Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        “TÜRKİYE’de kaldığın birkaç saat içinde haberleri izleme imkânın oldu mu?” diye söze başladı New York’ta telefonlaştığımız “Bir Bilen”. Ben “Tabii ki” diye cevap verince de “Dikkatini çeken bir şey oldu mu?” diye sordu. Öncelik verilen haberleri, nelerin tartışıldığını saydım.

        “Bu kadar fazla yolculuk yormuş olmalı seni, yine yeterince dikkatli düşünemiyorsun. Bence en önemli haber neydi biliyor musun, İngiltere’nin Daily Telegraph Gazetesi’nde çıkan, Türkiye’nin İran’dan 25 milyon dolar aldığını iddia eden yazı, gündemin en önemli konusuydu.”

        Ben “25 milyon dolar mı?” diye itiraz edecektim ki (Türkiye için fındık fıstık parası biliyorum) dedi ve lafı ağzımdan aldı.“Bir Bilen”, “It’s peasnuts of course”

        “Burada önemli olan, iddia edilen paranın miktarı değil” diye sözüne devam etti.

        Merakımı iyice abartmıştı, lafı nereye getireceğini gittikçe artan bir ilgiyle dinliyordum.

        “Burada önemli olan, o yazıyı yazan insanın kimliği ve o yazıyı neden şimdi yazdığıdır.

        O yazının altında imzası olan yazar, Irak operasyonunun başlamasından önce ‘Saddam’ın şeytanlaştırılması’ operasyonuna karar verildiğinde devreye giren veya sokulan bir gazetecidir. O devreye girince ABD, İngiliz ve İsrail gizli servislerindeki bütün bilgiler ona aktarıldı. O da Daily Telegraph gibi önemli yönetici sınıfların dikkatle okuduğu bir gazetede yazdı. Böylece Saddam’ı şeytanlaştırma operasyonu başlatıldı ve başarıyla yürütüldü.

        Şimdi aynı kişi, Türkiye aleyhine bir yazı yazdı. İran’ın verdiği iddia edilen parayla ilgili bilgi doğru olsa da olmasa da önemli olan, bu yazının neden bu dönemde bu kişiye yazdırılmasına gerek duyulduğudur.

        Umarım yanılıyorumdur ama bence Türkiye hakkında da bir karar alındı ve o karar şimdi devreye sokuldu; bu yazı ve iddia buna işaret ediyor. O yazarı incele, çok ilginç bir adamdır, çok renkli bir yaşamöyküsü var onun. İran konusu üzerinden Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve Irak operasyonuyla benzerlik kurarsak Türkiye’yi şeytanlaştırma operasyonu başlatıldı.”

        Ben, Bir Bilen’in arada soru sorulması için fırsat vermeden bu kadar uzun konuştuğuna ilk kez rastlıyordum. Biraz durduktan sonra konuşmasına devam etti:

        “Hatırla, Boston’dayken sana Washington’da her devlet biriminde yapılan ve Türkiye’yi sanki potansiyel düşmanmış gibi konumlayıp ele alan bir dizi toplantıdan söz etmiştim. Şimdi kongre de devrede, Daily Telegraph’- taki yazı daWashington’daki gelişmenin uluslararası bir yansıması gibi. Mesele çok büyüyor Serdar. AKP iç gelişmelerin sarhoşluğuna kapılıp dışarıda olanları, özellikle Amerika, İngiltere ve İsrail’de olanları aman ihmal etmesin. Bu gibi durumlarda kendine fazla güvenmenin maliyeti hiç tahmin edilmeyen bir an ve noktada çıkabilir. AKP içeriye (Türkiye’yi kastediyor- S.T.) ne kadar hâkimseWashington’dan görülen dışarıdaki kontrolü de o kadar kaybetmiş durumda. Bunun ciddi boyutta bir dış operasyon olduğu görülüp bir pozisyon alınması gerekiyor.”

        “Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı bugün New York’talar, herhalde onlar bir şeyler yapacaktır” dedim ve der demez de Bir Bilen, “O konu hakkında söyleyecek başka şeylerim var” dedi ve bu konuya girdi.

        BAŞKANLIĞI ANLAMSIZLAŞTIRDILAR

        “New York’ta biliyorsun, Türkiye açısından en önemli konu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Başkanlığı’nızdı, değil mi?” dedi.

        “Evet, Cumhurbaşkanı da bu yüzden burada zaten” dedim ben.

        “Bir şeye dikkat ettin mi?” diye sordu.

        Ben, dikkat etmem gereken konuların bu kadar fazla artmasından fena halde bunalmaya başlamıştım ama bir şey demedim. Çünkü Bir Bilen, hayatını böyle şeyleri düşünerek yaşamaya alışmış durumda, beni anlayamayabilirdi.

        “Bir süredir malum güçler, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin içini boşaltıyorlar” diye devam etti. “O da ne demek?” diye sordum.

        “Türkiye’nin başkanlığı döneminde konseyin gündeminde önemli hiçbir işin kalmaması için planlama yaptılar ve uyguluyorlar bunu.

        Örneğin, Türkiye ve dünya açısından en önemli konu ne? Ortadoğu barış görüşmeleri değil mi, Türkiye bu konuda ciddi bir oyuncu olmak istiyor değil mi?”

        Ben iki soruya “Evet” diye cevap verince de... “Bak şimdi ne oldu, o barış görüşmelerini tamamen Güvenlik Konseyi’nin dışına taşıdılar ve Türkiye’nin başkanlığı döneminde bu konuda oyuncu olma imkânını tamamen gündemden çıkardılar. Emin ol bu tesadüfi bir gelişme değil. Türkiye düşünülerek planlanmış ve uygulanmış bir strateji söz konusu. ‘Biz size güvenmiyoruz ve önemli konulara müdahil olmanıza izin vermeyiz’ işareti var ortada. Serdar, sana bir şey söyleyeyim mi, Cumhurbaşkanı Gül’ün burada başkanlık edeceği en önemli toplantı başlığı ‘dünya barışı’ olan bir görüşme.

        Sakın ha bunu izleyeyim filan deme. Ben seni tanırım, sen sıkıntıdan dayanamazsın uyursun o toplantıda” dedi. Pazar günü Cumhurbaşkanı’yla konuşma ihtimalimiz olduğunu öğrenince de “İstersen yazma bunları” dedi.

        “Niye, kendin için mi söylüyorsun bunu?” diye sordum. “Yok, ben kendim için neden söyleyeyim ki, Cumhurbaşkanı’nın gözüne sen bakacaksın, bu yazacakların onu rahatsız edebilir” dedi.

        “Vallahi ben burada yorum yapmıyorum ki, olan biteni aktarıyorum sadece. O nedenle yazacağım bunları. Buna kızılsa da gerçekçi olunması gerekir, ben de işimi yaparak buna yardımcı olurum” dedim. “Şehre gelince (Belki inanmayacaksınız ama ben New Jersey’de kalıyorum da) beni ara buluşalım” dedi Bir Bilen ve bir telefon maratonunu daha bitirdik.

        NEW JERSEY

        İNSANIN yaşı ilerledikçe hayattaki her absürd olayı yaşama imkânı olabiliyor. Örneğin, ben New York’luların tavrına uyarak New Jersey’de yaşayanlarla alay edip durdum. Burada ancak taşralıların yaşayabileceğini, burada âleme çıkmak kavramının sadece hayvanlar âlemine çıkmak olabileceğini, çünkü taşrada mutlaka açıkta gezen av hayvanları da olduğunu ve New York’tan New Jersey’e tünelden geçer geçmez zekâ yaşının dramatik biçimde düştüğünü söyleyip durdum. (Bir defasında Central Park’ta konser dinlemek için çok sayıda New Jersey’li şehre gelince neredeyse iç savaş çıkıyordu. Onları dövmek isteyen New York’luları polis zor engelledi de canları kurtuldu biçarelerin.)

        Yıllardır işim gücüm olmadığı halde ben de bu önyargı modasına uydum ve aynen böyle düşündüm.

        Türk Kültür Merkezi’nin daveti üzerine Türk Festivali’ni izlemek için buraya bir grup gazeteci getirildik. “Gece otele gidiyoruz” denilince, ben hiç olmazsa New York’a yakın bir New Jersey oteli beklerken (Başta durum öyleydi zaten ama sonra Birleşmiş Milletler toplantısı da devreye girince yer sıkıntısı doğal olarak başlamış), bir saat kadar gittik New Jersey’in derinliklerine.

        Şu kadarını söyleyeyim, New York’tan sonra New Jersey gerçekten de çok ama çok moral bozucuydu. Ben bir ara, “Keşke hiç Türkiye’ye gidip de oradan buraya gelmeseydim. Boston’dan yürüyerek gelinecek bir yermiş burası” diye de düşünmeye başladım. Neyse yapılacak bir şey yok, pazara kadar buradayız, umarım kitap satın almaya vaktim ve imkânım da olur.

        TUHAF BİR MODA

        Bu arada New Jersey, Amerika’da tuhaf bir şekilde çok da moda olmaya başlamış. Bu, Martin Scorsese’nin HBO televizyonu için çektiği yeni diziden kaynaklanıyor. “Boardwalk Empire” adlı dizi pazar gecesi başlıyor. Umarım bir bölümünü seyredebileceğim. Boardwalk, tabii ki Atlantic City’de geçiyor. New Jersey’in bu kumarhane şehrinde, bir döneme hâkim olan gangsterlerin yaşamı ve ilişkileri anlatılıyor.

        Gangster şıklığı modası başlamış ve bu durum, bir başka dizi olan ve Türkiye’de de gösterilen Mad Men dizisindeki insanların şıklığıyla güçlendirilerek sunulmuş. Kafalarda bir New Jersey şıklığı ve imajı yaratılmış, eyalet de bunu sonuna kadar sömürüyor. Ben de bu ormanda bununla kendimi avutup sanki şehirdeymişim gibi davranıyorum.

        Diğer Yazılar