Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BİLMİYORUM bunu söylerken espri mi yapıyordu ama ülkemizin önemli müzik yazarlarından Naim Dilmener, Eurovision'a Ciguli'nin katılmasını önermiş. "Ben bunu niye düşünmedim?" diye hayıflandım. Ciguli, müziğine, yorumuna ve o sevimli tipine hasta olduğum bir müzisyen. 'Şarkıcı karısı Binnaz'ı ilk duyduğum anda başlayan hayranlık hali özellikle, 'Neredesin Firuze' filminin müziklerini içeren albümdeki Göksel'in meşhur 'Sabır' şarkısını yorumlamasıyla en üst noktalara çıktı. Ciguli, değeri tam da anlaşılamayan, hatta yer yer küçümsenen bir isim. Bu nedenle de müzik piyasasında bir türlü hak ettiği yeri alamadı. Ama Dilmener'in bu önerisi süper bir fikir. O muhteşem akordeon ezgileri, fötr şapkası ve fıldır fıldır dönen gözleriyle Ciguli Eurovision'da tam süper olmaz mı?

        Görülmemiş değil, yaşanmış görülmüş afet

        SABAH yine başka bir felakete uyandık. Önceki gün Silivri'yi, Saray'ı yerle bir eden sel bu kez İstanbul İkitelli'yi vurmuştu. Haber kanallarına yapıştım. Ne ilginçtir ki haberci arkadaşlarımız afetten "Görülmemiş felaket" diye söz ettiler. Ama 1996 yılında yine aynı yerde, bu kadar büyük olmasa bile yine aynı yerler sular altında kalmıştı. Ben de o dönem bir Sabah grubu çalışanı olarak selden nasibimi almıştım. Otomobilde 6 saat mahsur kalıp boynuma kadar balçık deryasının içinde Medya Plaza'ya boğulmadan yaklaşmayı başarmıştım. Sonra da yolda Dinç Bilgin'in limuzinine sığınıp binaya limuzinle görkemli bir giriş yapmıştım (Dinç Bey limuzinde değildi, ve çamurlu halime rağmen beni otomobile alan şoförünü bugün bile sevgiyle anarım). Sonra olaya neden olan 'Ayamama Deresi' ıslah edildi. Ve düne kadar böyle bir facia yaşanmadı. Evet bu gerçekten çok büyük bir afet ve seksen yıldır böyle bir yağmur görülmemiş. Ama görüntüleri, yazıyı yazarken 14 olan ölü sayısını, Kadir Topbaş'ın "İstanbullular tedbir almayışının kurbanı oldu" açıklamasını bir türlü hazmedemiyorum. Gece 04:00'te olan olayın ardından sabah 09.30'da hala kurtarma çalışmalarının başlamamış olmasını bu kente yakıştıramıyorum. 'AKOM' denilen ve TEM kenarında görkemli binasıyla dikkat çeken, 'Afet Koordinasyon Merkezi'nin' ne halta yaradığını çok merak ediyorum.

        Ahh nerede o eski polemikler

        ANNEANNELERİMİZ, dedelerimiz bizleri hep, "Ahh nerde o eski bayramlar" cümlesiyle büyüttü. Masal dinler gibi eski bayramları, Mersin Yeni Mahalle'nin olduğu yere kurulan tamamı ahşap lunaparkın hikâyelerini, cambazları dinlemek en büyük keyfimdi. Sonra farkında olmadan bu anıları sanki kendi anılarım gibi sahiplendim. Şimdi ben de, o bayramları hiç yaşamadığım halde kendimi, "Ahh nerede o eski bayramlar" derken buluyorum. Uzun zamandır magazin izleyen biri olarak şimdilerde kendi nostalji cümlem var. "Ahh nerede o eski polemikler?" diyorum. Bakın en son Seren Serengil hanım kızımız, Gülben Ergen hanım kızımıza eski usul, ev yapımı bir polemik başlatma cümlesi gönderdi. "Seyredilen programı seyredilmez yaptı" dedi. Eskiden olsa Gülben Ergen 'cup' diye atlardı bu lafa. Ama her daim trendleri doğru okuyan, kendini en hızlı güncelleyen meşhurlardan olan Ergen, bu lafa cevap vermeyeceğini açıkladı. Yani dostlarım magazinde bir dönem böylece kapanmış oldu. Artık eski polemiklerin, saç saça kavgaların mutlu anılarıyla yetinmek zorundayız.

        İnternet gazeteleri öldürür mü?

        BİR yazılı basın çalışanı olarak tabii ki mesleğimin geleceğiyle ilgili bu sorunun cevabı beni yakından ilgilendiriyor. Yurtdışında yaşanan gelişmeleri değerlendirerek Türkiye'de yazılı basının internete yenilip yenilmeyeceğinin cevabını bulmak bana göre biraz zor. Ama iki gündür görüyorum ki, gelişen mobil internet teknolojileri gazeteleri daha da eğlenceli hale getirecek. Gazetemizde başlayan "haberin videosunu gör" uygulaması bunun en önemli ispatı. Önceki gün gazetede hepimiz ellerimizde 3G'li telefonlarla (Ben Memet Güler'in telefonunu ödünç aldım, ne yazık ki Blackberry ile bu uygulamalar kullanılamıyor) Atik Berberoğlu'nun Sema Çelebi ile yaşadığı korkunç anları izledik durduk. İşte buradan bakınca, gazetelerin eli kolu bağlı oturmadıklarını ve teknojiden paylarına düşeni kullanacaklarını görüyoruz. İnternete ilk gününden beri entegre olmuş, teknoloji manyağı bir insan olarak belki biraz tutucu görüneceğim ama yaşım da galiba artık bunu getiriyor. Sabahleyin çayımı koyup gazete okumanın keyfini başka bir şeyin alamayacağını düşünüyorum.

        Tüm kurtarabildiğin bu

        DELİ gibi alışveriş yapıyoruz. Evlerimize her gördüğümüz eşyayı koymak istiyoruz. Ses sistemleri, müthiş televizyonlar, kristal kadehler, viskoelastik yatakları alıyoruz da alıyoruz. Ama sonra doğa çıldırıp, elinde ne varsa üzerimize yolladığında kurtarabildiğimiz tek şey canımız, bir poşet ve eğer şanslıysak kedimiz oluyor. Dün tüm gazetelerde yer alan bu fotoğraf hayatın nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunun ve yaşadığımız her anın tadını çıkarmamız gerektiğinin ispatı gibi değil mi?

        Diğer Yazılar