ABD’nin bölgede bulunmaya ne denli hakkı varsa, Türkiye’nin ondan çok daha fazla hakkı var.
Üstelik bu hak kültürel ve kan bağıyla da birbirine sıkı sıkıya bağlı…
Çünkü tren yoluyla ikiye bölünmüş köyün bu tarafındakiler, sınırın öte tarafındakilerin teyzesi, halası, amcası, dayısı veya kuzeni…
Dolayısıyla öte tarafta olan bitenden etkilenme oranı, 10 bin kilometre ötedekinden çok daha fazla...
Bu nedenle, “Türkiye’nin orada ne işi var?” diyenlerin, “ABD’nin, Rusya’nın, İran’ın, Danimarka’nın, Almanya’nın ne işinin olduğuna” da yanıt araması gerekiyor.

BULDUĞUNU ALIP KAÇTI

Barış Pınarı Operasyonu başladıktan sonra sınırın sıfır noktasında yaşamını sürdürmekte olan tanıdığım bir ailenin başından geçenler de bu soruyu haklı çıkarıyor.
Anlattıklarına göre Türk Silahlı Kuvvetleri, önceki gün saat 16.00 itibarıyla Akçakale ve Ceylanpınar bölgelerinden operasyonu başlattığında birine 157, diğerine 50 km uzakta olan evlerinde televizyon ekranından gelişmeleri izliyorlarmış.
Önce duvara birileri vuruyor sanmış; anlam da verememiş…
Ne olduğunu anlamak için dışarı çıkmaya hazırlandığı anda mermiler camdan içeri girdiğinde sınırın karşı tarafından taciz ateşi altına alındıklarını fark etmiş.
Eşi ile evde o an bulabildiklerini yanlarına alıp, daha içerdeki ilçede yaşayan yakınlarının yanına göç etmiş...

TÜM KASABA TERK EDİLDİ

Akrabalarının yanına sığındığı evde dün telefonla konuşurken olayın etkisini üzerinden atamamıştı.
Ve kimin neden kendilerini hedef aldığını da anlamlandıramıyordu.
Çünkü sınırın diğer tarafında olanlar, yakın akrabalarıydı ve onlardan böyle bir saldırının gelmesine ihtimal vermiyordu.
Nitekim arayıp sormuş, “Biz de evimizden dışarı çıkamadık” yanıtını almış…
Yakın akrabasının yanında ne kadar süre kalacağını bilmiyor, evini o halde bırakıp çıkmış olmanın sıkıntısını yaşıyordu.
Öte yandan Nusaybin, Akçakale ve Ceylanpınar’a atılan havan toplarının, biri çocuk 4 kişinin şehit olmasına ve 100’e yakın kişinin de yaralanmasına neden olduğuna yönelik haberler, sıfır noktasındaki evine gidip toparlanmasını engellemiş.
“Tarla, bahçeyi, topladığımız ürünü unuttuk, üzerimize giyeceğimiz esbabı alıp gelemedik” diye hayıflanıyordu.
Söylediğine göre taciz ateşini hava mermilerinin patlaması izlemiş.
Ağlamaklı sesle, “Bizim orada kimse kalmamış, hayalet kasabaya dönmüş…” diye de yakınmasını sürdürdü.
Benzer süreci son 6 yılda en az üç kez yaşadığına bizzat tanığım…
Öncekilerde DAEŞ vardı, bugün ise YPG/SDG veya bileşenleri…

OBAMA’NIN ANAYASAL SUÇU

Oysa ABD’nin herhangi bir kasabasında oturan için böyle bir olaya tanıklık etmesinin olanağı yok.
Bırakın kendisini, üç nesil geriye gitse atalarından tanıklık edene rastlanmaz…
Buna karşın, ABD Başkanı Trump, dün olduğu gibi bölgedeki gelişmeleri iç politikasına malzeme yapmaya devam ediyor.
Hem de tarih bilgisi dahi olmadan…
Hem devletlerarası ilişkiye ve uluslararası hukuka hiç de uygun olmayan üslupla…
Bu arada rakibini kötülemeye çalışırken, ABD’nin önemli kurum ve kuruluşlarını sıkıntıya düşürerek cümleler kurduğunu da fark etmiyor.
Örneğin, “Obama döneminde olduğu gibi Türkiye’nin ölümcül düşmanı olan PKK ile ortaklık yaptığınız zaman, bu son derece zor durum olur. Onlar uzun yıllar birbirlerinden nefret ediyorlar…” diyor.
Oysa ABD, 10 Ağustos 1997 yılından beri “Yabancı Terörist Organizasyonlar” listesinde gösterdiği PKK’yı terörist örgüt olarak kabul ediyor.
ABD Ulusal İstihbarat Direktörü (DNI) Daniel Coast’ın Kongre’ye sunduğu ABD İstihbarat Topluluğu’nun resmi raporunda ise YPG, “PKK’nın Suriye’deki milis gücü” olarak tanımlandı.
Yetmedi, ABD son olarak da geçen yıl PKK’nın tüm yönetim kadrosunun kellesine ödül koydu…
Bu durumda Trump’ın da YPG ile işbirliğinin de Obama gibi Anayasal suç teşkil etmesi gerekiyor.
Yani ABD Başkanı Trump da kendinden önceki Başkan Obama gibi Anayasal suç işlediğini kabul ediyor.

ŞAM İLE YPG’Yİ BARIŞTIRMAK

Gelelim işin bir diğer yönüne..
Operasyona, daha önce Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı’nda olduğu gibi uluslararası camianın tepkisi sert oldu.
Bunun temelinde de Trump’ın bir yanı olumlarken, diğer yanı tehdit eden tutumunun da etkisinin olduğu açık.
Buna bir de Rusya ve Fransa’nın bölgeye yönelik beklentileri eklendiğinde durum daha netleşiyor.
Daha önce ABD’den benzer açıklamalar gelmişti, son olarak Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov da hedeflerinde olanı açık bir şekilde ortaya koydu.
Son yıllarda, Rusya’nın bölgedeki tutumunun nasıl gelişeceğini görmek için Lavrov’un açıklamalarına bakmak yeterli.
Lavrov, önceki gün Kazakistan gezisinde yöneltilen soru üzerine “ABD’nin askerlerini bölgeden çektiğini söylemesine karşın, bunun lafta kalabileceğini” belirterek söze girdi.
Sonrasındaki cümleleri ise oldukça önemliydi:
“Bizim tavrımız kesinlikle Suriye'nin bu bölgesindeki sorunların Şam ve buralarda yaşayan Kürtlerin temsilcileri arasında diyalog yoluyla çözülmesinden yana…”
Şam ve YPG temsilcilerinden “bu tür diyaloğa hazır olduklarını duyduklarını” da belirtip ekledi:
“Biz diyaloğun başlamasına maksimum düzeyde katkıda bulunmaya hazırız. Diğer başlıca aktörlerin de bunu desteklemesini umuyoruz…”
Dolayısıyla yakın gelecekte karşılaşılacak durumu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Şunu belirtmeliyim ki bir süredir ABD tarafından da benzer beklentiler dile getiriliyor; Avrupa Birliği’nden yükselen sesler de Türkiye’ye destek içermiyor.
Bu da sahanın geleceğini daha da karmaşıklaştırıyor.
Cenevre’de ay sonunda yapılacak Anayasa görüşmesi öncesi sahadaki tüm aktörler pozisyon güçlendiriyor.
Bizimkiler ise sınırdaki evinden havan mermilerinden kaçıp başka bir ilçede sığındıkları akrabalarının yanında daha ne kadar kalabileceklerinin hesabını yapıyor.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!