Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Yıllar önce New Orleans’da gece Mississippi Nehri'ne yakın ara sokaklarda dolaşırken sokağın köşesinde bir evin zemininden insanı o anda kendine çeken müzik geliyordu. Bu nedir diye sorduğumda "Bu ev, bu zemin kat dünyada Blues’un doğduğu yerdir" cevabını aldım.

Ve ben şu an ne yazık ki itiraf ediyorum bunu, hayatımın en büyük hatasını yaptım. Hala daha Blues’un yaratıldığı günlerde olduğu gibi yerel müzisyenler jam session (içlerinden geldiği gibi serbest çalma, bir anlamda kuralların olmadığı alan yaratmak için orada buluşup) çalıyorlarmış. Aptal Serdar girsene içeri ve gör tarihi değil mi, yok ama bunu yapmadım. Yere eğilip küçük pencereden baktığımda içerisinin çok küçük ve karanlık olduğunu gördüm klostrofobik duygular belirdi içimde. İçeride çok durmaya katlanamayacak gibi hissettim ve belki de bana yıllar boyu acı verecek hatayı yapıp başka yöne yürüdüm.

New Orleans aynı zamanda bir liman şehri oluğundan birçok farklı kültürün bir araya gelip uyumlu yaşamaya zorunlu olduğu bir şehirdir. Şehrin gece yaşamında hissedebileceğiniz serbestlik ve kural eksikliğinin nedeni de budur ama bu aynı zamanda Blues gibi farklı kültürlerin sentezi olan müzik türünün doğmasına da izin veren ortamdı.

Blues tabii ki cazın temelidir.

AMERİKA'NIN KISA MÜZİK TARİHİ

Blues’un 20’nci yüzyılın başlarında New Orleans’ta, benim o gece girmediğim türde evlerde, yaratıldığı yıllarda Amerika aslında bir arayış içindeydi, deyim yerindeyse koskoca ülke kendisine özgü müzik sesini aramaktaydı.

Sadece New Orleans’da değil Kansas City’de (Bu arada yeri gelmişken Kansas City’nin caz tarihinde çok önemli bir yeri olduğunu da belirtmeliyim) New York’ta, San Fransisco’da sürekli deneyler yapıyorlardı müzisyenler. Yeni bir ses yeni bir türü aramaktaydılar.

Blues belki de sokaklarda, işyerlerinde, tarlalarda söylenmek yani bir geleneğe sahip olmak avantajını kullanarak sesini ilk bulan tür oldu.

Blues’un duyulmaya başlanmasıyla müzik dünyasında tam bir sarsıntı oldu. Zaten 1920’lerde Amerika’da sosyal ortam da sarsılmaktaydı. Çılgın partilerin yapıldığı ve kükreyen 20’ler (Roaring 1920’s) olarak ifade edilen yılların ardından gelen 1930’lardaki depresyon yıllarında Amerika büyük bir değişimin sancılarını yaşamaktaydı.

Yazar F.Scott Fitzgerald ilk olarak 1922'deki kısa öykü koleksiyonu Caz Çağı Öyküleri'nin adında bu terimi ilk defa kullanarak döneme damgasını vuran müzik türünü de işaret etmiştir.

Nasıl ki anlatmış olduğum gibi Blues farklı kültürlerin sentezi ile yani diyalektik bir süreç ile doğduysa yine diyalektik bir süreç ile açık metin gibi olan, yani yorumlara açık olan yapısıyla Blues farklı müzik denemelerine imkan tanımıştır.

Kükreyen 1920’ler olarak adlandırılan dönemin parti ruhuna alışmış olan insanlar büyük ihtimalle 1930’ların sosyal sorunlarına bir tepki olarak dans edip eğlenmek istiyorlardı.

Bu yüzden döneme damga vuran müzik türü kökeni yine Blues da olan Swing müziğiydi.

Dönemde Count Basie, Cab Calloway, Tommy Dorsey, Duke Ellington, Benny Goodman, Fletcher Henderson, Earl Hines, Glenn Miller, Artie Shaw gibi isimler dönemin ve ileride gelecek dönemin kendi içinden çıkacağı, ileride gelecek sesin deneylerini yapıyorlardı.

İnsanları dans ettiren Swing kendi içinde diyalektik bir çelişkiyi de barındırıyordu. Orkestra parçayı çalarken müziğin yapısı müzisyenlerin sololar yaparak doğaçlama deneyler yapmasına müsaitti. Özellikle Duke Ellington kendi grubunda bu tür doğaçlama soloları teşvik edip destekliyordu. Louis Armstrong da Ellington gibi bu tavrıyla Bebop yani modern cazın gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlardır. Yani Swing aslında kendi sonunu getiren bir iş yapıyordu.

Müzik dünyasının merkezinde bunlar olurken periferi (çevre) diyebileceğimiz alanda bir başka önemli şey de olmaktaydı. Blues’un ortaya çıkışını ve Swing’de yapılan doğaçlama soloları izlemekte olan bazı genç müzisyenler New York’ta, Harlem’de ve Los Angeles'ta arkadaş evlerinde bir araya gelip sabahlara kadar döneme damgasını vuran müzik türleri üzerine doğaçlama deneyler yapıyorlardı. Bu jam sessionlardan (yani herkesin içinden geldiği gibi çaldığı ve kuralları pek olmayan müzik ortamından) ilerisinin John Coltrene, Miles Davis gibi usta ve modern cazın kurucu ustaları çıkacaktı.

AMERİKAN KLASİK MÜZİĞİ Mİ?

Anlayacağınız rafine müzik tanımının Avrupa ustalarının bestelediği klasik müzik konserlerine giden sınıflar tarafından belirlendiği Amerika’da dipten dibe bir kaynama ve yaratıcı bir huzursuzluk vardı.

Bunu fark eden o günlerin New York Times gazetesinin müzik eleştirmeni Carl Van Vechten bir gün artık klasik müzik üzerine yazmayacağını ve bundan sonra caz ve Blues üzerine yazacağını çünkü gelişme potansiyelini onlarda gördüğünü ve Amerikan klasik müziğini de Blues ve caz kökenli müzisyenlerin çıkaracağını düşündüğünü yazdı.

Bu önemli bir yazıydı ve aslında bir tür manifestoydu.

Klasik müzik bestecisi Antonin Dvorak olacak gelişmeleri çok önceden 1893 tarihinde görmüştü. Usta besteci 21 Mayıs 1893'te New York Herald gazetesine yazdığı ‘Real value of negro melodies’ (Siyah müziğinin gerçek değeri) başlıklı yazıda Amerika’da müzik geleceğini siyah müzisyenlerin belirleyeceğini ve eğer Amerika’da da klasik müzik besteleri yapılacaksa bunu da siyah müzisyenlerin yapacağını söylemişti.

Bu tabii ki son derece cesur ve radikal bir görüştü.

Lafı söyleyen Dvorak olduğundan buna direkt saldıran fazla olmadı ama herkesin aynı fikirde olmadığı da kesindi.

Egemen kültür kendi yönünü bulmaya çalışan caza karşı tepkiliydi. Onu alt kültürün ve saygın olmayan insanların müziği olarak görüyorlardı.

Bu algının oluşmasında içki yasağı döneminde açılan gizli içki satışlarının yapıldığı mekanlarda (speakeasy) Blues ve cazın popüler olması ve Al Capone gibi gangsterlerin caz müzisyenlere mali destek vermesinin de rolü olduğunu kesindir.

New York Times gibi biraz daha rafine düşünceli olması beklenen bir gazetede bile Sibirya’da köylülerin köyü basan ayıları caz çalarak kokutup kaçırdıkları gibi yalan bir haber yayınlanabilmiştir. Ayrıca Princeton Üniversitesi'nden Profesör Henry van Dyke şöyle yazabilmişti: "...bu, hiçbir biçimde müzik değil. Bu sadece işitme sinirlerinin bir tahribi, fiziksel tutku dizilerinin şehvetli bir şekilde dalgalanmasıdır.”

Yani bir yandan cazın ileride Amerika klasik müziğinin temeli olabileceği konuşulurken bir yandan da onun sadece bir ahlaksızlık olduğu da söylenebiliyordu. Aslında bu bir tür sınıf savaşıydı. Blues’un diyalektik çelişkili iç yapısı da sınıf savaşının kendi üstünde yapılmasına elverişliydi.

Bir yandan Swing türü müzikte yapılan doğaçlama sololar ve merkezin çevresindeki doğaçlama Blues deneyleriyle geleceğin modern cazının temelleri atılırken diğer yandan da Dvorak’ın çağrısına cevap vermeye çalışan ve klasik besteleri de bu tür müziğin içinden çıkarmaya çalışan zenci müzisyenler de oldu. Blues ve cazdan klasik besteye atlamaya çalışan siyah müzisyenlerin hikayesini Alex Ross ‘The Rest is Noise.. Listening to the Twentieth Century’ adlı çalışmasının sayfa 130’dan başlayan bölümünde mükemmel anlatıyor. Burada o hikayelere detayıyla girmeyeceğim.

YAHUDİ BLOĞU DEVREDE

Amerika’ya özgü hakim müzik kültürünün sadece zenci müzisyenler tarafından belirlenmesine çoğu Yahudi olan beyaz müzisyenler müdahale etmeye çalışmıştı.

1939 yılında henüz Harvard’da öğrenci olan Leonard Bernstein ‘the Absorption of Race Elements into American Musıc’ adlı bir çalışma yaprak klasik müziğin Avrupa’da gelişmesini ve Amerika’da blues ve cazın gelişmesini ele alıp bunların birbirinden farklı dinamikler içerdiğini ve Amerika’da klasik beste beklentisinin Blues ve caz kökenlilerden gelmesinin yanlış olacağını söyledi. Bir başka Yahudi müzisyen George Gershwin işin sadece teorisi yapmakla kalmadı ‘Rhapsody in Blue’yu besteleyerek Blues’un sadece siyah müzisyenlerin tekelinde kalmayacağının ilk işaretini verdi. Ayrıca ‘Porgy and Bess’ ile büyük bir ‘caz operası’ da yaptı.

Fakat doğaçlama çalınan cazın etkisiyle müzik zevkinin dinamikleri farklı gelişiyordu. Gershwin büyük caz operası bestelemek istiyordu ama o operadan bizi belirleyen olarak sadece ’Summertime… and the living is easy’ kalmıştı akıllarda. Daha sonra 20’nci yüzyılın en sevilen şarkılarından birisi haline gelen ‘Summertime’ı Billie Holiday ve Miles Davis de yorumladılar.

Bu arada beyaz bir bestekarın ‘Negro operası’ olarak nitelendirilen bir besteyi yapamayacağını söyleyen Duke Ellington, Porgy and Bess’i reddetti ve bir yanda caz orkestrasıyla doğaçlama cazın gelişimi için de çalışırken bu tür operayı kendisi de yapmaya çalışıyordu.

Ellington bir Swing senfonisi olarak nitelendirdiği ‘Black, Brown and Biege’i NewYork’ta Carnegie Hall da sahneledi.

Hakim sınıfın klasik egemen müziğinin geleneksel sahnesinde bir Ellington bestesinin yer alması belki bir zafer olabilirdi ama Ellington’un ve onun asıl temsil ettiği cazın bu zafere de ihtiyacı yoktu.

Çünkü bir taraftan Ellington orkestrasındaki doğaçlama sololar yapan müzisyenler bir yandan da evlerde doğaçlama çalanlar birlikte aslında modern caz demek olan Bebop’ı ortaya çıkarmışlardı.

Doğaçlama caz ustası Ornette Coleman’ın çıkardığı ‘The Shape of Jazz to Come’ albümünün adında olduğu gibi artık geleceği bebop belirlemeye başlamıştı. Diyalektik süreç kendi sağlam sentezini çıkarmıştı.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00