Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


1972 yılında New York’ta her cumartesi gecesi saatler gece yarısını çaldığında çok tuhaf bir şey oluyordu. Hangisi şimdi tam hatırlamıyorum ama bir televizyon kanalında tam gece yarısında orta hızda gitmekte olan bir trenin önüne yerleştirilmiş bir kameradan görüntüler verilirdi.

Görüntüye The Doors grubunun müziği eşlik ederdi. Görüntülere eşlik etmesi açısından benim en çok sevdiğim parça ‘The Riders on the Storm’ du.

Bunu kim düşünmüştü bilemiyorum ama arzu edilen sonucu aldığı kesindi bana göre. O günlerde sokağa hakim olan suçlular ve saldırgan marjinal yaşamlar nedeniyle anarşinin ve huzursuzluğun pençesine düşmüş olan şehirde huzuru, anlık olsa da, bulmak isteyenler kendi beyin kimyalarıyla tehlikeli bir şekilde oynayan maddelerle ölümcül deneyler yapıyorlardı. Ben kendimi bu ortamın dışında tutuyordum ama Doors müziği eşliğinde o kanaldaki görüntülere daldığım zaman hiçbir tehlikeli madde kullanmamama rağmen müzik ve görüntülerle kendimi büyülenmiş gibi hissediyordum.

Bunun etkisinden midir nedir bilemiyorum ama hala daha ne zaman özelikle Jim Morrison’un sesini dinlesem bu benim üzerimde mistik bir etki yapar.

‘Riders on the Storm’ 1970’in Aralık ayında Doors Workshop adı verilen stüdyoda kaydedilmişti. Şarkı ‘Billboard Hot 100’ listesine girdiği hafta Jim Morrison uyuşturucudan öldü. Yani bu onun son şarkısıydı. Şarkının üzerimdeki mistik etkisinde bu hikayenin de payı olmalı .

Ayrıca yazarlığı da bulunan Jim Morrison Amerikan yerlilerinin mitlerini ve dinlerini de incelemişti. Riders on the Storm’un da ‘Ghost Riders in the Sky: A Cowboy Legend’ adlı folk şarkısından esinlendiği de söylenir. Şarkının üstümdeki etkisi bu hayalet boyutuyla da bağlantılı bence.

Oliver Stone, ‘The Doors’ adlı Jim Morrison’un hayatını anlattığı bir biyografik film yaptı. Bu filmi birçok kez seyretmiş olduğumu umarım açıkça söylemem gerekmiyordur bile.

Ama 1990'lı yıllarda filmi ilk seyrettiğimde Morrison’un gömülü olduğu Paris’teki Pere Lachaise mezarlığını görmek bende hala daha aktif biçimde bastırmaya çalıştığım mezarlıkları inceleme ve mutlaka önemli olanlarını ziyaret etme arzusu başlattı. Bu arzumu bastırmaya çalışıyorum çünkü bastıramadığım çölü araştırmak ve görmek, fotoğraflara bakmak, fotoğrafın tarihini incelemek ve cazı anlamaya çalışmak takıntılarım beni yeterince yorarken bir de ilave olarak mezarlık takıntısını başıma sarmayayım diyordum.

Fakat tabii ki arzumu ne kadar bastırmaya da çalışsam Paris’e gittiğim ilk gezimde birlikte olduğum gruba "Yarın mezarlık gezelim mi" dediğimde oldukça eleştiri de almıştım. "Buraya mezarlık görmek için mi geldik" diyenler benim ertesi gün Pere Lacheise Mezarlığı'nı gezerken gördüklerimi görebilselerdi böyle konuştukları için oldukça pişman olacaklardı, buna eminim.

Orası tam bir Necropolis’ti (Ölüler Şehri) müthiş estetik mezar anıtların hemen hepsi çok çarpıcıydı. İnsanın içi gezerken huzurla doluyordu.

Dünyadaki ilk profesyonel mezarlık tasarımcısının İskoç John Claudius Loudon (1783-1843) olduğu söylenir ama Pere Lachaise Mezarlığı'ndaki mezar tasarımlarını görünce bir sanat dalının nasıl da gelişmiş olduğunu anlıyorsunuz.

Paris’teki mezarlık deneyimimden sonrakini ölüler şehri olarak da bilinen New Orleans’da yaşadım.

New Orleans deniz seviyesinin altında kurulmuş bir şehirdir. Bu yüzden şehrin tarihinde ölülerin gömülmesi daima sorunlu olmuştur.

Şehirdeyken ziyaret ettiğim kendisinin vudu sihirbazı olduğunu iddia eden Haitili kadın, bana mezarlıkları mutlaka görmemi ve özellikle New Orleans’ın vudu kraliçesi Marie Levaux’un mezarının bulunduğu New Orleans mezarlığını ziyaret etmemi söyledi.

Vudu, zombi gibi şeylere inanmam ama ne olur olmaz, bir vudu sihirbazının sözünden çıkmayayım diye mezarlığa gittim tabii.

Toprak altına ölülerin gömülmesi için kazı yapıldığında kısa sürede su ve çamura ulaşıyorlarmış şehirde bu yüzden ölülerin toprak üstü tabutlarda tutulması geleneği var New Orleans’da. Hatta bir defasında eskiden şehri su bastığında gömülmüş olan cesetler toprak üstüne çıkıp suyun üstünde görünmüşler ve denildiğine göre yaşayan ölüler (Zombi) inanışının şehirde hala daha canlı olabilmesi bu olayla da bağlantılıymış.

Bu çok uzun mecburi girişten sonra benim kafamı esas meşgul eden asıl konuma sonunda gelebilirim sanıyorum. Paris’te Morrison’un mezarını ziyaret etiğim gün mezarına hala daha insanların çiçek koymakta olduklarını görmüştüm.

Ama başka bir yazı için Kafka’yı incelerken yazar Philp Roth’un onun mezarını ziyaret etiğinde çiçek yerine mezara taş koyduğunu okudum.

Paris’te o gün Proust’n mezarına da bir saygı ziyareti yapmıştım ama mezarda çiçek olup olmadığına dikkat etmedim. Proust ile ilgili yazılar okurken de Yahudi geleneğinde mezarlara taş konulması adeti olduğunu öğrendim. Bu detay dikkatimi çekmişti ve bu yüzden Proust’un çaya banılmış çörekleri (Madeleine) yerken anıları nasıl canlandıysa benim de mezar anılarım canlanıverdi işte. Proust anıları canlanınca o nasıl Magnum Opus’u 'A la Recherche du Temps Perdu’yu yazdıysa ben de bu yazıyı yazmaya giriştim. ( ve yine hayır kendimi Proust ile bir tutmuyorum)

Mezara taş koyma adeti üzerine düşünürken Schindler’s List filminin son sahnesi geldi aklıma. Hani Schindler’in, Nazilerden kurtarmış olduğu Yahudi ailelere mensup insanlar onun mezarının başına gelirler sırayla taş koyarlar mezarına ya onu hatırladım.

Sonra bu Yahudi geleceğinin anlamı ne diye araştırdım. Mezara konulan çiçekler kısa sürede solup gittiklerinden Yahudiler mezarlara ölülerine saygılarını göstermek için daha uzun ömürlü bir nesne koymayı istemişler ve taşı tercih etmişler. Dahası mezar üstüne konulan taşın mezara konulan cesedin ruhunun dışarıya çıkmasını da engelleyeceğine inananlar da varmış.

Bu yazıya sadece bu konuyu anlamak için başlamıştım ama arada anılarım ve mezarlar aleminde zararsız bir tur da atmış olduk.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00