Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

(Türkçeye bir çok kitabı çevrilmiş olan yazar David Sedaris ‘Komik bir yazının karşıtı ciddi yazı değildir. Komik yazının karşıtı sadece komik olmayan bir yazıdır o kadar’ demişti.)

Yıllar önce Los Angeles’tan San Fransisco’ya doğru giderken, tur rehberini anlattıklarını banal bulduğum için dinlemiyor ve notlar alarak çevreyi gözlemleyip hayaller kuruyordum.

Rehber otobüsümüz ana yola girmeden henüz sokak aralarındayken bir takım çok meşhur sanatçının evlerini işaret edip, örneğin Sharon Stone gibi insanların evini bize nedense göstermek istiyordu. Ben, Berkeley Üniversitesi'nin kampüsünü görüp orada eski karşı kültür direnişlerini hayal etmeyi arzu ederken Sharon Stone’un o anda duş alabilir olduğu bir eve bakmamın istenmesinin özellikle erkeklerin beyin fonksiyonlarının üzerinde yapım bozucu (Deconstructive) etkileri olabileceğini rehber nedense hiç düşünmüyordu.

Ben hala daha insanlık aleminin geri kalanı gibi şimdi yaşı kaç olursa olsun Sharon Stone denilince Basic Instinct filmindeki o meşhur külotsuz bacak bacak üstüne atılması sahnesinin etkisinde olduğumdan bakmakta olduğumuz evde sadece bir kapı ve ağaçlı yol gözükse de insanın elinde olmadan o anda başka hayaller de kurmaması imkansızdı.

Neyse ki ünlü evlerinin önünden bir an önce çıkıp okyanusa paralel ana yolumuza girdik.

O ana yol üstünde de Barbara Streisand’ın evi vardı. Bununla da ilgilenmedim ama plajda okyanusa bakarak tamamen hareketsiz duran bazı gençler dikkatimi çekmişti.

Hepsinin vücudu mükemmeldi, sadece deniz yosunu filan yiyerek besleniyor olmalıdırlar ki hiçbirinin vücudunda tek gram bile yağ yoktu.

Böylesine okyanusa bakarak kımıldamadan duran yüzlerce genç kadın ve erkek vardı plaj boyunca.

İlk önce denize tapmakta olan bir tarikat söz konusu olduğunu sandım. Mükemmel olan vücutlarını daha da mükemmel hale getirmek için toplu halde yoga da yapıyor olabilirdi (O aşamada elimde olmadan Geoff Dyer’in ‘Yoga for People Who Can’t Be Bothered to Do It’ (Bunu Yaparak Rahatsız Olamayacak Türde insanlar İçin Yoga) adlı kitabi aklıma geldi).

Gün boyunca ilk ve bence son anlamlıya yakın açıklamasını yapan rehberimiz bu insanların sörfçüler olduğunu anlattı. Meğer yüzlerce insan denize sabit bakarak dalga oluşmasını bekliyorlarmış. Dalga olur olmaz yanlarında durmakta olan sörf aletlerini alıp denize koşup dalgaların üzerine çıkacaklarmış.

Anladığım kadarıyla Kaliforniya’da yeni bir insan türü oluşmaktaydı. Hayatının önemli bölümünü sörf yapmaya adamış geri kalan zamanında ise güneşlenen ya da plaj voleybolu oynayan mükemmel vücutlu, düzgün yapılmış ve sörf yapsa dahi bozulmayan saçları bulunan ve olağanüstü beyaz dişleri olan bir yeni insan türüydü bu. Bana önyargılı demeyin diye bu türün zeka düzeyi hakkında hiçbir şey söylemek istemiyorum. Konuşurken kullandıkları kelimeler güneş yağı, kuaför, diş ve karşı cinsten ibaret olduğundan bu seviyenin öyle fazla yüksek olmadığını umarım tahmin edebilirsiniz.

BAŞKA KALİFORNİYA DA VAR

Otobüsümüzün dışında genel durum böyleydi ancak otobüsümüzün içindeki zeka düzeyi de genel ortama uyum sağlamış olmalıydı ki görmek istediğim yerler konusunda hiçbir önerime düşünceli bir destek gelmedi diğer yolculardan.

Los Angeles’a geri döndüğümüzde meşhur Chinatown’ı görmek istediğimi söyledim. Orada görülecek bir şey olmadığını söyleyerek oybirliğiyle reddettiler bu arzumu. Oysa ben Roman Polanski’nin yönetmiş olduğu Faye Dunnaway, Jack Nicholson ve John Huston’un oynadığı aynı adlı film-noir filmde gördüğüm Çin Mahallesi’nin yollarında biraz yürümek istiyordum.

Sonra Mulholland Drive yoluna gitmek isteğim de reddedildi. "Ne olacak orası sadece bir yol" dediler. Sadece bir yol olabilirdi de bu yol aynı zamanda büyük David Lynch’in yönettiği Mulholland Drive adlı sürreal kara filminin de adıydı. Etkisini hala daha hissetmekte olduğum o filmin geçtiği mekanları görmek istiyordum.

316 NUMARALI EV

Bunların üzerine South Kenter bölgesinde 316 numaralı evi görme talebimin de tabii ki reddedilmiş olduğunu sanırım şaşırarak karşılamazsınız.

Ama o evde uzunca süre Theodore Adorno oturmuştu hatta Minimia Moralia gibi eserini bile o evde yazmıştı türünden açıklamalarım da diğer insanlar üzerinde hiçbir etki yaratmadı.

Adorno kendisinden önce Amerika’ya kaçmış olan Max Horkheimer’ın tavsiyesi üzerine 1938 yılında New York’a geldi ve 1941 yılında Los Angeles’a taşındı, yukarda adresini verdiğim evde oturmaya başladı. O dönemde Bertold Brecht, Arnold Schoenberg ve Thomas Mann da Kaliforniya’daydılar. Onların grup halinde orada bulunmalarıyla bölgenin zeka düzeyinde radikal bir ortalama yükselmesi olduysa da diğerlerinin de nasıl katlandıklarını anlamamakla birlikte özelikle Adorno’nun Kaliforniya hayat tarzına nasıl adapte olduğunu ve etrafından hiç entelektüel beslenme almadan o kitaplarını nasıl yazabildiğini anlayamıyordum.

Gerçi o dönemin ürünü olan Minimia Moralia’nın alt başlığı ‘Reflections From a Damaged Life’ (Hasarlı Hayat Üzerine Gözlemler) olduğundan o ‘hasarlı’ tespitiyle etrafında gördüğü nüfusun hayatını mı yoksa kendi hayatını mı kastettiğini tespit emek o kadar kolay değil.

Kitabı baştan sona okuyup bitirseniz bile bunu tespit edebileceğiniz şüpheli. Bence Adorno’un cümlelerini bile anlamak kolay değil. Çünkü adam diyalektiğin yaşayan bir hali gibi. Her cümlesi kendi içinde kendi olumsuzluğunu ve sentezini aynı anda taşıyabiliyor. Çalışmasının ilk cümlesinde bile kalıp kitabı hiç bitirememek olasılığı var.

Adorno madem kitabı Kaliforniya’da sonsuz güneşin olduğu ve herkesin denize girdiği ortamda yazdı, o zaman uyum sağlamak için ben de aynı koşulların var olduğu Bodrum’da okumaya giriştim kitabı ama bitiremedim, okuduğum bölümü de pek anladığım sayılamaz.

Ameliyat olacağı hastaneye kafa dinleme kitabı olarak Derrida’yı götüren arkadaşım "Onu anlamak için ilk önce onun Negative Dialectics kitabını okumalısın" dedi. Burada şimdi itiraf ediyorum adı Negative Dialectics olabilen bir çalışmanın okunmasının daha kolay olacağını düşündüğü için ondan bir gün öcümü mutlaka alacağım bunun da bilinmesini istiyorum.

Thomas Mann bile Minimia Moralia’yı ele alındığında "Yavaşça ve az az okununca anlaşılabilecek bir çalışma’ diye konuşmuştur.

Adorno’un kendisine savaştan kaçış imkanı sağladığından müteşekkir olmasına rağmen Kaliforniya’nın kültüründen fazla hoşlanmadığını ve ona yabancılaştığını söyleyebiliriz.

Yukarda bahsettiğim türde gençlerle karşılaştığında onların beyaz dişlerini görünce bunların ’Hegelci dişler’ olduğunu söylemişti Adorno. Bunun da ne anlama geldiğini pek bilmesem de o kadar da övücü bir şey olmadığı da kesin gibi.

YENİ BİR TUR ÖNERİSİ

Şimdi Los Angeles’i ziyaret eden turistlere meşhur film artistlerinin evlerini göstermek için turlar düzenliyorlar ya benim de bir alternatif tur önerim olacak. Bir 'literati tur' düzenlensin ve başta Adorno olmak üzere tüm Alman ikinci dünya göçmenlerinin yaşadığı evler gezilsin. Bu turların rehberleri ortamın teorik arka planını anlatacak düzeyde olsun. Kaliforniya'da bile var o düzeyde insanlar niyet olsa aranırsa bulunabilir. Bu tür turlarda ‘Late Marxism, Adorno, The Persistence of Dialectic’ türü kitapların yazarı gibi özel rehberler bulunmalıdır.

Turun magazinsel yönleri de olacak. Örneğin Schonenberg o dönemde West Holywood’da yaşamakta olan Stravinsky ile kavgalıydı, birbirleri ile karşılaşmak bile istemiyorlardı.

Yazar Susan Sontag henüz 14 yaşında genç bir kız iken Thomas Mann ile tanışmak için evine çay içmeye gitmişti.

Konuşmanın nasıl gittiğini biliyoruz çünkü Sontag daha sonra 1987 yılında New Yorker dergisinde 'Pilgrimage' adlı yazısında bu görüşmeyi hikaye tarzında yazdı.

Sontag, Thomas Mann kitapları gibi mi konuşuyordu sorusuna 'Kitapları gibi konuşsa iyi, ama o kitabı hakkında ciddi ve düşünceli bir eleştiri yazısı yazan bir yazar gbi konuşuyordu' diyerek görüşmelerinin ağır entelektüel havasını vermiştir. (Geoff Dyer ‘White Sands’ adlı kitabının Pilgrimage başlıklı bölümünde zamanın Kalforniya’sını çok güzel anlatmıştır.)

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00