaatı, iPhone gibi kavramların geçtiği bir dönemde 27 yıl geriden seslenen bir yeniden çevrim düşüncesiyle karşılaşıyoruz. Yarın vizyona girecek bu yeni “RoboCop”, işçilik açısından fazla sıkıntı yaşamayıp zaman zaman ‘sanal gerçeklik’e kaymasıyla da türün fanatikleri için sadece ‘anlık zevkler’le örülü bir perde yolculuğu vaat ediyor. ‘Transformers’ gerçeği ortadayken cyborg teknolojisiyle ilgili bir şeyler yapmanın 80’lerdeki kadar güncel bir konu olup olmadığını inceleme fırsatı sunuyor.
FİLMİN NOTU: 4.9
Künye:
RoboCop
Yönetmen: José Padilha
Oyuncular: Abbie Cornish, Gary Oldman, Samuel L. Jackson, Michael Keaton
Süre: 118 dk.
Yapım yılı: 2014
HAFTANIN EN İYİSİNİ DAHA ÖNCE YAZMIŞTIM
Fütüristik bir dünyada yapay zekalı bir işletim sistemi ile bir insanın ‘imkansız aşk’ına odaklanan “Aşk”, ‘bilimkurgu’ ile ‘romantizm’i bir araya getiren eserlerin arasında kıskanılacak bir konuma ulaşıyor. Nasıl “Gerçeğe Çağrı” sonrası dönemde bu alanda “Sil Baştan” bir ivme yakaladıysa, “Aşk” da “Matrix” sonrası dönemde benzer bir dala tutunuyor. Johansson’un ses tonundan beslenen OS1 (ya da Samantha) ise HAL 9000’den bu yana yedinci sanatın en unutulmaz konuşan bilgisayarı olarak sinema kitaplarına adını yazdırıyor. Şüphesiz artık dokunmanın bile lüks olduğu bir evrende iletişimsizlik ve yalnızlığa yorumları olan ‘teknolojik/sanal aşk filmi’ veya ‘sanal gerçeklik romantik-komedisi’, zeki diyalogları, göz alıcı yapım tasarımı ve özündeki özgün fikirle izleyenlere tadına doyum olmaz bir sinemasal haz veriyor.
FİLMİN NOTU: 8.3
Künye:
Aşk (Her)
Yönetmen: Spike Jonze
Oyuncular: Joaquin Phoenix, Scarlet Johansson, Rooney Mara, Amy Adams, Olivia Wilde
Süre: 126 dk.
Yapım yılı: 2013
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
12 Yıllık Esaret (12 Years a Slave): 7
47 Ronin: 3.3
Arkadaşlar Arasında: 2.3
Aziz Ayşe: 4
Bir Hurdacının Hayatı (Epizoda u Zivotu Bereca Zeljeza / An Episode in the Life of an Iron Picker): 3.8
Bir Vampir Hikayesi (Byzantium): 6
Bu İşte Bir Yalnızlık Var: 4.4
Buraya Kadar (This is the End): 4
Carrie: Günah Tohumu (Carrie): 3
Çılgın Dersane 3: 1.8
Çocuk Pozu (Pozitia Copilului / Child’s Pose): 4.2
Daire: 2.9
Danışman (The Counselor): 5.3
Dinozorlarla Yürümek (Walking with Dinosaurs): 0.7
Direniş Günlerinde Aşk (Apres Mai / Something in the Air): 5.4
Düğün Dernek: 3.9
Düzenbaz (American Hustle): 4.3
Erkek Tarafı: Testosteron: 1.8
Erkekler: 3.5
Ferahfeza: 4
Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı (I, Frankenstein): 5.5
Geçmiş (Le Passé / The Past): 7
Genç ve Güzel (Jeune et Jolie / Young & Beautiful): 3
Gloria: 6.8
Halam Geldi: 3.5
Hayatboyu: 7
Herkül: Efsane Başlıyor (The Legend of Hercules): 3.8
Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları (The Hobbit: The Desolation of Smaug): 5.9
Jack Ryan: Gölge Ajan (Jack Ryan: Shadow Recruit): 2.5
Kaçış Planı (Escape Plan): 4
Kadın İşi Banka Soygunu: 2.5
Karlar Ülkesi (Frozen): 6.2
Kedi Özledi: 4.7
Kırık Çember (The Broken Circle Breakdown): 4.8
Kusursuzlar: 6
Küf: 6.5
Lego Filmi (Lego Movie): 7.4
MC Dandik: 3.5
Mr. Banks (Saving Mr. Banks): 5.5
Muhteşem Güzellik (La Grande Bellezza / The Great Beauty): 7.5
Oldboy: 5.4
Onur Savaşı (Jagten / The Hunt): 5.5
Ölümsüz Aşk (Ain’t Them Bodies Saints): 5.9
Özür Dilerim: 2
Para Avcısı (The Wolf of Wall Street): 6.9
Paranormal Activity: İşaretliler (Paranormal Activity: The Marked Ones): 3.2
Patron Mutlu Son İstiyor: 3.7
Popüler (Populaire): 6.1
Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2 (Insidious: Chapter 2): 5.8
Sağ Salim 2: Sil Baştan: 3.2
Saroyan Ülkesi: 5
Sen Şarkılarını Söyle (Inside Llewyn Davis): 6.7
Senin Hikayen: 5.3
Sev Beni: 4.5
Sona Doğru (All is Lost): 2
Sürgün: 2.9
Şöhret Tepesi (The Canyons): 2
Tamam Mıyız?: 4
Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı (The Secret Life of Walter Mitty): 4.5
Yarım Kalan Mucize: 2.5
Yılın Savaşı (Battle of the Year): 1.6
Yozgat Blues: 6.5
Yunus Emre: Aşkın Sesi: 3
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.