Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ, Kanal7 Ankara Temsilcisi Mehmet Acet'in sunduğu Başkent Kulisi programında, son dönemde partisinin oylarını düşüşte gösteren anketleri eleştirmiş.

“2018’deki seçimlerde biz yüzde 42 oy almıştık. Cumhurbaşkanımız yüzde 53 almıştı.

En fazla 3-4 puan gerileme oldu. 38'in altına hiç inmedi. Şu anda 40, 41 civarında. 'Düşme' demek için bu ülkedeki birinci partinin değişmesi lazım” demiş.

Hamza Dağ kısmen haklı; hangi ankete bakarsanız bakın AK Parti hâlâ birinci parti olarak çıkıyor. En muhalif anketlerde bile en yakın rakibi 10-15 puan gerisinde görünüyor.

Fakat Hamza Dağ başta olmak üzere AK Parti kurmayları şunu hatırlamalılar. 2018’de partinin aldığı oy oranı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok gerisinde kaldığında büyük bir özeleştiri yapmışlardı.

Erdoğan’ın “Metal yorgunluğu var, teşkilatları yenileyeceğiz” sözünün ardından kadrolar değişmişti.

Aradan geçen 3 yılda metal yorgunluğunu atma hedefi gerçekleştirilemediği gibi bir duraklama ve düşüş dönemi başladı.

Başta CHP olmak üzere muhalefetteki partilere “Kararsızların oranı bu kadar yüksekken sizin oylarınız neden net biçimde yükselmiyor?” eleştirisi getiriyoruz.

Aynı eleştiri AK Parti için de geçerli.

Dağ’ın açıklamalarına bakılırsa 3-4 puanlık kaybı ciddiye almıyor gibi görünüyorlar ama bu durumda Erdoğan’ın aldığı son oy ile partisi arasındaki oy farkı 15 puana yaklaşıyor. "MHP’den gelen destek 15 puanı aşar" rahatlığı içinde değillerse B planları ne? Meclis çoğunluğunu kazanamazlarsa ne yapmayı planlıyorlar?

Binali Yıldırım’dan Numan Kurtulmuş’a, Ömer Çelik’ten Efkan Âlâ’ya bir dönem gündem belirleyen isimlerin eski etki gücü neden kalmadı?

Alınmasınlar ama Diyanet İşleri Başkanı bile bu isimlerin hepsinden fazla konuşuluyor.

Acaba toz kondurmak istemedikleri Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi en başta AK Parti’yi silikleştirmiş olabilir mi?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dış politikadan sorumlu başdanışmanı Ünal Çeviköz aslında son derece tecrübeli bir emekli diplomat ama maalesef siyasetçi olarak başarılı değil. Çünkü iyi bir politikacı olmak için konulara hâkim olmanız yetmez, sözlerinizin nereye çekileceğini önden kestirebilmeniz gerekir.

Oysa Çeviköz, dış politikadaki çıkışlarıyla sürekli CHP’yi zor durumda bırakıyor.

Daha önce “ABD Başkanı Biden’dan beklentimiz Türkiye’ye demokrasi vurgusu yapması” veya “Söylentilere göre cihatçı grupların Azerbaycan'a gönderildiği ifade ediliyor” gibi sözleri büyük tartışma yaratan Çeviköz, bu sefer de ulusalcısından muhafazakârına geniş bir kesimin sahip çıktığı ‘Mavi Vatan’ kavramını eleştirmiş.

“Mavi Vatan’ın tarifine baktığınız zaman egemenlik haklarının ötesinde 200 millik alanı kapsayan bir kavram. Bu alanı kendi egemenlik alanınız olarak görürseniz, o zaman saldırgan ve yayılmacı bir algı yaratırsınız” demiş.

Yani ‘Mavi Vatan’ kavramıyla Türkiye’nin saldırgan ve yayılmacı bir politika izlediğini iddia etmiş.

Mavi Vatan doktrini Türkiye’nin hakkı olan deniz yetki alanlarını kullanabilmesi ve komşularıyla Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmaları imzalayarak bu alanda çıkarlarını koruyabilmesi düşüncesine dayanıyor. Üstelik bu kavramı literatüre AK Parti değil, Atatürkçü çizgisiyle bilinen emekli tümamiraller Cem Gürdeniz ve Cihat Yaycı kazandırdı.

İşin siyasi boyutuna dönecek olursak, dış politikada özellikle Doğu Akdeniz konusunda Avrupa’nın endişelerini Türkiye’nin menfaatlerinin önünde tutan bir anlayış ile CHP’nin önümüzdeki seçimi kazanması ihtimali yok.

Çünkü muhalif seçmenin de ciddi bir bölümü Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasını destekliyor. Kadir Has Üniversitesi'nin her yıl hazırladığı Türk Dış Politikası Kamuoyu Algıları Araştırması'nın 2021 raporuna göre, Cumhurbaşkanlığı Kabinesi'ni dış politikada başarılı bulan CHP seçmeninin oranı 2020'de yüzde 9.7 iken, 2021'de bu oran yüzde 29.4'e yükselmiş.

Bu oranın İYİ Parti seçmeni için de geçerli olduğunu tahmin etmek zor değil.

Bakın; Avustralya, ABD ve Fransa bile söz konusu kendi çıkarları olduğunda, “Batı İttifakı” falan demeyip gırtlak gırtlağa gelebiliyorlar.

Avustralya, söz verdiği halde Fransa’dan nükleer denizaltı almaktan “Menfaatlerim bunu gerektirdi” diye vazgeçebiliyor. Buna karşılık Fransa geçen yüzyılın ortasından beri müttefiklik yaptığı ABD’den ve Avustralya’dan büyükelçilerini çekebiliyor. Yetinmeyip üstüne bir de İngiltere’nin ABD ile yakınlaşmasını “Kabullenilmiş kölelik” olarak aşağılayabiliyor.

Kısacası; NATO, Batı İttifakı, Avrupa Birliği gibi oluşumları şu an bizzat Batılı ülkeler sorguluyorken, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kendi payına düşen parsellerde arama yapmasını saldırganlık ve yayılmacılık olarak tarif etmek nasıl bir mantıktır hakikaten anlamak mümkün değil…

Muharrem İnce, Erdoğan’a karşı kaybettiği Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili bugüne kadar ne zaman konuşsa hep eski partisi CHP’yi suçluyor ve “Bana yeterince destek vermedikleri için kaybettim” diyordu.

Oysa o seçim yenilgisinin altında yatan temel neden, sağ-muhafazakâr seçmenin sayıca sol-seküler seçmenden fazla olduğu bir ülkede İnce’nin çizdiği profille seçilemeyecek olduğu gerçeğiydi.

Yani yenilgisinin sebebi politik değil sosyo-politikti.

İnce, bu gerçekle yüzleşmek yerine kabahati hep başkalarında buldu, seçim gecesi ve sonrasındaki süreçte kendisine destek verenleri hayal kırıklığına uğratan iletişim hataları yaptı.

Dün Youtube’da Armağan Çağlayan’ın yeni programında “Yenilgiyi iyi yönetemedim” dediğini duyunca takdir ettim İnce’yi.

Geçmişle samimi bir yüzleşme içine girmiş belli ki…

Cumartesi günü partisinin 1. olağan kurultayını yaptı. Yolu açık olsun.

Yüzde 50+1 denkleminde Cumhurbaşkanlığı seçimi için şansı yok ama Meclis’e milletvekili sokabilecek kadar oy olması mümkün.

Tabii geçmişle yaptığı doğru muhasebeyi önümüzdeki süreç için de gerçekleştirir ve yeniden aday olma hevesine kapılarak ya da ittifak kurmayarak partisini oyun dışında bırakacak yanlış maceralara girmezse…

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00