Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        SAVAŞMAYI bilmem, strateji uzmanı değilim ve bunları bilmeyen insanlara ikinci sınıf insan muamelesi yapılmasını aptalca buluyorum.

        Ancak psikolojiden ve sosyolojiden biraz anlarım. Eh okumamız yazmamız da var sayılır.

        Onun için uzmanı olmadığım konuda yine de bir laf edeceğim.

        Bakarsınız strateji ve savaş uzmanlarının benden öğrenecekleri bir şeyler de vardır kim bilir.

        Okuduklarımdan öğrendiğim ve konuştuğum eski askerlerin bana söyledikleri, askerini ziyaret eden bir komutanın siperde katiyen eğilmemesi gerektiğidir.

        Bölgeden gelen fotoğraflara ve filmlere baktım, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı, çuvallarla oluşturulmuş siperlerde dağ başında nöbet bekleyen askerleri ziyaret ettiklerinde, o siperde bulundukları süre boyunca çömeldiler, eğildiler.

        Bu yanlıştır. Siz ikiniz o askerlere moral vermek için oradasınız, bırakıp gittikten sonra o çocuklar zifiri karanlıkta da orada kalacaklar. Bari orada bulunduğunuz birkaç dakika dimdik ayakta durun da biraz moralimiz düzelsin.

        Tehlike mi var, varsın olsun. Ateş mi açılır, varsın açılsın. Vurulur musunuz, evet belki vurulursunuz. Bu devletin başında olmak, cesur olmayı gerektirir.

        Siz Türkiye toprakları içinde bir siperde, neredeyse tüm devlet sizi korumak için seferberlik ilan etmiş durumayken bile canınızı korumak için o kadar ürkek görüntü verirseniz, bu millet de yenilmişlik duygusuna kapılır.

        Türk ordusunun Genelkurmay Başkanı ve Türkiye’nin Başbakan’ı o siperde dimdik ayakta durmalıydı. İsteyen istediğini söylesin bana, lafımın arkasında art niyet arasın, boş verin bunları... Doğru bildiğimi söylemek de benim bu ülkeye hizmet biçimim.

        Hem o siperde Genelkurmay Başkanı neden savaş kıyafetiyle değildi? Başbakan’ın bir göstermelik komutan üniforması bile yok muydu. Semboller ve bunların kullanılışı, bazen silahtan bile önemli olabilir.

        ATATÜRK SİPERDE BİR DEFA EĞİLDİ

        Toplum psikolojisini hiç düşünmüyorsanız bari tarihi okuyun.

        Atatürk siperde askerini denetlerken hiçbir zaman eğilmemiştir. Pardon sözümü geri alıyorum. Atatürk siperde sadece bir defa eğilmiştir. O da bir askere ikram ettiği sigarayı yakmak içindir.

        Devlet adamı böyle olunuyor işte beyler. Kimsenin Atatürk gibi olabilmesini filan beklediğim yok, ama ülkenin çıkarları için korkularınızı yenip kendi toprağınızdaki siperde eğilmeyeceksiniz.

        Şimdi, “Senin için orada olmadan bunu yazmak kolay“ diyecek bazılarınız.

        Doğru, kolay bu. Ben komutan değilim, başbakan da değilim, yaşlılıktan düşmemiş olsaydım ve askere alınabilseydim herhalde üsteğmen olurdum.

        Size yemin ediyorum, üsteğmen rütbemle o gün ben o siperde olsaydım, içim korkudan tir tir titreseydi bile, yine de dimdik ayakta dururdum.

        Dikildiğim anda ise askerlerime, “Bu savaşı kazandık arkadaşlar” diye seslenirdim.

        Alnıma da yersem kurşunu orada, korkularına yenilmemiş bir şehit kahraman olup çekip giderdim bu dünyadan.

        Biliyorum söylemesi kolay, yapması zor ama yapamayacaksan da oraya hiç çıkma be kardeşim.

        KARAKOL MESELESİ

        Şimdi düşünün, devlet oradan çekildikten sonra o gencecik insanlar, biraz sonra basacak zifiri karanlıkta ölüm korkusunu ta yüreklerinde hissederek o siperde bekleyecekler.

        Kimse, “Bu konuyu bir tek biz biliriz, askeri eleştirmek vatan hainliğidir” filan demesin. Asker dediğiniz bizim çocuklarımız, dolayısıyla bu konuda laf etmek, yanlışları söylemek hakkı bize Allah tarafından verilmiştir.

        Ben son olaylar yaşandıktan sonra bölgede savaşmış çok deneyimli askerlerle konuştum. Biri emekli komando albaydı, diğeri de yine bölgede savaşmış emekli general.

        Onların bana söylediği, bizim karakol merkezli teröristle mücadelemizde temel bir yanlışlık olduğudur.

        İki komutan da kendilerinin zamanında teröriste karşı büyük başarılar kazanıldığını, bunun nedeninin de terörist saldırısı başlar başlamaz savunmada kalmadan askerlerinin başında taarruza geçmeleri olduğunu söylediler. Taarruz ile karşılaşınca terörist gruplar şaşırıp dağılıyormuş ve inisiyatif de askerimizin eline geçiyormuş. Yardım için zamanında yetişilmesi çok güç olan yerlerde kurulu karakollar ve onlardan daha da uzakta bulunan baskınları önleme siperleri, acaba yanlış bir savaş konsepti olabilir mi?

        600’e yakın karakol var, bunların hepsine ortalama 50 asker koysanız bu yine de büyük rakam tutar. Bu kontenjanı doldurmak için tecrübeli komandoların yanında acemilikten yeni gelmiş askerler de savaşın içine atılıyor. Acaba bölgede sadece çok iyi eğitilmiş komando mu kullanılsa?

        Bunların tartışılmasını ve yanlış varsa değiştirilmesini beklemek bizim hakkımız.

        Galiba artık tamamen çıldırdım

        HABERTÜRK’e geçtikten sonra, bildiğim ve özellikle bilmediğim konularda hiç durmadan ve kontrolsüz biçimde konuşma arzumu katiyen kontrol altına alamamam şeklinde sendrom veren korkunç ve büyük ihtimalle ölümcül olan bir akıl hastalığına kapılmış durumdayım. Hangi konuda olursa olsun, önceden konuyu söylemeseler de hatta bazen soru hiç sorulmasa da, cevap bekleyen olmasa da suratıma kamera çevrildiğinde konuşmaya başlıyorum ve susmuyorum.

        Birkaç sabah uykudan konuşarak uyandım. Rüyamda bir kamera görmüştüm de. Kamera sevgim öyle arttı ki, kamera gördüğüm rüyalarım ıslak rüyaya dönüşmek üzere. Ben bu kadarı fazla oldu diyerek psikoloğumu aradım. Kadın birkaç kez suratıma kapadıktan sonra “Yine ne var” diyerek açtı telefonunu. Herhalde bu dünyada bir tek benim psikoloğum, seansından para kazanacağı hastasını görmek istemiyordur. Güya onu çok yoruyormuşum ve hastalıklarım, abartılarım artık tahammül sınırını aşmış falan filan, benim param batsınmış.

        Neyse bu son sorunumu anlatınca, “Şaşırdım, bu diğerleri gibi vahim bir şey değil” dedi. Ben yıllardır susmak zorunda kalmamın bedelini şimdi sürekli, katiyen susturulamadan konuşarak ödüyormuşum.

        Uzun bir dönem boyunca, eskiden belki anlamlı bir şey söyler diye Rana’yı hâlâ dinlemeye çalıştığım yıllarda ağzımı hiç açmadım, çünkü onun konuşmasını kesmek istemedim. Bu yüzden suskunluğum 10 yıl kadar sürdü. Sonra o nedense birden sustu, bu sefer de ben konuşmayı tamamen bıraktım. Rana bana bu kuralı sadece sarhoş olduğum zaman bozduğumu söylüyor, hatta şimdi televizyonda çok konuşmaya başladığım için benim gündüz de içmeye başladığımı düşünmeye başladı.

        Suskunluğum döneminde uzun cümle kurmak gerekmiyordu yaşamımda. Sadece şu kelimeleri kullanarak hayatımı çok da güzel sürdürüyordum: “Evet karıcığım”, “Haydi” ve en uzun cümlem olan “Hayır, o şişedeki içkiyi ben bitirmedim”. Gerçi karım RANA çocuğum da ALP olduğundan “Haydi” kelimesini günde binlerce defa tekrarlıyordum ama yine de kabul etmelisiniz ki o dönemde kelime ihtiyacım hayli sınırlıydı.

        Tamam kabul ediyorum, onca yıl boyunca içime attığım bazı cümleler de oldu. Örneğin, “Karıcığım, seni biraz sonra boğacağım” veya “Evet, Türkiye güzellik yarışmasında ikincilik kazanmış 19 yaşındaki bir kızı işe almak için onunla mülakata gidiyorum. Mülakat biraz uzayabilir, beni beklemeyin” gibi bazı cümleleri suskunluk dönemimde hep içime attım, bunları hep baskı altında tuttum.

        Neyse kameralar sayesinde artık özgürüm... Hatta o çılgın kameralar arasında bir tanesi var ki galiba ona tutkuyla âşık olmaya da başladım; çünkü özellikle o kamera beni ekranda hep zayıf olarak gösteriyor, galiba benimle düzeyli bir ilişki peşinde. Şu anda çok üzgünüm ASKIM (ş ile değil s ile askım bu, ben de modaya uydum, hayatımdan ş harfini silip attım), kameram o boş stüdyoda ben yokum diye ne kadar da yalnızdır, beni özlüyordur.

        Özetle artık konuşuyorum, yandın ki ne yandın Türkiye; haberin yok henüz başına gelen beladan.

        Diğer Yazılar