Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Craft’ın Fındıklı’da bir çatı katında seyirciyi uçuran oyunu ‘Hepimizin Öyküsü Aynı’ içi dopdolu bir seyirlik! Hem anı yaşatan hem de sonrasında düşündüren nefis Dario Fo-Franca Rame metni üç muhteşem oyuncunun performansıyla güldürüyor, ağlatıyor, isyan ettiriyor ve yine de eğlendiriyor. Füsun Demirel’in akıcı ve tiyatro bilen kalemi sayesinde, metin yabancı bir oyun gibi değil gayet bizden sesler, renkler ve tatlarla neredeyse yerel kılındığı için konu ve karakterler iyice samimi ve tanıdık geliyor.

        Yönetmen İpek Bilgin üç ayrı öyküden oluşan oyunu aslında üç ayrı tek kişilik oyun gibi aynı dekorda sunmayı tercih ediyor. Üç oyuncu ve hikaye sahnede değil zihinlerde kesişiyor ve belli ki metnin isminde ilan edildiği üzere kadınların acıklı, sömürü dolu mücadeleleri zihinde kesişsin isteniyor. Farklı sosyo-kültürel sınıfların mesele kadın olduğunda fiziksel ve ruhsal baskısının değişmezliği bu şekilde daha net, temiz ve hiç bulandırılmadan sunuluyor. İlk sahnede çalışan kadının anne, eş ve işçi olarak üzerine yüklenen imkansız iş gücünü Pınar Çağlar Gençtürk her zaman ki sahne sihirbazlığıyla görünür kılıyor. Çok dar, küçük ve basık mekan ve sahne dekoru, kadının toplumsal dayatmalar altındaki klostrofobik yaşamını seyirciye geçirmeye başarıyor. Sıkıştırılmış bir yaşamın içinde bastırılan arzular, duygular ve ihtiyaçlar ilk ve üçüncü hikayeler de mekan ve dekor aracılığıyla neredeyse dokunulabilir oluyor.

        İkinci hikaye bir teröristin annesinin çıkmazını anlatıyor ve Hatice Aslan seyirciyi, yasaklı evladının dramıyla illa ki ve zorla özdeşleştirmeye çağırıyor. Elbette iğreti eden zor bir davet! Biraz empati, azıcık vicdan ve anlayış rica eden bir annenin sessiz çığlıkları, yasaların ve adı konmamış ahlaki kuralların sahte ve iki yüzlü duvarlarını yumrukluyor adeta! Oğlunun terörist olmasına neden olan bu dünyada gerçekten terörün ne olduğunu en basit sorularla sorarak sisteme ve sistemle uyumlu yığınların koşullanmış zihinlerine çomak sokuyor. Toplum yararına kurşun sıkan polisle, toplum yararına bu kurşunlara siper olan gençlerin ‘terörist’ olarak adlandırılmasının ardında ne kadar adalet olduğunu soruyor. Seyirciye adım adım yaklaşarak sadece güçlüyle, sistemin sahibiyle değil ‘öteki’yle de özdeşleşmesi ve empati kurması için yol gösteriyor. Gerçekte vuku bulduğu üzere umutsuz ancak anne inadı ve inanmışlığıyla!

        Üçüncü hikaye İrem Sak’ın ışığıyla ve metnin izin verdiği komediyle seyirciyi rahatlatıyor ve az önce bir teröristin annesinin duyulması rahatsızlık veren çığlıklarını kısmen unutturuyor sanki. Kocası tarafından eve hapsedilen genç, güzel ve arzu dolu bir kadının dört duvara sığmayan yaşamak hevesi ilk etapta abartılı gelse de seyirciyi katıla katıla güldüren absürtlüklerin ne yazık ki tamamen doğru olması bir yandan da çok üzüyor. İrem Sak başarılı performansıyla televizyondaki ününün tesadüf olmadığını da böylece ispatlıyor. Ancak kullandığı dil ve aksan televizyondaki skeçlerini hatırlattığı için seyircinin kahkaha atmasını çabucak sağlıyorsa da canlandırdığı karaktere küçük bir gölge düşürüyor. Tabii bunun oyuncunun alışkanlığından mı yönetmenin tercihinden mi olduğunu bilmek zor. Belki de hedeflenen televizyon seyircisinin taze hafızasından faydalanarak finali köpürtmektir zaten ve belki de tamamen tesadüftür.

        Diğer Yazılar