Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        VE Türk Hava Yolları'mız Barcelona Futbol Takımı'nı olaylarla da olsa İspanya'dan Barcelona'ya uçurmayı başardı. Gerçi iki gündür bu uçuşun içeriğinden çok, İspanya Sivil Havacılık otoritesi ile yapılan 'aktarmalı- aktarmamalı' uçuş kavgasını konuşuyoruz. Ama bu seyahatten sızan fotoğraflar, özellikle THY'nin 'First Class' hizmetini tanıtmak adına çok faydalı görünüyor. Adını bilmediğim futbolcular keyif içinde uçuşun tadını çıkarıyorlar. Ancak küçük bir problem var bana göre. Uçağın içinde futbolcuları keyif içinde gösteren fotoğrafların hiçbir yerinde minicik bile olsa THY logosu yok. Yani bu fotoğraflar uluslararası gazetelerde yayınlanırsa havayolunun logosunu insanların beynine kazıyacak bir vurgu yok. Aynı şekilde oyuncular inerken çekim yapacak uluslararası gazetecilerin kameraları ile yakalayacağı özel bir detay da konulmamış uçağın gövdesine. Gövdede ne özel bir logo çalışması ne de durumu anlatan bir yapıştırma var. Gerçi öğrendiğim kadarıyla uçak kiralıkmış. Belki de anlaşma gereği uçağın gövdesine bu tarz şeyler yapmak yasak olabilir. Ama madem ciddi bir maddi külfet göze alınarak bu yola çıkıldı (ki iyi de edildi) her şeyin ince ince düşünülmüş olması gerekmez miydi? Bu durum en çok Türk gazetecileri zorluyor. Uçağın THY uçağı olduğunu ispatlamak isteyen Sabah Gazetesi dün bir kusma torbasının üzerindeki miniminnacık logoyu büyütmek zorunda kalmıştı!

        Hafta sonu programımda iki film var

        BİRBİRİ ardına vizyona giren Türk filmleri hayal kırıklığı yaratadursun, en korktuğum şey seyircinin küsüp yabancı filmlere kaçması. Bu sezon vizyona girip de izlediğim yerli filmler arasında Neşeli Hayat dışında çok etkilendiğim bir film olmadı. Ama iyi niyetimi ve Türk Sineması'na desteğimi inancımı korumaya devam ediyorum. Bu hafta sonu programımda iki yerli film var. Biri fragmanından çok etkilendiğim 'Acı Aşk' filmi. Dün filmi izleyen sinema eleştirmenlerinin yorumları vardı. Eleştirmenler ikiye bölünmüşler. Kimi çok beğenmiş kimisi hiç beğenmemiş. İşte bu iyiye işaret. Acı Aşk'ı izleme isteğim daha da arttı. İkinci merak ettiğim film ise tabii ki Vavien. Hayran olduğum Engin Günaydın ve Binnur Kaya'nın fragmanına kurban olduğum filmi Vavien'i izlemeye can atıyorum. Bence bu hafta sonu sinemaya gidecek olanlar bu iki opsiyonun üzerinde ciddi ciddi düşünmeli. (Hafta sonu bir an evvel gelse şahane olmaz mı ey deli gibi çalışan ve iş yerinde çaktırmadan bu yazıyı okuyan okur?)

        İnsan hikâyesi yoksa domuz gribi aşısı da yok

        GAZETELERDE, televizyonlarda, ana haber bültenlerinde birer rakam oldular. "Sayın seyirciler bugünkü ölümlerle birlikte domuz gribinden ölenlerin sayısı üç yüz bilmem kaça yükseldi ve şimdi sıradaki haberimiz..." Sağlık Bakanlığı önlem olarak bir süre ölenlerin hangi kentte öldüğünü ve sayısını saklamayı tercih etti. Sonra isimleri sakladı. Sonra da domuz gribi salgınından ölen insanlar birer istatistiğe, kuru birer rakama dönüştüler. Yüzlerce insan öldü, içinden bir tane insan hikâyesi çıkmadı. İşte bu da Sağlık Bakanlığı'nın domuz gribi konusunda yaşadığı iletişim faciasının en önemli ispatı bence. Salgın başlarken korkunç bir senaryoyu bizimle paylaşıp herkesi korkutan bakanlık sonrasında insanlar panik olmasın diye geri adım atıp her şeyi rakama dönüştürünce ne kimsenin aşı olası geldi ne de meselenin ciddiyetine vakıf olunabildi. Türk insanını etkilemenin yolu insan hikâyesinden geçer. Yeni evli çiftten birinin ölümü, annesiz kalan çocuklar, ömrünün baharında ölen genç delikanlı haberlerinin engellenmesi kamuoyunda aşı konusunda, önlem alınması konusunda gereken hassasiyetin oluşmasını engelledi. Şimdi şimdi açıklanan hikâyeler ise "gereken etkiyi yaratacak zamanda ortaya çıksa daha etkili olurdu" diye düşünüyorum.

        Kanallara doksan dakikalık dizi de yetmiyor

        ÖNCEKİ gece Ezel'i izlerken fark ettim ki her hafta 90 dakikalık dizi çeken yapımcı firmalar yakında bu süreleri daha da arttırmak zorunda kalabilirler. Dile kolay her hafta bir uzun metraj süresi kadar dizi bölümü çeken insanların hayatı kaymış durumda. Montajcısı, set işçisi, yönetmeni, figüranı, oyuncusu telef olma pahasına işleri çıkarırken ister istemez işlerin kalitesi düşüyor. Amerikan dizi sektöründe bir saatin üzerinde dizi bölümü yok gibi. Ve 90 dakikalık içerik 45 dakikaya sığınca hem dolu dolu bir bölüm izlemiş oluyorsunuz hem de teknik olarak üzerinde daha çok düşünülmüş bir iş çıkıyor ortaya. Ancak bizdeki bu reklam işleri her şeyi karıştırıyor. Mesela önceki gece Show TV tüm Ezel izleyicilerini kandırdı. Dizinin, son reklamı sonrasına bırakılan birkaç sahnelik bölümünü beklerken bir reklam önceki bölümün başa sarılıp oynatıldığını ve aslında dizinin bir reklam önce bittiğini görmek çok can sıkıcıydı. Koskoca kanal bir reklam daha girebilsin diye resmen hile yaptı. Bence bu hem kanalın marka vaadine hem de diziye ciddi zarar verdi.

        Diğer Yazılar