Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Haziran sonu Kanal İstanbul’un temelinin atılacağını açıkladı Cumhurbaşkanı. Üstüne de “Rahatsız olanlar var, olacaklar, varsın olsunlar” diye de ekledi.

Suç örgütü lideri Sedat Peker’in iddiaları gündemi açıkça iktidarın aleyhine çevirmişken, dahası AK Parti içinde de görüş farklılıkları giderek belirgin hale geliyorken, gündemi oradan uzaklaştırıp Kanal İstanbul’a çekme hamlesi gibi görünüyor açıkçası. Muhalefet Erdoğan’ın Kanal İstanbul restine sert karşılık verirse, iktidar maçı kendi sahasına çekmeyi ya da en azından orta sahada tutmayı deneyebilir.

Fakat atladıkları bir detay var. Marmara Denizi'nde oluşan müsilaj yani deniz salyası şu sıralar çevre duyarlılığı olan herkesi alarma geçirmiş durumda.

Dün Bir Artı Bir’de bu konuda önemli bir röportaj vardı. Marmara Çevresel İzleme (MAREM) Projesi yürütücüsü, hidrobiyolog Levent Artüz, yaşanan manzara için “Gördüğümüz, bir cesedin çürümesidir” diyor.

Deniz salyası, planktonların kısa sürede anormal artış gösterip daha sonra patlaması sonucu oluşuyor. Balık yumurtalarını, larvaları ve ortamdaki hayvansal besini içine hapsediyor. Midye, istiridye gibi canlıların üzerine çöküyor. Deniz çayırlarının ışıkla temaslarını kesiyor ve sonuçta canlıların beslenmesini ve solunumlarını etkiliyor. Böylece tür çeşitliliği daha da azalıyor.

Artüz’ün anlattıklarına göre, müsilaj 'doğal' bir olay değil. Öyle olsaydı, Marmara’nın 2000 senelik oşinografik tarihinde buna mutlaka rastlanırdı. Esas sorun Marmara’da kirlenmeden ötürü tür çeşitliliğinin azalması ve kirliliğe dayanabilen türlerin fert adetlerinde patlamalar yaşanması.

1989’dan itibaren Marmara’da deniz suyunun bulanıklaşması, su sıcaklığının 2.5 dereceye kadar ısınmasına neden olmuş.

Bunun da temelinde zamanında yapılan siyasi hatalar yatıyor. Bedrettin Dalan döneminde kirliliğin derin deniz deşarjıyla Marmara’nın alt akıntısına basılarak Karadeniz’e gönderilmesi yöntemi benimseniyor. Oysa alt akıntının sadece yüzde 10’u Karadeniz’e ulaşıyor. Zaman içinde biyolojik çeşitlilik azalıyor ve Artüz’ün deyimiyle ceset çürümeye başlıyor.

Detaylarını röportajdan okuyabilirsiniz, her satırı ibret verici bilgilerle dolu.

Dönelim Kanal İstanbul tartışmasına…

Zamanında Bedrettin Dalan derin deniz deşarjını överken “Marmara gözlerimin rengi gibi olacak” diyormuş. Bugün hangi renk olduğu ortada…

Şimdi deniz salyasını gören pek çok kişi Kanal İstanbul’un gelecekte çok daha büyük bir doğal felakete yol açabileceğinden endişeli.

İtiraz edenler bir kenara projenin ÇED raporunda imzası olan bilim insanlarının büyük bölümü de kamuoyu önünde kanalı savunmaktan kaçınıyor.

Böylesi bir atmosferde doğaya etkileri konusunda kamuoyunu ikna edecek bilimsel açıklamalar yapmadan projede ısrar edilirse AK Parti tabanı dahi Kanal İstanbul’a tepki gösterebilir.

Çocuklarımıza miras bırakacağımız Marmara Denizi siyasi restleşmelere kurban edilmemeli.

Taksim Camii projesi ortaya çıktığı günden bu yana hemen karşısındaki Aya Triada Kilisesi’nin önündeki büfelerin kaldırılması gerektiği söyleniyor.

Sahiden de o büfeler kalksa kilisenin muhteşem mimarisi ortaya çıkar, karşısında yeni açılan Taksim Camii ve meydanın diğer ucundaki yeni AKM ile meydan çok kültürlü Türkiye’nin sembol mekânlarından biri olma kimliğine yeniden kavuşur.

Büfelerin kalkmıyor oluşunun siyasi bir tercih olduğu zannediliyor. Oysa tersine kilisenin tercihi, daha doğrusu mecburiyeti çünkü Taksim Meydanı’na bakan büfeler kiliseye ait ve kilisenin geliri buradan sağlanıyor.

Aslında hem taşınacak büfe işletmecilerini mağdur etmemek hem de kilisenin gelirinin devamını sağlamak amacıyla devlet başka dükkânlar tahsis edebilir.

Çok mu zor?

Habertürk bu konuyu yıllardır gündeme getiriyor ama şimdi bu konuda gerekli adımların atılması için sağlam bir kamuoyu desteği oluşturmanın tam zamanı değil mi?

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00