Susayım diyorum ama tutamıyorum kendimi!
Eğer bir fikir tartışmaya, düşüncelerinizi kapıştırmaya çalıştığınız insan fikirlerinize fikirle cevap vermek yerine meseleyi kişiselleştirmeye, sorumluluğu başkalarına paylaştırmaya çalışıyorsa insanın susası geliyor. Karşınızda mağdur rolünü benimseyen birisine karşı meselenin özüne dair kelam etmeye devam etmek çok acımasız gösteriyor insanı. Aliye Selma Kavaf ile ilgili olan da tam budur. Bu ülkede Kadından Sorumlu Devlet Bakanı olmak “Kadından Sorunlu Bakan” olmak demektir. O mevki huzur dolu bir mevki değildir. Eğer bizlerden ve sorunlarımızdan sorumlu bakanımız hiçbir vahim olayda anında refleks gösteremiyor, yaptığı açıklamalar hep olayların birkaç gün sonrasına denk geliyor ve heyecan verici olmaktan uzak, soğuk bir resmi ağızla yapılıyorsa bu bir sorundur. Bu, bir kadın olarak kendimi güvende hissetmeme engeldir. Eğer bu soğuk açıklamalar “Bakan hanımefendi olayların peşinde, içimiz rahat olsun kimsenin kanı- ahı yerde kalmaz” cümlesini kurdurmuyorsa bu bir problemdir. Zaten sahipsiz olan kadınları Meclis’te en yetkili koltukta temsil eden kadın bu güveni veremediyse bu ciddi bir sıkıntıdır. Selma Hanım, içinde “münferit” geçen talihsiz açıklamasının ardından köşe yazılarımızda verdiğimiz tepkiler için “Kadın bakanı didik didik etme ve eteğinden aşağı çekme çabaları var” demiş. Bu açıklama öncekinden daha da talihsiz olmuş. Kadından sorumlu bakanımız “kadın olmanın politikacı bünyesinde” yarattığı etkilerden yakınmış. Haklıdır, bu ülkede kadın olmak zordur. Bunu hemen Kadından Sorumlu Bakan’a iletmek gerek. Ama bir dakika, sıkıştığı anda “kadın olduğum için üzerime geliyorlar” demeye getiren hanımefendi zaten bu mevkide değil mi? Hatta cümlesinin devamında en küçük bir sorumluluk emaresi göstermeyip, basın danışmanı aracılığıyla bana söylediği şeyleri dile getiren ve topu Adalet ile İçişleri Bakanlarına atan da kendisi değil mi? Cümlesini “İşin hukuki yanını bilen basın mensuplarının bizi sorumlu tutan yaklaşımlarını anlamıyorum, üzülüyorum” diye bitirmiş. Kendisini Ayşe Paşalı olayında açıklamasında duygusal hiçbir taraf yok diye eleştirmiştim. Haksızlık etmişim. Mesele kendisi olduğunda üzüldüğünü söyleyebiliyormuş sayın bakanımız. Bu kez ben de üzülüyorum kendisine. Meseleyi sadece kendi üzerine aldığı, kişiselleştirdiği ve kadın olmaktan yakındığı için. Büyük resmi görmekten kaçındığı ve meseleyi, sorumluluğu birilerine atmak olarak gördüğü için...
Çekirdek reklamından ATV sorumluymuş
Dünkü Ezel ve çekirdek üzerine yazdığım yazıya Ay Yapım’dan açıklama geldi. Açıklamaya göre dizide çekirdek üzerinden ürün yerleştirmesi yapılmamış. Pazarlama tamamen kanalın elindeymiş. Ve ATV yetkilileri dizi bölümlerini çok önceden teslim aldığı için bu tarz satışları kendileri yapıyorlarmış ve çekirdek gördükleri yere çekirdek reklamı koyabiliyorlarmış. Ezel’in çekirdek çitlemesi bir tesadüfmüş. Peki o zaman dünkü yazım ATV yöneticilerine gitsin o halde. Bir dizinin marka yönetimini bu kadar hoyratça yaptıkları ve içerik bütünlüğünü hiçe saydıkları için.
Galatasaray Arena neden yabancımaçla açılıyor?
BİR Fenerbahçeli olarak, Galatasaray’ın yeni stadyumunu ilk göreceğim günü heyecanla bekliyorum. İster istemez Şükrü Saraçoğlu ile kıyaslayacağım. Daha yeni teknolojiyle yapıldığı için belki de kıskanacağım çaktırmadan. Ama biliyorum ki orada derbi izlemek için de heyecandan delireceğim. Şimdi bir gayret açılışını bekliyorum stadın. Ama duyduğum kadarıyla stadyum Galatasaray’ın, Hollanda’nın Ajax takımı ile yapacağı özel maç ile açılacakmış. Bu fikirden nefret ettim. İlla bir yabancı takıma rol vermek zorunda mıyız bu önemli günde? Bu ülkede futbolseverlerin en heyecanla izlediği maçların başında FB-GS derbileri gelir. E peki o zaman neden ülkemizin iki önemli takımının dostluk maçıyla açılmıyor yeni futbol mabedimiz? U-17 takımları arasında gelişen tatsız olayların ardından iki takım dostluk adına karşılıklı oynasa, taraftara bir kez olsun dostluk mesajı verilse olmaz mı? Ajax mıdır bu ülkenin futbol geleneğini, futbol kültürünü temsil eden takım?
Evet Tezkan yapayalnızız bu şehirde!
BU satırları takip edenler defalarca yazdığım şu konuyu iyi bilirler: “İstanbul trafiğinde kaderimize terk edilmiş durumda yapayalnızız.” İstanbul’da özellikle de trafik saatlerinde yani trafiğin düzen halinde tutulmasına en çok ihtiyaç duyduğumuz anlarda, en çok kilitlenen kavşaklar dahil trafik polisi bulamazsınız. Buna insanların “Ben sıra mıra beklemem, kırarım direksiyonumu geçerim herkesin önüne” aymazlığı eklenince tam keşmekeş olur hayatımız. Aylardır yazıyorum bunu. Dün de Milliyet Gazetesi yazarı Mehmet Tezkan yazmış. “Koca kentte bir polis yok mu?” diye yazmış. Yok Sayın Tezkan, bizi bu kâbustan kurtaracak bir polis yok. Duyduğuma göre polis ve belediye arasında gelişen bir yetki kavgasının kurbanı olmuş durumdayız!