Önceden şunu söylemeliyim ki son yazımda bahsettiğim Rana’nın bavulu ona sağ salim teslim edildi ve bir vukuat çıkmadı.
New York’a girişte vize memuru ne hakkında yazılar yazdığımı sordu "Aklına gelebilecek her konuda mizah yazıları yazıyorum" dedim. İyi ki de demişim çünkü bu bir sonra gelen sorudan ucuz kurtulmama neden oldu.
İkinci sorusu, "Peki deklare etmek istediğin bir şey var mı"ydı.
"Olmaz olur mu" dedim. "Bunu birisi sorsa da anlatabilsem keşke diye umuyordum; iyi ki sordun" dedim ve başladım saymaya. 10-15 dakika sonra daha listemin yarısına bile gelmemişken adam gülümseyen bir ifadeyle sözümü kesti ve sevecen bir tavırla, herhalde ancak bir mizah yazarı böyle cevap verebilirdi diye düşünerek benim pasaportuma damgayı vurdu. Bu kadar absürt maddenin bir bavul içinde bir arada olmasının imkansız olacağını düşünmüş olmalıydı. Tecrübeli bir sınır güvenlik memuru olarak adamcağızın ilk kez karşılaştığı bir tuhaflıktı bu mutlaka.

***

Bavulların geldiği noktaya doğru yürüdüm, salonun neredeyse tümü Gaziantep'ten gelmiş kimyonun mis gibi kokusuyla kaplanmıştı. Bavulu bir kişi döndüğü banttan alıp yana koymuştu. Bavulları koklayan köpekler de yoktu ortada. Muhakkak kimyonun kokusundan dolayı bir yerlerde bayılmış olmalılardı. Bavulu açtırsalardı onlardan bir kilo kıyma isteyip bir çiğ köfte yoğurmaya niyetliydim çünkü yanımda bolca kaliteli kırmızı biber de vardı. Hatta çiğ köfteden sonra ikram edeceğim ev yapımı cevizli baklavam bile bulunuyordu.
Bir dahaki sefer yanımda rakı da getirmeye karar verdim çünkü o çiğ köfte rakısız iyi gitmez.

***

Eve geldiğimde, Canan Hanım bir gün görevi bırakırsa ondan sonra CHP İstanbul İl Başkanı olacağına kuvvetle inandığım Rana’nın yaptığı tartışma analizlerini dinledim. Babalar Günü için bana harika bir burbon almışlardı. Burbon sayesinde o an hayattaki her şeyi acısız dinliyor ve hiçbir şey anlamasam da güçlü yorumlar yapabiliyordum.
İnternetten neler olup bitiyor diye bakınca tartışma sonrası çekilen ve aile fotoğrafı diye adlandırılan fotoyu gördüm.
Detaylarıyla inceledim fotoyu ama içimi rahatsız eden bir boyut vardı.

***

Rahatsızlığım fotoğrafta görülenler ile ilgili değildi.
Ama olmayan bir kişi de vardı ve onun bulunmaması bana olağanüstü rahatsızlık veriyordu.
Sizi bilmem ama benim gözlerim o grup fotoğrafının tam ortasında gülen suratıyla Ertuğrul Özkök’ü de arıyordu.

***

"Onun ne işi var ne alaka" diye soracaksınız biliyorum. Ama emin olun bu soru yıllar önce de defalarca soruldu ama tatmin edici bir cevap alınamadı.
Özkök, istikrarlı ve ısrarlı biçimde alakası olmayan, bulunmaması gereken ve belki de istenmediği ortamlarda fotoğraflarda görülmeye ve gülümsemeye başlamıştı.
Hatta ben bu tuhaf durumla ilgili birkaç yazımda ona Zelig ve Forrest Gump adını da takmıştım.
Galiba onun bu tuhaflığı Afrika'da çekilmiş bir fotoğrafla başlamıştı yanlış hatırlamıyorsam. Hutiler ile Tutsiler arasında iç savaşın ve katliamın başlamasından bir dakika önce birbirlerine bir mızrak uzunluğunda yakınlaşmış iki kabilenin ortasında oradaki tek beyaz ve tek gülümseyen insan olarak Ertuğrul Özkök duruyordu. Onu o kadar sürreel ve kesinlikle olmaması gereken fotoğrafta gördüm ki bu son anlattığımın bir hayal olması bile mümkün.

***

İsmail Küçükkaya, Amerikan TV yayıncılığına hak etmediği kadar güveniyor olabilir. Bildiğim kadarıyla yıllar önce şimdiki programına başlamadan da önce ABD yayınlarındaki benzer programları da incelemişti. Şimdi de tartışma öncesinde aynı tür incelemeyi yapmış olmalı.
İncelemişse de tam uygulamamış olmalı öğrendiklerini. Şunu bilin bu tartışma Amerika’da yayınlanmış olsaydı seyirci onuncu dakikada başka kanallara geçer ve bir daha da tartışmaya geri dönmezlerdi. Çünkü Amerikalılar fazla ciddiyetten sıkılırlar. İzledikleri programda onları bir aşamada eğlenecekleri herhangi bir şey, bu bir uçuk mizah da olabilir, canlı yayında yumruklu bir kavga veya tartışan adayların karılarının onların saçını başını naklen  yolmaları gibi bir şey olmayacaksa anlatılan ciddi şeyleri algılayamaz Amerikan insanı.
İsmail’in sabah programında arada bir durup dururken türküler çalması veya şiirler okunmasının nedeni de bu olabilir.
Tartışmada halka eğlenceli gelebilecek hiçbir şey nedense yoktu. Tartışmanın sonucunun sürprizsiz olarak nitelendirilmesinin gerçek nedeni de sıkıcıydı denilememesi olabilir.

***

Tartışmada açıldığı için İmamoğlu’nun 'it' deyip demediği konusuna da değinmeliyim.
Bu konuda yapılmış en ilginç ve en tuhaf analizi bana sosyal medyadan yollanan bir mesajda gördüm. İlk okuyuşumda "Acaba şaka mı yapıyorlar?" dedim etrafa sordum şaka olmadığını ciddi olduğunu söylediler. Yazan "Rahatlıkla paylaşabilirsiniz" de dediği için aynen yorumsuz aktarıyorum.
Yazan kişi kendisini müzikolog olarak tanıtmış.
"Ordu havaalanındaki konuşmaları kare kare inceledim. Bunun teknik analizini aşağıda yazdım..
Ordu havaalanında 40 kişi civarında kişinin çıkardığı teatral deyimiyle bir RABARBA var. Ancak bu rabarba içinde sayın İmamoğlu’nun konuşma sesi Risitatif Fa-diyes’dir.. 349.28 hertz- frekans.
Bu ses  sayın İmamoğlu’nun havalimanında ki bütün konuşma süresince de FA DİYEZ olarak devam etmektedir. Evet bu rabarba içinde bir kişi ‘İT ya da BİT gibi bi sözcük kullanmış, ancak o it ya da bit sözcüğünün tonu ise Sİ BEMOL 466.24 Hertz frekans.
Bir bilirkişi olarak belirtmeliyim ki sayın İmamoğlu Ordu Havaalanı'nda it sözcüğünü kesinlikle kullanmamıştır."
İşte buyurun bu kadar alıntı. Yazan ya gerçekten de büyük bir kıymeti henüz bilinmemiş dahi ya da öbür tarafa sınırı aşıp geçmiş ve fena halde delirmiş bir kişi. Dediğinden hiç bir şey anlamadığım halde dedikleri sadece ilginç geldiğinden siz de görün istedim bunu.   

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • Rauf Ziyat_178865433125441 28 gün önce Son kısım ilginç
    CEVAPLA
  • hakanavci 28 gün önce Sedar bey bu bilgiyi HABERTÜRK canlı yayında paylaşsanız çok iyi olurdu.
    CEVAPLA