Nurgül'ün balkonu kimin malı?
BU tartışmayı aylar aylar önce bir başka öpüşme vesilesiyle yapmıştık.
Hatta yıllar önce çok daha üst düzeyde, başbakan düzeyinde tartışmıştık.
Hatırlarsanız Tansu Çiller, çiftliğinin bahçesinde güneşlenirken mayolu fotoğrafları çekilmişti.
Şimdi yine gündemimize geleceğe benziyor.
Dün her yerde Nurgül Yeşilçay'ın hayatındaki insanla öpüşmesinin görüntüleri vardı. Açıkçası Yeşilçay'ın, sevgilisi ile öpüşmesi çok da heyecan verici yeni bir haber değil.
İÇİME SİNMİYOR
Bu çift, birçok çift gibi birbirlerine karşı duydukları tutkuyu akıllarına esen her yerde göstermekten çekinmiyor.
Bizimki gibi öpüşmekten, el ele tutuşmaktan, sarılmaktan çok korkan bir toplumda sıradan sayılmıyor bu durum.
Kimin neyi tabu ya da ayıp saydığı umurumda değil.
"İnsanlar nasıl yaşamak istiyorlarsa yaşasınlar", bizim topraklarda zor kurulan bir cümledir.
Benim takıldığım nokta, dünkü görüntülerin Yeşilçay'ın evinin balkonunda çekilmiş olması.
Biz bu tartışmayı çok önce Okan Bayülgen, magazincilere karşı seferberlik ilan ettiğinde de yapmıştık.
Bu konuda hiçbir yasal sıkıntı olmayabilir, kamuya mal olmuş insanların dışarıdan görülebilen hareketlerini görüntülemek mesleki açıdan etik de sayılabilir.
Ama benim içime sinmiyor bir türlü.
"O da balkona çıkmasaymış canım, bilmiyor mu orada gazeteciler olduğunu?" diyebilirsiniz.
Ama bu öyle hoyrat bir cümle formatıdır ki, arsızdır!
Devamı gelir. "O da Bebek'te oturmasın canım!"
"O da sevgilisiyle öpüşmesin canım!"
"O da şöyle yapmasın, böyle hiç yapmasın canım!"
ROMANTİK YAKLAŞIYORUM
Bir insana nasıl yaşaması gerektiği ve etrafındaki kırmızı çizgileri dikte eden faşizan cümleler sarıverir dört bir yanı.
Ama ben insanların evlerindeki mahremiyetlerinin tüm kırmızı çizgilerden daha değerli olduğunu düşünüyorum.
Kimse de yanlış anlamasın, magazin gazeteciliğini tartışmaya açmak gibi bir niyetim yok.
Herkes işini bildiği gibi yapmaya devam edecektir.
Bu benim olaylara romantik yaklaşımım sadece.
Sonuçta balkonumuzda hırsız yakalasak evimize hırsız girdi diyoruz.
Bence balkon da insanın evinin parçası. Ve işte bu haberler bana özel hayatın ihlali gibi geliyor.
SAVCI UMURSAMAZSA YASA NEYLESİN
HERKESİN haberi varmış kan akacağından.
Ama en ağırı hâkimler ve savcıların bilgisi dahilinde bu facianın yaşanmış olması.
Bugün bir kadın, 8 yaşındaki bir miniğin annesi aramızda yok.
Bunun nedeni de mahkemenin evden uzaklaştırma kararı verdiği, hatta geçen hafta eşini tehdit ettiği için gözaltına alınan ve sonra mahkemenin evden uzaklaştırma kararını hiçe sayan savcı tarafından serbest bırakılan adam sonunda kanı akıttı.
Gözü dönmüş, kan arzusu tavana vurmuş, ağzından köpükler saçan bu mahlukat gencecik bir kadının boğazını kesti.
İşte uzun uzun beklediğimiz pek sevgili kadına şiddetin önlenmesi yasamızın, kan kokusu almış gözü dönmüşleri nasıl engelleyemeyeceğini yine çok acı bir olayla tecrübe etmiş olduk. Yasa çıkarken defalarca yazdım.
İstersek evren üzerindeki en mükemmel yasayı çıkaralım, sürece bu yasayı uygulamakla görevli insanları hakkıyla dahil edemezsek hiçbir şey değişmez. Değişmiyor.
Bu haberi o kadar kahredici ki duygularımı anlatmak imkânsız.
Ayşe İnce ölmemiş olabilirdi.
Ben şimdi o skandal karara imza atarak, mahkemenin hakkında evden uzaklaştırma kararı olan ve geçen hafta ölüm tehdidi aldığı gerekçesiyle aleyhinde savcılığa başvuru yapılmış olan bir potansiyel katili göz göre göre cinayet işlemeye gönderen "Sayın Savcım" ne hissediyordur şu anda?
ERKEKLİĞİ Mİ KABARDI?
Eli bıçaklı katili karısını doğramaya gönderirken erkeklik duyguları mı kabardı acaba?
"Gitsin ağzının payını versin eksik eteğe!" demiş midir yoksa içinden?
Bilmiyorum.
Ama boğazı çocuklarının önünde kesilen Ayşe İnce'nin son nefesini verirken yaşadığı hayal kırıklığını çok net damarlarımda hissedebiliyorum.
Bu ülkede kadın olmaya, ezilen bir insan olmaya, asla hak ettiği hukuksal desteği alamamış olmanın ve tabii ki çocuklarına hasret gitmenin hayal kırıklığı...
Eminim şu anda bu satırları okuyan birçoğunuz, boğazı kesilerek hayatını yitiren bu kadınla empati yapabildiniz.
Sayın Savcım, sizde durum nedir?