Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Kelimenin tam anlamıyla berbat bir yıl geçirdik. 2020 ölümün kapımızı çaldığı yıl oldu.

Ölüm korkusu insanların ebedi korkusudur. Üstelik yaşı da yoktur. Onlara çok uzak olsa da çocuklar bile bir sevdikleri gittiğinde ölümden korkmaya başlarlar.

Bu korkuyu abartılı yaşamak da sık görülen bir durumdur. Ancak birçok insan ölüm kavramını fazla düşünmeden onu veri kabul edip geçici olarak unutarak yaşamaya çalışırlar.

Kaçınılmaz sonumuz böyle belli olarak yaşamaya çalışmak oldukça da yıpratıcıdır.

Bu korkuyu kendinden uzak tutmayı başarabilenler gündelik yaşamın rutinlerinden geleceği fazla düşünmeden mutluluklar yaratmayı belki başarabilirler.

Bu her zaman pek kolay değildir çünkü geleceği ya çocuklar ya da hayat arkadaşımız açısından düşünmeye başladığımızda ölüm korkusu yine kapımızı çalar. Onların geleceğinde olamayacağınız korkusu benliğinizi kaplamaya başlar.

İnsanın beynindeki bu yaşama arzusu ve ölüm korkusu arasındaki mücadele ebedidir ve çözümü de galiba yoktur.

Bu arzumuz ve korkumuz arasında bir hassas denge kurarak bir şekilde yaşamaya çalışıp gidiyoruz işte.

VE ÖLÜM YAKLAŞTI

Derken salgın başladı ve ölüm ihtimali hepimize ilerde olacak bir gerçek olmaktan hızla çıkıp kapılarımızı erkenden çalmaya başladı. Tüm ruhi dengelerimize darbe vuruldu.

Ölüm nedir ve biz nerede ve nasıl öleceğiz türündeki düşüncelerin bize ileride bir yaşta (o yaş neyse işte) geleceğini düşünürken bir de baktık o gün gelmiş bile, ölümün kapılarımıza her an vurma ihtimali hemen şimdi olabilir diye yaşadık yıl boyunca.

Bu benim, sizin, hepimizin ruh durumuna inanılmaz darbeler vurdu. Parçalanmış ruhlarımızda nelerin olduğunu ve bunun acısının bizlerden nasıl çıkacağını, kolektif ruh halimizin nasıl perişan olduğunu çok yakında görmeye başlayacağız. Bu berbat yıl yakında bitecek ve gelecek yeni yılda virüsü yenmeye başladığımızı da inşallah göreceğiz ama ölüm korkusu darbesini yemiş ruhlarımızın nasıl düzeleceği henüz net değil.

MÜTHİŞ BİR YAZI OKUDUM

Ben çok kısa süre önce uzun zamandır hiçbir yazıda olmadığı kadar beni düşündüren ve etkileyen bir yazıyı New York Times gazetesinde okudum. Yazar BJ Miller ‘Ölüm nedir’ diye başlığında sorduğu soruya yazısında cevap aramaya çalışmış. Tabii ölümün tıbbi tanımını yapmak kolay olabilir, gerçi bunda da bazı sorunlar varmış ama en azından bu kesinliği olan bir tanım.

Ancak bir de ölüm kavramının insan bilincinde, kültüründe algılanması ve bunun yaşanma biçimleri de var ki onlarda kesin, herkes için geçerli olan bir doğru tanım yapmak hayli zor.

Makalenin yazarı BJ Miller'in uzmanlığı ölüm eşiğinde olan hastalar üzerine onların bakılmaları ve rahatlatılmaları üzerine.

Uzmanlık alanı bu olunca tabii ki yüzlerce hastanın nasıl öldüklerini gözlemleme ve onların duygularını paylaşmak imkanı olmuş.

KİTABI VE TED KONUŞMASI

‘A Beginner’s Guide to the End. Practical Advice for Living Life and Facing Death’ (Sonu Anlamak İçin Başlangıç Rehberi: Hayatı Yaşamak ve Ölümle Yüzleşmek İçin Pratik Tavsiyeler) başlıklı bir kitabı da var B J Miller’ın.

Onun hayli ilgi çekmiş olan TED konuşmaları çerçevesinde 2015 yılında yapmış olduğu "What Really Matters at the End of Life” (Hayatın Sonunda Gerçekten Önemli Olan Ne?) başlığını verdiği konuşmasını da Youtube’dan bulup izledim.

Sahneye çıkıp yerine oturduğunda ciddi bir şok da yaşadım. Sıhhatli ve yakışıklı bir adam sahneye çıkıyordu ama oturur oturmaz iki bacağının bir kolunun olmadığını görüp aniden şaşırıyorsunuz. Anlattığına göre bir kaza geçirmiş ve iki bacağı ve bir kolunu (bacağında protezle yürüyordu) kaybetmiş ve ölümün eşiğinden dönmüş, ölüm olasılığının ve kaybettiği uzuvlarının travmasını yaşamış. Yani ölüm üzerine konuşurken sadece teorik konuşmuyor pratik deneyimlerini de anlatıyormuş.

ÖLÜRKEN TEK BAŞINA OLMAK

Güzel yazısını okuyup bitirdikten sonra üzerinde uzun düşündüm. Ve aklıma takılan konuları belki biraz daha açar diye online mesajlardaki yorumlara da baktım. Benim okuduğum anda 800’ü aşkın yorum da vardı forumda.

Başlıca iki konu bana çok ilginç ve üzerinde mutlaka daha fazla düşünülmesi gerekir gibi geldi.

1- Birincisi ölümcül hastalarla deneyimi bulunan hemşirenin yazdığıydı. Yasal ölüm kriterleri arasında yer alan ve bir insanı resmen öldü diye tanımlamak için kullanılan beyin ölümü kavramı üzerineydi hemşirenin yazdıkları.

Açıkçası hemşirenin anlattığını okurken içim bir tuhaf oldu. Zaten bu konuyu neresinden alsanız içinizin pek rahat olabilmesi galiba mümkün değil.

Entübe edilmiş hastalarla ilgiliydi anlatılan. Entübe hasta denilince bu dönemle de bağlantısı olmalı bunun diye düşündüm.

Hasta ölüme geçerken beyin ölümü gerçekleştiği an, beyin ölümü ölçüldüğünde doktorlar entübe hastadan tübü çıkarmaya girişiyorlar. Tabii ki bu çok doğal değil mi diye düşüneceksiniz benim gibi.

Ancak beyin ölümü gerçekleşti denilen yani resmen öldü denilen insan o anda çıkarılmakta olan tübe ani bir hamle yapıp onu yerinde tutmaya çalışabiliyormuş. Bu oldukça sık görülen bir olaymış hemşirenin yazdığına göre.

Beyin ölümünden sonra böyle olabiliyorsa eğer o zaman bizlerin ölmek nedir kavramı üzerine daha fazla düşünmemiz gerekecek gibi geldi bana.

2- Beni sarsan diğer bir gözlem de özelikle bu döneme özgü olması gereken yalnız başına ölüm ile ilgiliydi.

Malum virüs bulaşmasın diye hasta yakınları onun yanına alınmıyorlar ya, hasta kaybedilirse onu ölümü sevdiklerinden uzakta, onları görmeden olmak zorunda .

Bu konuda görüş bildiren bir uzman bunun düşünüldüğü kadar kötü bir şey olmayabileceğini söylemiş. Onun dediğine göre yapılan bazı çalışmalarda ölmek üzere olan bazı hastalar eğer odada sevdikleri varsa onların üzüntü seslerinden kederleniyormuş, stresi de artıyormuş. Eğer bu doğruysa ölüm sürecinin yalnız yaşanması daha iyi olur hasta için deniliyor. Ne diyeyim en azından üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gereken bir konu bu.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00