Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

SANDIK görünmeden, sandık sonrası olabilecekler tartışılmaya başlandı.

Özellikle de Millet İttifakı veya aynı ideal uğrunda mücadele kararı alan partilerde…

Üzerinde durdukları, başkanlık sisteminden, parlamenter sisteme geçişte sürecin nasıl işleyeceğine ilişkin…

BABACAN’IN SORUSU

Nitekim Deva Partisi Genel Başkanı Babacan da arkadaşım Nihal Bengisu Karaca’ya kısa süre önce verdiği demeçte bu duruma dikkat çekip, şu soruya yanıt aramıştı:

“Eski sisteme göre oluşacak Meclis’i ve cumhurbaşkanını yeni sisteme nasıl taşıyacağız? Hangi aşamada, oradaki süreç nasıl işleyecek? Takvim nasıl bir takvim olacak? Kaç gün, kaç ay, kaç yıllık nasıl bir takvimden bahsediyoruz, bunlar çok çok önemli…”

Anlaşılan o ki kendisi şu an için bu konuda netleşmiş bir durum görmediği için vatandaşın da ikna edilmesi için bir şarta bağlanmasını istiyor…

Aday olacak kişinin bir yandan başkanlık için seçilirken, diğer yandan parlamenter demokratik sisteme geçişi sağlama, yetkilerini devretme sözünü de vereceğini anımsatıyor…

Aslında Millet İttifakı içinde uzun süredir bu konu tartışılıyor.

Yani bir cumhurbaşkanı adayı hem seçilmek hem de yeni sistemi getirmek için oy mu isteyecek?

Daha ilerisi “Ben koltuğu bırakmak için oy istiyorum” diyen birine kim ne kadar oy verir?

Belki de bundan dolayı Millet İttifakı, yakın zamana kadar aday yerine sistemi önceleyen bir propaganda yürütüyordu.

Ne zaman ki Cumhur İttifakı’nın aday odaklı propagandasına yanıt verip onun çizdiği yola girdi, bunda geriledi.

Gördüğüm o ki yeniden aynı yola gitmek için bir uzlaşı sağlanmış durumda.

Ancak Babacan’ın sorduğu soru CHP ve İYİ Parti içinde de tartışılmıyor değil.

Yani Millet İttifakı'nın aday gösterdiği kişi cumhurbaşkanı seçilirse, iki yıl içinde sistem değiştirilip, yeniden cumhurbaşkanı mı seçilecek?

400’Ü BULAN YAPAR

Ülke ardı sıra gelen seçimlere yeniden mi dönecek?

Hemen yanıt vereyim, parlamenter sisteme dönüldü diye cumhurbaşkanı seçiminin yenilenmesine gerek yok.

Çünkü birisi seçimle gelmiş cumhurbaşkanı, diğeri ise seçimle yenilenmiş bir Anayasa…

Eğer Millet İttifakı parlamentoda Anayasa’yı referandumlu değiştirecek 360, referandumsuz değiştirecek 400 sandalye sayısına ulaşırsa parlamenter demokratik sisteme geçebilir.

Birinde halkın da onayına ihtiyaç duyar, diğerinde Meclis’te çözer.

Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini Anayasa’da parlamenter sisteme göre düzenleyip sınırlandırabilir, bunun için yeniden seçime gitmesine de gerek kalmaz.

Çünkü cumhurbaşkanı seçilirken Anayasal yetkilerine bakılarak seçilmiyor; Anayasa’nın kendisine verdiği sınırlar içinde görev yapmak üzere seçiliyor.

Bu kapsamda değişen Anayasa sınırlar içinde yetkisini kullanacak.

BAŞBAKANI DA ATAYABİLİR

Bu aşamada, “İyi de o parlamenter sistemde Başbakanlık olmalı, onu nasıl çözecek?” diye soran olabilir.

Aynı soruyu ben de CHP Grup Başkanvekili Engin Altay’a sordum.

Yanıtı net oldu:

“Anayasa eğer bir başbakan ve kabinesi olmasını şart koşuyorsa, seçilmiş cumhurbaşkanı geçmişte de olduğu gibi Meclis’te sandalye sayısı en fazla olan partinin liderine hükümeti kurma görevini verir ve o da hükümetini kurar. Bunun için yeniden seçime gitmeye gerek yok ki… Seçilmiş cumhurbaşkanı da parlamento da yoluna devam eder…”

CHP Grup Başkanvekili Altay yine de etik olarak seçime gitmenin daha şık olacağını kayda geçirdi.

ABDULLAH GÜL ÖRNEĞİ

Engin Altay haklı, çünkü geçmişte bunun örneklerini yaşadık.

Anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanının görev süresi 5 yılla sınırlandırılmasına karşın, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 7 yıllık görev süresini tamamladı…

Bazı yetkilerini de yeni Anayasa’ya göre kullandı.

Geçmişte görevde bulunan Cumhurbaşkanları döneminde de Anayasa değişiklikleri gerçekleşti ve onlar da yeni hükümlere göre yetkilerini kullandı.

Dolayısıyla sistemde veya Anayasa’da bir değişiklik görevde olanı etkilemez, yetki kullanımını farklılaştırır.

Bunun tek şartı da TBMM’de 360 ve fazlasını kimin bulacağıyla ilgilidir.

Hatta Cumhurbaşkanlığında farklı bir partinin ismi bulunurken, parlamento daha farklı bir hale gelip, görevdeki cumhurbaşkanının yetkilerini de kısıtlayabilir.

Bunun için yeniden sandık gerekmez…

Ne zaman ki cumhurbaşkanı veya TBMM yenileme kararı alır, seçim ancak o zaman gelir.

SABAH bir arkadaşımın bıkkınlık dolu ses tonuyla telefonu açtım…

O anlattıkça, sürekli olarak, “Nasıl yani? Öyle şey mi olur?” cümlesini tekrarladığımı fark ettim…

Adını yazmamı istemediği için buradan aktarmayacağım…

Sadece, durumunu anlayabilmeniz için Türkiye’nin büyük bankalarından birinin üst düzey yöneticisi olduğunu söylemekle yetineyim.

Gece torunu ateşlenmiş…

Sınıfındaki bazı arkadaşlarının koronovirüs kaptığı tespit edildiği haberini sabah aldığı için telaşlanmış ve torununu yanına aldığı gibi hastanenin yolunu tutmuş.

PEDİATRİKS OLMADAN OLMAZ

PCR testi yaptırmak istediğini belirtince hastanedeki yetkili, “Burada yapamayız…” yanıtını vermiş…

Gerekçesini de şöyle dile getirilmiş:

Çocuk 17 yaşından küçük olduğu için bir pediatriks nezdinde PCR alınması gerekir. O da şehir hastanesinde var. Başka yere gitmeyin, kimse PCR testinizi alamaz, boş yere dolaşmayın…”

Çaresiz şehir hastanesinin yolunu tutmuş.

Ancak pediatriks o saatte bulunmadığı için, bu kez bir başka büyük devlet hastanesine yönlendirilmiş.

Gittiği hastanede pediatriksi bulmuş…

Torununun, “Beni iki yaşındaki çocukların arasına soktun” diyerek sıraladığı yakınma içinde PCR testini verip eve gelmiş.

Tabii bütün bunlar saatler almış.

Bir yandan öfkesini durduramayıp, diğer yandan, “Çocuğu ateşler içinde o kadar gezdirmek zorunda kaldım, hay akılsız başım” diye kendi kendine tepki gösteriyordu.

MADEM 2013’TEN BERİ VARMIŞ

Bunun nedenini araştırmaya koyulunca yanıtını Halk Sağlığı Uzmanı, Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Levent Akın’dan aldım…

Madem bu kural 2013 yılından bu yana uygulanagelen bir yöntemmiş.

Aktardığına göre, eğer anne veya babası veya velayetini üstlenen kişi yanında değilse, birinci derece akrabası, yani dedesi, büyükannesi, babaannesi de olsa bir pediatriks olmadan çocuktan test alınması yasakmış.

Test alan kişiyi yasalar karşısında sorumlu hale getiriyormuş.

Anne veya babası, dava açsa, çocuktan test alan kişi ceza alıyormuş; çocuk bedeninin bütünlüğünü sağlamak için getirilen yasal bir hakmış…

Biraz düşününce hak verdim…

Çünkü diğer türlü, aile yakını olduğunu ileri süren herkes çocuğu yanına alıp, dilediği şekilde başka testlere de sokabilir.

Aileyi sıkıntılı bir hale getirebilir.

Belki hasta bir çocuk için bu yapılmalı mıydı, sonuçta çocuk ateşler içinde ve yanındaki kişinin de dedesi olduğu anlaşılıyor denilebilir.

Alması halinde bir sorun teşkil etmeyip, çocuğu eziyetten kurtaracağı da söylenebilir.

Ama kanun kanundur…

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00