Hümay Güldağ ile söyleşi
Hümay Güldağ ile oyunculuk, performans ve ‘şiir nasıl okunmaz’ üzerine ders gibi söyleşi
Tiyatro severlerin seyir zevki üzerinde birleştiği ender isimlerden Hümay Güldağ can verdiği tüm karakterleri derinine hissettiren, beden ve performansıyla kendisini değiştiren, dönüştüren ve böylece her defasında başka birini izleme şansı tanıyan gerçek bir oyuncu. Cidden ders niteliğindeki söyleşimizi okuyunca gerçek oyuncunun farklı tadından, aklından, ruhundan mest olacaksınız. Elbette beden ve performans sorularımızı yanıtladığı için çoooooooooook mutlu olduk. Buyurunuz…
* Herkesin şiir okuma hakkı var tabii ama kimler sahne de şiir okumasın? Ya da şiir nasıl okunmaz?
Şiir okumak için önce şiiri anlamak, şairi tanımak gereklidir. Tanımak derken kastettiğim şey, şairin yazım üslubu ile ilgili elbette. Nasıl bir biçim kullanmış, hece ölçüsüyle mi yazmış, noktalama işaretleri kullanmış mı? Nasıl bir dünya kurmuş, kullandığı imgelerle neyi nasıl anlatmayı seçmiş vs ...vs... Kısacası bir "şiir okuyucusu'nun o şiire hizmet etmesi gerekir. Şiir kafaya buyruk, teatral tonlamalarla ve aşırı oyun yüklenmeye çalışılarak okunursa şiirden çıkar. Okuyucu şiirin önüne geçmemelidir; onun görevi şiire ses ve can vererek yansılamak, duygu ve düşünceyi, anlatım biçimini yok etmeden aktarmaktır. Ya da tam tersi şiirin hakkını vermeyen sönük ve yavan bir okuma da korkunç sonuçlar doğurur. Şiir kötü okunduğu zaman, hem şiir özünü kaybediyor hem de dinleyen için tahammül edilmez bir noktaya geliyor ki bu da şiir sanatına zarar veriyor. Zaten çok az şiir okuyan bir toplumuz. Birkaç şair haricinde şiir kitaplarının satış oranı hayli düşük! Ben bir şiir sever ve şiir okuyucu olarak uzun yıllardır şiir okumaları yaparken seyirci/ dinleyicilere şiiri daha da çok sevdirmeyi amaç edindim. Özellikle de gençlere... Bunun çok güzel karşılıklarını da aldım, alıyorum. Örneğin birkaç yıl önce Metin Belgin ile gerçekleştirdiğimiz Edip Cansever'in "Oteller Kenti "şiir gösteriminden sonra bir genç kızın büyük bir heyecanla yanıma gelip hiç tanımadığı ve okumadığı bu şairi çok sevdiğini ve ilk fırsatta büyük bir zevkle bütün şiirlerini okumak istediğini söylemesi gibi. Bu ve benzeri örneklerle çok karşılaşıyorum, beni hep diri tutuyor. Şiir sever dinleyicilerin de her defasında belki de ezbere bildikleri şiirleri dinlerken aldıkları hazzı görünce öyle mutlu oluyorum ki ! "Şiir okumak mı? Hiç işim olmaz" diyenlere üzüldüğüm kadar...
* Oyuncunun karaktere kendisini dahil etmesi bazen dayanılmaz oluyor? Dayanılır nokta ya da bariyer neresidir, nereye kadar tahammül edilebilir? (İyi oyuncu olduğunu ispat için sesini çatlatan, kendini yırtan ve aşırı doz duygulananlara ağızlarının payını verir misiniz Allah aşkına, sanat hakkına!)
* İyi bir oyuncunun sahnede bir şey ispatlamaya çalışmasına gerek yoktur. İyi olan kendini gösterir. Ayrıntılar ve inceliklerdir karakteri görünür kılan. Sahne her zaman fazlalığı kusar. En ufak bir jestin, bir anlık bakışın çok büyük etkisi olacağı gibi abartılı bir anlatım ( oyunun tarzı öyle değilse elbette) ve gereksiz eklentiler karakterin oradan oraya savrulmasına neden olabilir ki bu da izlenilirliği zedeleyebilir. Zaten prova sürecinde işini bilen bir yönetmenin parmak uçlarındadır oyunculuklardaki doz. Neyin ne kadar etkili, doğru ve yeterli olduğuna dair karar verildikten sonra seyirciyle olan buluşmada belirlenmiş olan dozun bir adım ötesine geçmek ya da geçme girişiminde bulunmak salt oyuncuya değil oyunun bütün yapısına da zarar verir. Dolayısıyla ince ince işlenmiş bir nakışın bir yerinden sökülmeye başlaması gibi kaçmaya başlar ve sonrasında bütün nakış bozuluverir.
* Vişne Bahçesi’nde sizi izleyen ayrıcalıklı seyirciye bir şey beğendirmek zor oluyor. Ne yaptınız, nasıl yaptınız, neden?
* Benim için çok keyifli bir prova süreci yaşadım. Elbette her yeni oyuna başlarken yaptığım gibi önce kendimi sıfırladım. Bu ne demek? Geçmiş tecrübeler saklı kalmak kaydıyla kendini arındırmak ve yeni bir oluşum için hazırlamak. Yeni, taze, bir "ilk " mişcesine heyecanlı ve araştırmacı... Anton Çehov' un tüm eserlerini yeniden okuyup, bugünden bakarak, bugünkü algılarımı devreye sokarak çalışmaya başladım. Yönetmenim Engin Alkan ile çok zihin açıcı sohbetler ettik. Yaratma ve yorumlama sürecinde onun bakış açısı ve yönlendirmeleri benim çok rahat çalışmamı ve daha çok öneri ve denemelerle arama sürecine girmemi sağladı. Çizeceğim yol netleştikten sonra sıra öz ile biçemi yumuşak bir birliktelikle iç içe geçirmeye geldi. Bu çok önemliydi benim için. Çünkü karakterin doğal olmayan davranış biçimlerini (Ranevskaya kendi iç dünyasını saklamaya çalışan, zaman zaman patlamalar yaşayan, sonra tekrar duvarlarının arasına takındığı tavırlarla birlikte dönen bir karakter) abartıya kaçmadan, derindeki naturalistliğini koruyarak, biraz göstermeci gestuslarla aktarmaya çalışmak hayli zorlayıcı bir yolculuktu benim için. Bir o kadar da keyifli çünkü ben bir oyuncu olarak zorlukları severim. Oyunculuk kendinden birkaç adım dışarıda kalarak "olmak" ise bunu layıkıyla başarmanın zorlu yollarında düşe kalka ilerlemek kadar zevkli bir şey yok benim için. Ne kadar başarabildiysem o kadar memnunum...
* Ahmet Sami Özbudak’a Bedia ve Afife’yi aynı sahnede görme fikrini vererek Hayali Temsil’in doğuşuna fikir anneliği yapmışsınız. Oyuncuyu bazı karakterlere çağıran büyü nedir?
Herşey önce hayal kurmakla başlar. Hayal insanın yüreğinde atar, zihninde oluşur, düşünce gücüyle gelişir ,imgelemle yolculuğa çıkar ve en sonunda bedende kendini tamamlar. Duyarlılık, farkındalık ve zeka, tutkuyla birleşince "olmak" beklenen sonucun başlangıcıdır. Tutku bu işin sol anahtarıdır. Benim bu hayali kurmamın başlıca nedeni, çocuk yaşta tutulduğum bu sevdanın ateşiyle 25 yıl koştuktan sonra, sahne üzerindeki var oluşumuzu borçlu olduğumuz tiyatro insanlarına, özellikle çok zor koşullarda "ben buradayım ve olacağım" diyen öncü kadın sanatçılarımıza bir saygı duruşunda bulunmaktı. Yüzüncü yılını kutlayan bir kurumun oyuncusu olarak aslında "kim olduğumuzu, nereden gelip, hangi koşullardan gelip, nerelerden geçerek bulunduğumuz yere geldiğimizi, seyircimizin de tanıklığıyla paylaşmak" derdimizin ne olduğunu hissettirebilmek idi. Birkaç yıl önce düşünüp rafa kaldırdığım düşüncemi geliştirmeye karar verdiğimde ilginç bir durumun gerçekliğiyle karşı karşıya geldim. Hep hayatlarını düşünüp merak ettiğimiz Bedia Muvahhit ile Afife Jale'nin aynı dönemlerde yaşadıkları halde birbirlerini tanımadıklarını fark ettim ve bu beni çok etkiledi. Onları sahnede buluşturmak ne kadar güzel olurdu, keşke geçmişte birlikte oynasalarmış diye geçirdim içimden. Bu hayal beni gerçekten çok heyecanlandırdı. Sanki onları bir masalın içinde buluşturursak onlar da çok mutlu olurmuş gibi bir hisse kapıldım. Belki gerçek hayatta olsa böyle bir dertleri olmazdı ama hayal bu işte!
* Seslendirme yapabilmek için iyi bir ses, duygu, eğitim ve teknik yeterli mi? Neden bazılarının ki ne yapsan olmuyor? Kulak memesi kıvamındaki gizli formül nedir?
Eskiden seslendirme yapan kişilere "dublaj sanatçısı" denirdi. Sonra bu çok tartışıldı dublaj sanat değildir dendi şimdilerde "seslendirmeci" olarak geçiyor çoğu yerde. Neden sanatçı denirdi? Çünkü dublaj yapacak kişinin bir çok özelliğe ve yetiye sahip olması gerekirdi. Bunun en başında elbette ki aranan güzel ve etkileyici ses idi. Ama bu yeterli mi? Elbette ki hayır. Her sesi güzel olan dublaj yapabilir diye bir şey yok! Ya da sesi çok güzel olmayan biri asla dublaj yapamaz diye bir şey de. Bazen çıplak sesle çok sıradanmış gibi duyulan bir ses mikrofon karşısında beklenmedik derecede etkiye sahip bir sese dönüşebilir. Yani o sesin mikrofonik olması gerekir. Bir konuşmacı için önemli olan sesini tanımak, mikrofon karşısında sesini nasıl kullanıp değiştireceğini, dönüştüreceğini bilmek, konuşacağı karaktere uygun bir biçim ve tını yakalamaktır. Ses + diksiyon + oyun + dönüştürme + taklit... Eskiden usta-çırak ilişkisiyle öğrenilen ve geliştirilen bu meslek şimdilerde değerini yitirmeye başladı. Kanalların ayırdığı bütçelerin acınacak kadar az oluşu, sürümden kazandırma taktiği dayatılarak çabuk ve özensiz işlerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bunun yanında yeterince deneyime sahip olmayan kişilere başrol ya da diğer önemli roller konuşturulunca maalesef dinlenmesi zor işlerle karşılaşabiliyoruz . Uzun yıllardır çok güzel işler çıkaran profesyonel arkadaşlarımın çoğu bu koşullardan ve emeklerinin haklarını alamadıklarından dolayı artık seslendirme yapmıyorlar. Ben de en son Asmalı Konak' ta İpek Tuzcuoğlu'nu konuştuktan sonra yerli dizi konuşmama kararı almıştım, sonrasında birkaç iş daha yaptım zaten diziler sesli çekime geçtiler. Şimdi son yıllarda sadece reklam filmlerinde konuşuyorum.
* Bugün oyuncunun sadece işini yaparak yaşamını kazanması mümkün mü? Bu kadar kalabalıkta oyun mu az, oyuncu mu az, seyirci mi az? Yoksa ne alaka mı yani?
Elbette ki ve ne yazık ki bir oyuncunun sadece tiyatrodan kazandığı para ile yaşayabilmesi çok ama çok zor. Bu yüzden oyuncuların bir kısmı dizi sektörüne yönelmek zorunda kalıyor. Çok fazla oyunculuk okulu var artık ve her yıl bir sürü genç mezun oluyor. Ancak onların isteklerini, hayallerini, hedeflerini gerçekleştirecekleri imkanlar, ortamlar çok az. Bu bir kültür ve altyapı sorunu! Maalesef sanata maddi destek gittikçe azalıyor. Bir tiyatronun kurulması değil yaşamını sürdürebilmesidir önemli olan. Kendini ortaya koyabilmesi, tarzını oluşturabilmesi, iyi prodüksiyonlar çıkarabilmesi için iyi bir kaynağa ihtiyacı var. Sponsor bulmak da artık iyice zorlaştı. Bu koşullarda oyuncuların hayatlarını kaliteli bir şekilde devam ettirebilecek paralar kazanabilmesi neredeyse imkansızlaşıyor.
* Oyuncunun oynayamayacağı karakter var mıdır? Bedeninin sınırları ve imkanları kadar mı oyunculuk yapılabilir? Üç oda bir salondan saray olur mu?
Bana göre her oyuncu her karakteri oynar diye bir şey yoktur. Ha, elbette ki bir oyuncu her karakteri oynama yetisine sahiptir/ olmalıdır da, o ayrı... Ama öyle olsa yönetmenlerin de işi çok kolay olurdu :) Doğru kast diye bir şey var. Çok önemli! Neden önemli? Bir sürü kriter var. Oyuncunun fiziksel özelliklerinden tutun, mesela karakter ile oyuncunun dokusu tutmayabilir. Bir oyuncuyu olamayacağı bir karaktere dönüştürmeye çalışmak, ya da oyuncunun bu olma çabasına (gerçekten olması gereken dönüşüme ulaşamayacağı ortaya çokmuşsa) boyun eğmek öncelikle oyuncunun kendisine daha sonra da seyirciye yapılacak büyük bir haksızlığa dönüşebilir! Bundan şiddetle kaçınmak gerekir. Bu da aslında (çok uç örnekler hariç) en başından kolaylıkla öngörülebilecek bir durumdur. Ayrıca üç oda bir salon gayet makul ve aranan bir konumdur. Beden kullanımına gelince, elbette ki bir oyuncunun beden kullanımıyla ilgili ciddi sorunları varsa bu onun imkanlarını kısıtlar, alanını daraltır. Eğer ciddi sağlık sorunları yok ise oyuncunun bedenini sürekli çalıştırması, eğitmesi ve yönlendirmesi, gerekli koşullara hazırlaması ve hazır bulundurması gerekir. Çok kullanılan bir tanım vardır: Oyuncunun enstrümanı bedenidir. O yüzden ona iyi bakmak ve iyi kullanmak gerekir.
* Oyuncunun doğası ve motivasyonunu törpüleyen koşullarımızın birincil sorunu nedir? Tiyatro iklimindeki kuraklığın suçlusu kim?
Yaşam koşulları, ülke koşulları, düşünce farklılıkları, politika, siyaset vs vs... Hayata dair olan her sorunsalın bir parçasıyız. Her şeyin içindeyiz, dışında değil. Ya da öyle olmalıyız, sorumluluklarımız çok. Ama suçlu aramak değil, suçu birilerine, bir şeylere yöneltmek değil, sorunlara çözüm yaratacak güce sahip olup, bir şeylerin ucundan tutarak, çekiştirerek çabalamak zorundayız. Olan ve olmayan her şeyin bir parçası biziz! Kendimiz! Savaştığımız, vazgeçmediğimiz, düşündüğümüz, hayal kurup ürettiğimiz, birbirimize tekme atmak yerine birlik olup yürümeyi başarabildiğimiz sürece var oluşumuzu sürdürürüz. Doğanın dengesini bozan da biziz, onu koruyabilecek olan da... Her anlamdaki kuraklığı önleyebiliriz, neticede biz kurutmadık mı?
* Ekonomik performans ne demektir, rolden veya bedenden kısmak mı? İyi midir yani?
Ekonomik oyunculuk sık kullanılan bir deyiş. Bu tanımlamayı kullanırken neyi kast ettiğinize bağlı. Buna belki şöyle cevap verebilirim; Rolden ve bedenden kısmak değil, olması gerekenin üstüne çıkmadan yani haznenin aldığı ve taşıdığı kadar olması değerli. Her şeyin fazlası, durumu ve karakteri inandırıcılıktan uzaklaştırır ki bu da bütün ilüzyonu bozar. Ustam, öğretmenim Müşfik Kenter’in hiç unutmadığım sözlerinden biri şöyledir; Oyununu öyle bir dozda ve doğallıkta oynayacaksın ki seyirci sana bakıp - aaa, ne kadar da kolaymış ben de yaparım- diyecek! Özellikle küçük performans mekanlarında seyirciyle yüz yüze, soluk soluğa kalınan atmosferlerde en küçük bir fazlalık sizi ötekileştirir, tüm bağınızı koparır, yalnız ve öksüz kalırsınız çünkü seyirci sizin yaşam damarınızdır....
Çooooooooooooooooooooook teşekkürler efendim! Sizi sevmeye ve izlemeye devam ediyoruz. Tüm oyuncu adaylarına anlatımlı ve örneklerle çözümlü ders niyetine hediyemiz olsun…