Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KÜLTÜREL trendleri mükemmel tespit eden Vanity Fair Dergisi kısa süre içinde kapağına ilk önce Grace Kelly‘yi son sayısında Elizabeth Taylor‘un gençlik fotoğrafını koydu.

        Romantik duyguları çağrıştıran geçmişe ilgi artıyor bu yıllarda.

        Tabii ki nostaljinin yükselişe geçmesi direkt olarak şimdiki zamandan duyulan sıkıntılardır, bugünden bir tür kaçmayı başarmak arzusudur.

        Galiba denilenlere tam inanmasak da 2012 yılı hakkında söylenenler kalbimizi yormuş olmalı, ayrıca ekseni gerçekten kaymış olan ve bir daha nerede tam oturacağı belli olamayan bir dünyada yaşamak zorunda kalmak da ağır geliyor olmalı bize.

        Global olanların üstüne bir de Türkiye’de yaşıyor olmanın getirdiği riskleri, korkuları, belirsizlikleri ekleyin herkesin yüreğinin sıkışıyor olmasının nedenlerini anlayacaksınız. Bir yandan modern dünyada inancın yükselişini de nostaljik romantizmin popüler olmasını da sıkışan yürekleri ferahlatmak arayışı olarak anlatabiliriz.

        Ben dergide romantik aşk’ın anlatıldığı çift ile ilgili yazıyı okurken kendimi tuhaf bir şekilde güvende hissettim; onların aşkının yaşandığı günlerden bu yana yıldırım gibi geçmiş olan yıllar hiç olmamış gibi geliverdi bana, nostaljiyi en kuvvetle yaşadığım andı bu. Aynen bu duyguyu bir de geçenlerde Hacı Bektaş’ta türbenin kapısında hissetmiştim. Türbe ziyaretinden çıkarken kapıda oğlumla bir an durduk ben karşıdaki parka baktığımda gerekirse hayatımın sonuna kadar rahatlıkla orada yaşayabilecek gibi hissettim kendimi. Türbe ziyaretiyle gelmiş olan manevi duygulara birden içimde kıpırdanmaya başlayan solcu duygular da eklenmişti. Nostaljik duygularım ile şimdiki zamanım güçlü biçimde aniden buluşmuştu. Türbenin çıkışındaki karşıda Uğur Mumcu vardı. Türbede bizden uzun kalan annesini beklerken, oğlumu parkta çay içmeye götürdüm ve ona Uğur Mumcu‘yu anlattım; nasıl ve neden öldüğünü de.

        Sessiz dinledi beni, sonra o anın hatırasını sembollerle yaşatmak için gittik ona bir kolye bana da bir geleneksel bilezik aldık. Kolumdan çıkarmadığım o bileziğim bazı anlarda rahatlamamı sağlıyor.

        OKUNMAYAN SON MEKTUP

        Liz Taylor derginin editörlerine Richard Burton‘un aşk mektuplarını göstermiş. Sadece bir tanesi hariç. Onu göstermeye yüreği dayanamamış, ama içeriğini anlatmış. Richard Burton, ölümünden 3 gün önce yazıp yolladığı o mektupta Liz Taylor‘a “geri dön” diyormuş. “Mutsuz olduğumdan değil mutluyum ama seninle birlikte daha çok mutlu oluyorum” diye yazmış Burton o son mektubunda. Liz Taylor bu mektubu, Richard Burton‘un cenazesinden sonra evine gidince bulup okumuş ve o günden bu yana da mektubu yatağının başucundaki çekmecesinde saklıyormuş.

        Şimdinin aşkları doğru dürüst aşk değil, meşhur çiftleri abuk sabuklar (ne demek istediğimi anlamak için şimdilerin popüler olan çifti Angelina Jolie ve Brad Pitt‘i düşünebilirsiniz). İnsanlar artık kendilerini duygu sellerine kaptıramıyor gibiler, aşkı da düzgün ayrılmayı da insan gibi beceremiyorlar. Sizi bilmem ama ben işte bu nedenle eskiyi özlüyorum, romantik nostalji tam bana göre bir şey.

        Skofobi

        DİĞER fobilerinin yanı sıra “kendine bakılma korkusu” (Skofobi) da bulunan bir insanın ekrana bu kadar fazla çıkıp konuşması ilginç ve acıklı değil midir? Beni hayatta en çok rahatsız eden şey kalabalık bir ortama girdiğimde insanların bana bakması, benimle ilgilenmesidir. Bir kez sevgili Hülya Avşar bana bir oyun oynamıştı o geceyi hiç unutamıyorum. Hülya Avşar sahnedeydi küçük bir ara vermişti yeni parçaya geçmeden önce; Rana ile masamızdan kalktık tuvaletin bulunduğu bölüme yürümeye başladık. Hülya Hanım şaka için bizi göstererek Serdar Turgut ile meşhur karısı Rana yürüyorlar diye anons etti. Arkadaşça takıldığını biliyordum ama bir de benim çektiğimi sorun siz. Salondan çıkıncaya kadar ölüyorum sandım, bakıldığını bildiğimden.

        Bunun yanında bir de aşırı tehlikeye yaklaştığımız anım var, onu da anlatmalıyım size. Zekâsını çok beğendiğim, sevdiğim Cem Yılmaz‘ın şovundaydık. Kendisi konuşurken salonda seyircilerin abartılı hareketler yapmalarına kızıyor Cem Yılmaz ve anında laflarıyla onu yapanları dövüveriyor. Cem Yılmaz konuşmaktayken Rana ve oğlum intihar anlamına gelebilecek şeyi yaptılar ve bağıra çağıra çıkış kapısının yanındaki tuvaletlere yöneldiler. Cem Yılmaz “Bu da ne yahu?” dedi ve arkalarından gitmek ister gibi gayri ihtiyari birkaç adım öne attı; ya gidip onları elleriyle öldürecekti ya da aileden salonda kalan garibi lafıyla dövecekti. Nitekim bana baktı. Ben o an bir yiğidin yapması gereken tek şeyi yaptım ve bizi affet der gibi ellerimi kavuşturdum ve şiddetle özür dilemeye başladım. Bana lafı çaktığı zaman salondaki bütün insanlar bana bakacaklardı. Diz çökmeye elverişli yerim olsaydı bunu da yapacaktım, ama o özürüm beni affettirmeye yetmişti Allah’tan.

        Diyeceğim o ki; insanlar tarafından bakılmaktan fobi düzeyinde korkan ve bakıldığında başına mutlaka kötü bir şeyler gelmesi gerektiğini düşünen benim gibi bir insanın, bu kadar fazla ekranda görülmesi hem riskli hem de acıklı bir şeydir.

        Dünyanın merkezi neden kaydı?

        İNSANLARIN barışı nasıl yaptıkları kadar nasıl savaştıkları da dönemin geçerli ahlakını iyi biçimde gözler önüne serer. Amerikan televizyon kanalında bir belgesel izledim. Bana çok çarpıcı geldi. Savaşların nasıl ahlaksızlaştığını, bu ahlaksızlık nedeniyle dünyanın ekseninin nasıl da kaymakta olduğunu gösteriyordu o kısa belgesel.

        Başta tipik bir Amerikan ailesinin mutfağını görüyoruz. İki çocuk var, kaçınılmaz sevimli köpek evin içinde dolaşıyor, anne çocuklarla konuşuyor, taşralı olduğu belli olan adam çocuklarla şakalaşıyor falan filan... Sonra çocukları paylaşıyorlar okula götürmek için. Adam bir tanesini okulun kapısına arabasıyla bırakıyor öpüp uğurluyor onu. Adam mutlu işine gitmeye başlıyor; yolda sürerken neşeli müzik dinliyor. Sivil kıyafetli olan bu adamın aslında asker olduğunu işe varınca anlıyoruz. Soyunma odasına girip askeri pilot kıyafetini giyiyor, bir kahve içiyor sonra karşıdaki barakaya giriyor. İçerde dev bir ekran ve bilgisayar bulunuyor adam masanın önüne oturuyor büyük dikkatle bir bilgisayar oyunu oynamaya başlıyor. Oyuna benziyor bu ama değil o hayatın ve ölümün tam kendisi. Aslında pilot kıyafetini giymiş olan o adam binlerce kilometre ötede Afganistan’da havada uçmakta olan pilotsuz uçağı kullanıyor. Düğmeye bastığı an onlarca kişiyi öldürüyor, bombalar atıyor, suikastlar düzenliyor ve “mesaisi” bitince de mutlu aile ortamına geri dönüyor. Böyle bir “normal” yaşam olabilir mi? İnsanların siperlerde risk aldığı, ateş altında uçtuğu savaşların döneminin bittiği ve savaşın bile bu kadar ahlaksızlaştığı bir dünyada sadece Türkiye’de eksen kayıyor diye tartışmak anlamsızdır, asılında tüm dünyanın ekseni kaymış durumda!

        sturgut@htgazete.com.tr

        Diğer Yazılar