Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Salgın ile birlikte alıştığımız ve pek kıymetini bilmesek bile sevdiğimiz hayatlarımızın alt üst olması başladığında ben ilk önce mizaha sığınarak dayanmaya çalıştım.

Mizah geçici bir kaçış sağlıyordu ama ben daha kalıcı, mecburen değişecek bu hayata dayanmamı sürdürme gücü verecek bir kafa yapısına, bir felsefeye ihtiyaç duyuyordum.

Okuyarak, düşünerek bir dönüşüm süreci yaşamaya başladım.

Yavaşlayarak, hayatta elimde zaten var olup da o güne kadar fark edemediğim küçük güzellikleri fark etmek ve onlara yeni anlamlar yükleyerek yalnızlığımı daha değerli hale getirmek olarak özetlenebilecek yeni tavrım bana güç veriyor sanıyorum.

*

Ama yine de zaman zaman yeni hayatın müthiş ağır melankolisini üzerimde şiddetli biçimde hissediyorum. Bu melankoli bazen eski hayatıma duyduğum özlem veya daha önce bana mutluluk veren küçük şeyleri artık hiç yapamayacağımı fark etmemle gelebiliyor.

*

Ben yazılarımda zaman zaman zengin insanların hayat tarzları ile ilgili yazılar yazsam da kendi hayat tarzım böyle değildir. Zengin tabii ki değilim böyle bir umudum da artık yok, hayatım anlamsız, olmayacağını kesin bildiğim hayallerle boşa harcayamayacağım kadar değerli benim için. Üstelik farkına vardım ki umduğumdan da kısa hayatlarımız.

Bu yüzden ben senelerdir son derece mütevazı, elindeki ile yetinmeye çalışan lüks alışkanlıkları hiç olmayan bir hayat tarzı yaşamaya çalışırım.

*


Casus romanları okumak yanında yemek programları izlemek de bir diğer tutkumdur. Yemek kültürüyle bir profesyonelinkine yakın düzeyde ilgilendiğimden yeni trendleri, yeni güzellikleri keşfetmek beni çok heyecanlandırır hep.

Bu tutkumu bu ortamda da sürdürmeye çalışıyorum ama seyrettiğim her yemek programı beni sonsuz hüzne, melankoliye itiyor.

Salgın öncesinde nadir olarak çıktığım evimden İstanbul’da her çarşamba buluştuğumuz ‘Çarşamba dostları’ yemek grubumuzun yemeğine katılmak için çıkmak beni çok heyecanlandırırdı ve bu haftamın zirve noktalarından bir tanesini oluştururdu. Grubun her üyesi her hafta farklı restoranlarda düzenlerdi yemeği, benim için o sadece bir yemek değil dostluğun, sevginin paylaşıldığı güzel ve doyurucu sohbetlerin yapıldığı güzel bir ortamdı.

Evimde yemek programlarını her izlediğimde bu alıştığımız buluşmalarımızın kim bilir bir daha ne zaman olacağını veya hiç olup olmayacağını düşünmek beni sonsuz hüzne itiyor. Grubumuzun hepsi 65+ kuşağından bir daha nerede hangi koşullarda görürüz birbirimizi bilemiyorum.

*

Kendi başıma eskiden bir restorana gittiğimde yemeğe geçmeden önce lokantanın barında bir aperatif içerek salonu seyretmeye ve yemek kültürü üzerine sohbetler etmeye bayılırdım. Sadece üç ay önce olabilen bir basit davranışın şu anda bitmiş, bir tarih olmuş olması da hüzünlü geliyor bana.

*

Dediğim gibi evden fazla çıkmam kitap okuma ve yazmak dışında film ve diziler seyretmekle geçer hayatım. Yalnız kalmaktan korkmam ve inzivanın bana sağlıklı düşünme imkanı verdiğini de biliyorum. Ama evimden çıkıp etrafta bulunan kahve dükkanlarının bahçelerinde oturup sigarillo eşliğinde bir Türk kahvesi içmek keyfimdi bunu bile bundan böyle istediğim gibi yapıp yapamayacağımı da bilemiyorum.


*

Ancak geçtiğimiz üç ay içinde beni en çok üzen ve içimi en çok buran, kalbimi parçalayan olay özel hayatımda yaşandı. Oğlum bu yıl liseden mezun oldu. Az İngilizce bilerek geldiği bu ülkede okulda olağanüstü ağır çalışarak bütün zorluklarla mücadele ederek, gerçekten de kan ve teriyle uğraşarak liseden okul birincisi olarak mezun oldu. Doktor da olmak istediğinden lise yıllarını hep olağanüstü çok çalışarak geçirdi. Bu ülkede lisede birinci olanlara 'valedictorian' diyorlar. Onlar lise bitirme töreninde kapanış konuşmasını yapıyorlar ve liseye veda partilerinin de en rağbette olan gençleri oluyorlar. Salgın başlamadan oğlumun hayali bu konuşmanın yapılacağı ortam ve lisenin veda partisiydi. Yılların çabasının uğraşının bir ödülü gibi olacaktı o bize.

*

Salgın başladı ve bütün hayaller suya düştü. Oğlum konuşmasını yapmak için salona girdiğinde diğer öğrenciler yoktu, salon ben, karım ve birkaç okul yöneticisi dışında bomboştu. Oğlum konuşmasını videoya çekilmesi için yaparken içimden bir şeyler gerçekten koptu hüzünden kendimi tutamadım birkaç gözyaşı da geldi. Oğlumun o yıllardır çok beklediği o heyecanları yaşayamamış olması bana katlanabileceğimden çok daha fazla hüzünlü geldi.

*

Kendimi koruma altına alabilmem için bir felsefe geliştirmiş olmama rağmen elimde değil şimdiki hayata baktığımda birkaç ay öncesini hatırlayarak melankoli hissediyorum. Bazı şeylerin hiç bu kadar hızla değişebileceğine, sadece birkaç ay içinde eski ve tarih haline gelebildiğine şahit olmamıştım.

'Melankoli' kelimesi ilk kez Sigmund Freud'un 1917 yılında yayınladığı Trauer und Melancholie (Yas ve Melankoli) makalesinde yer almıştır.

Bu ruh halim tabii ki bir ruhsal dengesizlik ama hayata yeni bakışımın bana buna dayama ve bunu aşma gücü vereceğine inanıyorum.

Hüzünlü birkaç ana rağmen kendim ve ailem için yine de "Şükürler olsun, en kötü günümüz böyle olsun" diyorum.

Yazıyı bitirirken Sebahattin Ali’nin ‘Melankoli’ şiirini de hatırlamak yerinde olacak:

"Beni en güzel günümde
Sebepsiz bir keder alır.
Bütün ömrümün beynimde
Acı bir tortusu kalır.

Anlıyamam kederimi,
Bir ateş yakar derimi,
İçim dar bulur yerimi,
Gönlüm dağlarda bunalır.

Ne kış, ne yazı isterim,
Ne bir dost yüzü isterim,
Hafif bir sızı isterim,
Ağrılar, sancılar gelir.

Yanıma düşer kollarım,
Görünmez olur yollarım,
En sevgili emellerim
Önüme ölü serilir...

Ne bir dost, ne bir sevgili,
Dünyadan uzak bir deli...
Beni sarar melankoli:
Kafamın içersi ölür."

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • pembepanter 4 ay önce Serdar bey yalnız değilsiniz dünya da ki tüm insanlar (Corona partisi düzenleyenler hariç) hepimiz oldukça melankolik durumdayız...
    CEVAPLA
0:00 / 0:00