Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Dört ay içinde hayatlarımız alt-üst oldu, panik, endişe ve korkular hepimizin hayatlarının parçası haline geldi.

Geleceklerimiz zaten belirsizlikler içeriyordu 4 ayda her şey daha da içinden çıkılmaz, daha da belirsiz hale geldi.

*

21’inci Yüzyıl ‘Endişe Çağı'na dönüştü.

Zaten kısa olan hayatlarımızı her an sona erdirebilecek fırtınalar, seller ve depremler gibi doğal felaketler üstüne bir de insanın yarattığı sosyal felaketler de eklendi bu çağda hayatımıza. İşsizlik ve gelecekte daha da zor duruma düşme korkusu ‘Endişe Çağı'nda gündelik yaşamımızın rutini haline geldiler.

*

Bütün bunları düşününce ne yazık ki şu andaki ruh hallerimizle bu endişeli ve korkularla dolu bu hayatın böyle sürdürülebilir olamayacağı bariz. Buna hiç birimiz uzun süre dayanamayız.

Ölüm korkusu zaten insanların hayatının doğal parçasıydı. Bir de virüs ile gelen panik sınırındaki korkularla hayat iyice zor çekilir hale geldi.

*

Buraya kadarki yazının tonuna bakarak bunun kötümser, karamsar bir yazı olduğunu düşünmeyin.

Şu ana kadar sadece gerçekçi bir durum tespiti yaptım.

Ama şanslıyız ki geçtiğimiz dört ay içindeki zorunlu inziva dönemleri bize kendimiz ve hayat hakkında düşünme fırsatını da tanıdı.

*

Şu anda öyle görünüyor ki bu kendileri ve hayat hakkında düşünme fırsatını iyi değerlendiren toplumlar ‘Endişe Çağı’nın geri kalanında nispeten daha güçlü, daha mutlu yaşamlar sürdürebilecekler.

Türkiye’de bizlerin güncel siyasi tavırlar almamızı kolaylaştıran felsefelerimiz var ve hatta yakın geçişimizi değerlendirmemize yardımcı olan felsefelerimiz de bulunuyor.

Ancak hayatın getirdiği ve getirmeyi sürdüreceği endişeler ve belirsizliklere, darbelere karşı dayanmamızı sağlayacak ve bize gerek bireyler olarak gerekse de toplum olarak sakinlik verecek bir felsefemiz ortada yok.

*


İnançlı olmanın insana bu ihtiyaç duyduğu sakinliği vereceğini söyleyenlere bir itirazım tabii ki yok hatta onlara katılıyorum da.

Günün dini inancımızı keşfetmek, onu daha iyi yaşamak günü olduğunu söyleyeceklere de hiç bir itirazım yok hatta onlara da katılıyorum.

Ama bizler çok farkı ruh hallerini bir arada yaşatan, Akdeniz havzasına özgü özgür ruhların da ülkesiyiz.

İyi ki de böyleyiz çünkü Türkiye, hayata herkesin aynı tepkileri verdiği bir ülke olmadığı için ve bu farklı ruh halli insanları bir arada tutabildiğinden büyük ve güzel bir ülke.

*


Dediğim gibi evet endişe çağının üzerimize getirdiği ilave yüklere dayanmamızın bir yolu inancımızı daha iyi anlayarak ve onunla uyumlu yaşamak tabii ki olabilir.

Keşke herkesin eşit biçimde inançlı olabildiği ve bunun gerçekten de gümümüzün korku ve endişelerine dayanma gücünü bize kolektif olarak verebildiği bir toplum olsaydık.

Ama değiliz. Herkes inancı aynı düzeyde yaşamıyor bu ülkede.

Ateist veya deist olmayı tercih etmiş ve gündelik yaşamdan kopuşunu gerçekleştirmeyi başarmış, sadece inancıyla yaşayan insanların bir arada isterlerse uyumlu yaşayabileceğini ispat eden bir ülke Türkiye.

Bu nedenle ben adına 'Endişe Çağı' da desem 21’inci Yüzyıl'ın en değerli ülkesi bence Türkiye’dir dünyada.

*


Türkiye’nin gündelik yaşama katlanmamızı kolaylaştıracak laik içerikli bir felsefeye de acil ihtiyacı var.
Sakinleştirici felsefe, inancımıza karşıtlık içermiyor. İkisi bir arada gayet tabii ki olabilirler eğer bunu istiyorsak inancımızı hayatımızın her alanında yaşarken, hayatın sürprizlerine karşı sakin olmamıza yardımcı olacak felsefeyi de acil durumlarda, örneğin ürkütücü bir salgın durumunda, yedek güç olarak elimizde tutabiliriz.

*


Bir süre önce bize sakinlik getirebilecek bir felsefeyi aramak ve bunu bulmamızı kolaylaştıracak felsefe öğreten hayat okullarının oluşturulmasını önermiştim.

Alain de Botton’un hayat okulları örneğinden esinlenmiş bu hayat okullarının açılması işinin çeşitli kurslar açma deneyimi olan büyük şehir belediyeleri öncülüğünde yapılabileceğini söylemiştim.

Bu hayat okulu kurslarında çeşitli felsefelerin pratikte uygulanmalarıyla anlatılması durumunda hayatın her dalından insanların kendilerine uyan bir sakinlik felsefesi çıkarabileceğine inanıyorum ben.

*

Felsefeye başlangıç olarak baştan şunu kabul etmeliyiz; hayat bize sevimsiz oyunlar oynuyor ve oynamaya da devam edecek. Kontrolümüzün altında olduğunu sandığımız hayatlarımızın her an elimizden çıktığını ve bizi alıp istemediğimiz yerlere götürdüğünü hep gördük ve görmeyi sürdüreceğiz.

Bunu baştan kabul edilmesi her türlü felsefe arayışının kaçınılmaz başlangıcı olmalı.

*


Hayatın bize getireceği sürprizler, oynayacağı oyunlar ve vurabileceği darbeler üzerine bir kontrol gücümüz yok.

Kontrol edebileceğimiz sadece bunlara bizim nasıl tepki vereceğimiz üzerinde olabiliyor.

Hayatın bizim önümüze çıkardığı yeni korkular ve endişeler hakkında bizim bir şeyler yapma imkanımız olan bölümler de olabilir ama ne kadar istesek de hiçbir şey yapmamıza imkan olmayan bölümler de hep olacak.

Bir şeyler yapmak imkanımız olduğu bölüm üzerine elimizden ne geliyorsa daima yapmamız gerekiyor. Elimizden hiçbir şey gelmeyen bölümünü ise adına isterse kader deyin veya tabiat böyle istiyor deyip, bunu sakinlikle kabul edeceğiz.

Stoacılar işte bunun için "Bazen hayatı sadece yaşamak bile cesaretin göstergesidir" diyorlar.

Hayatın önümüze getireceği zorluklar ve endişelerin sadece bir bölümü üzerine bir şeyler yapmak imkanımızın olacağını ve diğer bölümüne ne kadar istesek de bir şey katiyen yapamayacağımızı fark etmek ve yaşadığımız her olayda bu ikisi arsındaki farkı tespit edebilmek gücü insan sadece ‘bilge’ olabildiği zaman mümkün.

*

Bilgelik öyle mistik ve olağanüstü insanlara özgü bir şey değil hepimiz bütün sıradan insanlar, eğitim düzeyimiz ne olursa olsun bilge olabiliriz. Hayatta üzerinde bir şeyler yapıp onu değiştirme gücümüz olduğu boyutuyla, bu gücümüzün kesinlikle olmayacağı boyutunu görüp bu ikisinin ayrımını yapabilmek bir bilgeliktir aslında.

Yani, daima hayatın bize getirdiklerine karşı elimizden geleni yapmaya çalışacağız ve elimizden bir şey gelmeyen boyutuna da boyun eğerek, bunu sakinlikle kabul ederek yaşayacağız diyerek bilge bir tepki vererek hayatlarımızı, o ne kadar sürecekse işte, yaşayacağız.

Bu farkındalığı, bilgeliği kendi ruh halimize yerleştirirsek Stoacıların ‘ataraxia’ diye ifade ettikleri sakinlik dengesine ulaşmamız mümkündür.

*

Buraya kadar anlatmış olduğum soyut gelebilecek düşünceleri somuta indirgemek için kendimden şu örneği vererek bitirmek istiyorum bu felsefi düşünce akışımı.

Örneğin benim hepimizde olduğu gibi işimden atılmak ve işsiz kalmak korkum gayet tabii ki var.

Bu hayatın bir gerçeği.

Buna karşı benim elimden sadece tek bir şey gelebiliyor. Bu köşede elimden geldiği kadar iyi ve güzel olduğunu düşündüğüm yazılar yazmak, bu korkuya karşı benim yapabildiğim tek şey.

Ama her zaman olduğu gibi hayatın karşımıza diktiği sorunlar da devamlı olduğu gibi elimden hiçbir şey gelmeyecek boyutları da var bu işin de.

Örneğin başkalarının benim hakkındaki düşünceleri hakkında hiçbir şey yapamam.

Ben iyi yazdığımı düşünsem de başka insanlara yazımı zorla sevdirecek durumum da yok.

Ekonominin gidişatını da etkileyemiyorum.

Kendi kontrolümün olmadığı bölümler ise büyük ihtimalle benim geleceğimi belirleyecek yani benim yapabildiklerimin hiç önemi de olmayabilir ama ben yine de elimden geldiğince yapabildiğim bölümünü, yani yazmayı sürdürmeye çalışacağım.

Bu ayrımı yapmış olmak bana nispeten bir sakinlik verebiliyor, bütün korkularımdan, endişelerimden kurtuldum diyemiyorum ama hayata karşı dayanma gücümün daha arttığını hissediyorum, sadece bunu söyleyebilirim.

Bir de tabii hayatta bir tek sadece önemi olanın bu olduğunu da söyleyebiliriz, yani dayanma gücümüzü biraz daha arttırabilmenin tek anlamını oluşturduğu hayatlar içindeyizdir belki de.

*Bazen hayatı sadece yaşamak cesaretin göstergesi gerçekten de olabilir’" bu sözü hep hatırlayarak yaşamaya çalışmalıyız hepimiz.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!