Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        DEMEK ki eski nesil abilerimizin kendileriyle barışıklık katsayısı çok ama çok düşük. Kadir İnanır'ın, eski filmlerinden Yaban ile dalga geçen Haneler ekibine yaptıklarını biliyorsunuz. Eğer Yaban ile birlikte reklam çekmese olaylar çirkinleşebilirdi. Şimdi de Yavuz Bingöl, Recep İvedik 3'te kendisinden Yavuz Turnagöl olarak bahsedilmesine bozulmuş. Hatta bozulmakla kalmamış, Yeşilçam ödülleri adaylarının açıklanması sırasında gazetecilerin bir sorusu üzerine şunları söylemiş: "En azından bir izin alınabilirdi. Telefon bile etmemesi yakışıksız. Mahkemeye verecek değilim ama bu bir nezakettir." Bu açıklamayı alıngan bir politikacı yapsa gayet makul bulabilirdim. Ama özgürlüklere ve demokrasiye saygılı, sosyal demokrat bir sanatçı (ki sanatçı kelimesini Yavuz Bingöl örneğinde insan gönül rahatlığıyla kullanıyor) yapınca tüylerim diken diken oldu. Dünyanın hiçbir yerinde biriyle ilgili espri yapacağınız zaman da, onu hicvedeceğiniz zaman da telefon edip sormazsınız. Eğer söz konusu espri kişilik haklarını zedeleyici, haysiyetsizleştirici veya küçük düşürücü ise zaten hepimiz bir anda ayağa kalkar İvedik'i yerden yere vururuz. Ama Yavuz Bingöl'e yapılan o kadar masum bir espri ki bu kadar celallenmesini gerçekten yadırgadım. İnsanlar bu hoşgörüsüzlüğü nasıl besleyip nasıl büyütüyorlar anlamak imkansız.

        Çok komik, samimi ve nefes aldıran bir film: Eyvah Eyvah

        ÖNCEKİ gece biz Eyvah Eyvah filminin galasına girerken Genelkurmay'ın ışıkları yanıyordu. Bilirsiniz Genelkurmay'ın ışıkları gece yanık olursa ülkemizde bir ürperme vesilesidir. Ortalık toz dumandı. Balyoz gibi açıklamalar havalarda uçuşuyordu. Aylardır gelen bunaltı rüzgarı daha da yoğunlaşmıştı. İşte tam böyle bir gecede ilaç gibi geldi Ata Demirer'in yazıp başrolünü Demet Akbağ ile paylaştığı film. Zaten filmin ilk dakikalarında içimiz ısındı, lakin bu bir yaz filmiydi. Sıcacık günlerde Geyikli'de başlıyor film. Hani Bozcaada'ya gitmek için vapura bindiğimiz küçük kasaba. Sonra Ata Demirer alıyor sazı eline. Abartmadan, güldüreceğim diye kasmadan sakin ama akıcı bir ritmle alıveriyor sizi filmin içine. Salih Kalyon ve Tanju Tuncel filmin bu bölümünde Ata'nın süper performansına mükemmel eşlik ediyorlar. Ama asıl eğlence Ata'nın canlandırdığı Hüseyin Badem karakterinin İstanbul'a gelip Demet Akbağ'ın canlandırdığı Firuzan karakteriyle tanışmasıyla başlıyor. Yolda birçok komik karakter filme girip çıkıyor. Ama asla uzatmadan, sıkmadan keyifle devam ediyor filmin akışı. Demet Akbağ'ı ne kadar özlediğimizi hatırlatıyor bu film. Tabii Bir Demet Tiyatro'yu ne kadar özlediğimizi de... Çünkü Demet Akbağ'ın Firuze karakteri "Leri Leri" şarkısıyla yıllarca gönül kubbemizi titreten Züleyha karakteriyle ciddi paralellikler taşıyor. Bu arada Demet Akbağ'ın ileri derecede fit vücudu genç hanım kızları çatlatacak ve komplekse sokacak türden. Demet Akbağ bu filmdeki performansıyla filmin lezzetini ikiye katlıyor. Hafta sonu her şeyi iki saatliğine saatliğine unutup gülmek isteyenlere tavsiyeler tavsiyesi.

        Bakanım annemin selamı var mantı yapmış arz ederim :)

        TARIM ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker obeziteye çözüm olarak anne mutfağını göstermiş. "Ben çocuklarıma annenizin mutfağından şaşmayın diyorum, herkese de bunu tavsiye ediyorum" demiş. Şahane konuşmuş. Anne yemeğini, uzuun aile yemeklerini kim sevmez. Yanlız yaşayan biri olarak o kadar özledim ki kalabalık, sohbetlerindede kıkır kıkır gülünen bir sofraya oturmak için birçok şeyden vazgeçebilirim (Hay allah rahmet eylesin anneannemi amma özlemişim). Ama büyük şehir yalnızlığı insanın yakasına yapıştı mı bırakmak bilmiyor. İster istemez de hayatınız hazır yemek kulvarına geçiyor. Yanlış anlamayın bir Mersinli olarak mükemmel yemek yaparım. Ama tek başınıza olunca az pişirdiğinizde emeğinize yazık olur, çok pişirince üç gün aynı şeyi yemek zorunda kalıyorsunuz. Kilo almak da kaçınılmaz oluyor. Bakanımızın tavsiyesi, yani aile ile birlikte yemek yemek kesinlikle daha sağlıklı bir seçenek. Ama annenizin nereli olduğuna çok bağlı. Doğulu bir aileden geliyorsanız yağlı yemekler, insanı kendinden geçiren hamur işleri, çeşit çeşit pilavlar annenizin elinden çıkınca bambaşka olur. Orta Anadolu'nun etli pideleri, çorbasına bile hamur konulan lezzet patlaması geçiren tarifleri coşturur. Büyük şehirlerde de maddi durum bozuldukça artan "ekmeği katık etme" durumu başımızın belasıdır. Ben "bu akşam brokoli haşladım, kuşkonmaz mevsimi gelmiş buğulamasını yaptım, yanında da kereviz graten var" diyen anneye çok az rastladım bu ülkede. Zaten sevdiğim de bu ağız tadımıza düşkünlüğümüz. Toplu yemek yeme kültürümüz, yemek yerken bile yemekten bahsedişimiz, samimiyetimiz, bulaşıkları bile birlikte yıkayışımız bu ülke kültürünün en sevdiğim bölümleri. Evet sayın bakanım anne yemeği insanın ruhuna iyi geliyor. Ama ne yazık ki damak lezzetimiz obeziteyle savaşabilecek "cool"luk katsayısına sahip değil. Varsın olmasın, pişirelim kebapları, atalım fırına börekleri... Zaten mutsuzuz bari ağzımız tatlansın :)

        Adaletin gözü gerçekten bu kadar kör mü?

        BİR gazeteci olduğum, onunla çok benzer bir hayat yaşadığım için Aylin Duruoğlu'na yakınlık hissediyorum. Aylin Duruoğlu, üniversiteden bir arkadaşıyla, çalıştığı Vatan Gazetesi'nin yanındaki Astoria Alışveriş Merkezi'nde çay içtiği için 10 aydır tutukluydu. Önceki gün tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. İfadesini okudukça tüylerim daha da ürperdi. Adalet sistemimizin tutuklamayı bir infaz şekline dönüştürdüğünün göstergesi gibi. Korku impartorluğunu pekiştirici bir hikaye. Önceki akşam, hiç tanışmadığım (Bakın bunu da korkuyla yazıyorum ki yanlış anlaşılmasın diye :) Aylin Duruoğlu'nun salıverilip verilmediğini sormak için Mutlu Tönbekici'yi aradığımda telefonda korka korka konuştum. Dinlenme korkusu, izlenme korkusu, fişlenme korkusu... Şimdi yenisi var, bir iftira ile aylarca suçunu bilmeden cezaevinde yargılanmayı beklemek... Biz bu kadar korku içinde yaşamayı hak ediyor muyuz?

        Diğer Yazılar