Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Yıllardan bu yana ilk kez geçenlerde İstanbul’un yakın-dışına çıkmak için trene bindim. Çocukluğumda çok sık Ankara-İstanbul arası trenle seyahat ederdim.

        Son binişimde trenin penceresinden bakarken Marcel Proust'un çaya bandığı bisküvisini ağzına attığı anda olanlar bana da doldu. Birden çocukluğumun anıları geliverdiler. O günlerde geçtiğimiz her kasabada trenin yanında ‘gazete, gazete’ diye bağırarak koşan çocuklar olurdu. Sobaları yakmak için mi istiyorlar yoksa büyükleri okusunlar diye mi emin olamadığım halde o yaşımda yanımda bulunan büyüğe okumuş olduğu gazeteyi çocuklara trenin penceresinden atmasını isterdim.

        Belki de sadece bu olay sayesinde tren pencerelerinin hayatı izleme yerleri olarak bende hep özel yerleri olmuştur. Daha sonraki yıllarda ise karanlık çökerken geçtiğimiz kasabada loş ışıkları yanmış evlerin pencereleri arkasındaki hayatları merak ederdim.

        Bu türden anılarım nedeniyle düzenli yaptığım fotoğraflara bakma çalışmalarında tren penceresinden çekilmiş fotoğrafların özel yeri daima vardı.

        Tren pencerelerinden akıp giden hayatları çekmek konusunda özelikle Amerikan fotoğraf sanatçılarının özel yeri var.

        REKLAM

        İngiliz ekolünde ise trenler ve istasyonları pencereden verdikleri görüntüyle değil bizzat kendileri daha çok fotoğrafın konusu oluyorlar. İngiltere’de tren izleme hobisi oldukça güçlü. Tabii ‘Trainspotting’ filminin adı da anlamı farklı olsa da boş yere verilmemiş. Bu hobinin ülkede ne kadar güçlü olduğunu yıllar önce Londra’dan Newcastle Upon Tyne’a trenle giderken aktarma için durduğumuz istasyonda görmüştüm .İstasyonda o saate yaşını başını almış insanlar trenleri izliyor ve fotoğraflar çekiyorlardı.

        Amerika’daki tren penceresinden görülenin fotoğraflarını çekmek ekolü usta fotoğraf sanatçısı Walker Evans ile başlamış olabilir. Evans yol üzerinde çekilen hayatların Amerika’nın gerçek ruhunu yansıttığını düşünen bir sanatçıydı. Robert Frank ve Diana Arbus gibi fotoğraf ustalarını da etkileyen Evans, Amerikan fotoğrafçılığındaki dokümanter geleneğini başlatmıştır.

        Walker Evans 1920’lerden 1970’lere kadar yolların kenarındaki ve istasyonların civarındaki görüntülerden Amerikan hayatının güzel enstantanelerini veren fotoğraflar çekti.

        Bir şair duyarlılığıyla yaklaşıyordu konularına ve bu nedenle de fotoğrafları sonunda Amerika’nın gerçek yaşamı üzerine şiirsel bir anlatım oluşturdu.

        Bir de bu ustanın dışında ölen popüler siyasetçilerinin tabutunu uzun yolda trenle gömüleceği şehir veya kasabaya getirme adeti de olduğundan ve bu tür seyahatlerde trende bulunan fotoğraf sanatçılarının yol kenarında ölen başkana sevgilerini gösteren halktan çektikleri fotoğraflar ayrı bir dokümanter zenginlik boyutuydu.

        Sevilen başkan Franklin Delanor Roosevelt (FDR) ve John Fitzgerald Kennedy’nin kardeşi Robert F. Kennedy’nin (RFK) cenazesinin taşındığı trenlerin pencerelerinden çekilen fotoğraflar günün sosyal ve siyasi ortamını en güzel yansıtan fotoğraflar olmuştu.

        FDR’ın cenaze treninden çekilen bir fotoğraf özellikle sanat tarihine geçti. Ed Clark’ın 1945 yılında çektiği ve ‘Going Home’ adını verdiği bu fotoğrafta bir kasabada ıstırap içindeki yüz ifadesiyle akordeon çalmakta olan zenci (Deniz Kuvvetlerinden Graham Jackson) üniformasıyla görülüyor arkasında ise beyazlardan oluşan kadınların bazıları ağlıyor, bazıları trene, bazıları ise çalmakta olan Jackson’a bakıyor. Fotoğraftan hem günün sosyal ilişkileri hakkında hem de ırk ilişkilerinin ileriki yıllarda gideceği yön de görülebiliyor.

        Diğer Yazılar