Pucca'nın büyük dünyası filmoluyor
GEÇEN yaz benim için en büyük popüler kültür hitiydi Pucca takma isimli blogger'ın yazdığı "Küçük Aptalın Büyük Dünyası" isimli kitap. Yazım dilindeki rahatlık, duygularını kâğıda dökerken kelimeleri özenle seçmeyişi ve tabii ki başına gelen onlarca talihsiz olayın deli gönlünde yarattığı hasarı dürüstçe anlatışı çok sevdirmişti bana kitabı. Üstelik yalnız da değildim. Pucca'nın kitabı çok sayıda baskı yaptı. Yazın güneşlendiğim kumsallarda mutlaka birilerinin elinde gördüm kitabı. Şimdi aldığım güzel haber ise kitabı bizim çevrelerden önemli insanların da beğendiği yönünde. Cem Yılmaz, Pucca'nın kitabını o kadar beğenmiş ki filme çekmek için kitabın yayınlandığı Okuyanus Yayınevi'nin sahibi Cem Mumcu ile anlaşma imzalamış. Çok sağlam bir yerden aldığım duyuma göre filmin senaryosunu da Cem Yılmaz'ın ağabeyi Can Yılmaz yazacakmış. İnşallah Pucca, senaryoya danışmanlık yapar da erkek dilinden kadın hikâyesini anlatmayı seven Türk Sineması klişesine kurban gitmeyiz. Ama Can Yılmaz'ın hayata esprili bakışını da es geçmemek gerek. Filmin nasıl, ne zaman çekileceği ve Pucca'yı kendisinin oynayıp oynamayacağını bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey bu kitabın Cem Yılmaz'ın ellerinde sinema filmine dönüştürülmesi fikrine bayıldım. Eminim ki kitabın özünden kopmadan çok eğlenceli bir romantik komedi izleyeceğiz.
Bir "hâlâ" kelimesi çok şey değiştirir
DÜN Hürriyet Gazetesi’nin birinci sayfasında Sibel Arna’nın Nurgül Yeşilçay ile yaptığı röportajın anonsu vardı. Anonsta şöyle diyordu: “Cem’le hâlâ sevişebiliyoruz”. Bu cümleden insan Cem Özer ve Nurgül Yeşilçay’ın evliliklerinin binlerce badire atlattığı, 20. yılına geldiği ve tüm bu olumsuzluklara rağmen hâlâ sevişebildikleri sonucunu çıkarıyor. Oysa içeride, röportajın olduğu sayfada bu cümlenin geçtiği cümlede “hâlâ” kelimesi yok. Yüzüme şaşkın şaşkın bakmayın sevgili okur. O bir kelime bir çiftin özel hayatı ile ilgili toplumda oluşacak yargıyı öylesine etkiliyor ki. Biz gazetecilerin yaptığı iş zaten kelimelerin bu şahane önemi dolayısıyla çok önemli, çok eğlenceli ve bazen de baş belası. Belli ki yazının başlığı çarpıcı olsun denerek böyle bir ekleme yapıldı editörler tarafından. Keşke bir parça insaflı davransalarmış. Dün ne Nurgül Yeşilçay’ın ne de Sibel Arna’nın yerinde olmak istemezdim. Lakin mesleğimizin en korkunç anlarıdır bunlar...
DOT koleksiyonuma yeni pırlanta: FESTEN
DOT Tiyatro’nun oyunlarını artık hafızamda bir elmas koleksiyonu gibi saklıyorum. Yıllar önce “Kürklü Merkür” ile başlayan bu macerada neredeyse hiçbir oyununu kaçırmadım. Gittiğim oyunları buradan sizlerle de paylaştım. Çünkü DOT oyunlarını izlerken, başka hiçbir tiyatro salonunda hissetmediğim tarz bir coşku hissediyorum içimde. Sokaktaki insanın böylesine güzel ve zekice eleştirilerek sahneye konulduğu pek fazla örnek yok bu ülkede. Bu nedenle ekibin hazırlıklarına başladığı yeni oyunları “Festen”i de heyecanla bekliyorum. Festen 1950’li yıllarda Lars Von Trier ve Thomas Vinterberg tarafından oluşturulan Dogme 95 (Dogma kelimesinin Danimarka dilindeki karşılığı) hareketinin ilk filmi (Festen kutlama anlamına geliyor). Kabaca büyük maddi kaynaklar ve Hollywood desteği olmadan da büyük film çekilebileceğini savunan Dogmacı yönetmen Thomas Vinterberg’in bu filmi daha sonra İngiliz oyun yazarı David Elridge tarafından sahneye uyarlanmış. DOT bu oyunu Şebnem Bozoklu (özledik), İpek Bilgin (hastasıyız kendisinin), Enis Arıkan (severek İzliyoruz), Rıza Kocaoğlu (ne yapsa izleriz) gibi isimlerin oynadığı bir kadroyla sahneye koymaya hazırlanıyor. Üstelik oyun tıpkı orijinalinde oluğu gibi şehre uzak bir yerde ağaçların arasında bir yerde oynanacakmış. Koleksiyon firmasının sahipleri bu amaçla ekibe sahip oldukları bir korunun içinde büyük bir çadır ayarlamış. Oyun burada sahnelecekmiş.. Heyecan yüksek. Ama DOT’tan yeni bir oyun beklemenin heyecanını da sindire sindire keyifle yaşamak gerek.